Avangard edebiyat olay örgüsünden vazgeçince boşluk, kaçınılmaz olarak, paralel bir sistem –kitle edebiyatı– tarafından dolduruldu. Ve kitle edebiyatının önemi kaçınılmaz olarak, giderek arttı. Kitle edebiyatını çekici kılan 'hikâye anlatması'dır ve hepimizin hikâyelere ihtiyacı vardır. (Franco Moretti)
Türkiye, edebiyat dergisi bolluğu bakımından başka ülkelerle kıyaslanamaz durumda. Şiirin ve öykünün şahlanışına dergilerde tanık oluyoruz. Roman ise kitap piyasasının malı olmaktan memnun gözüküyor. Uzaktan, ve şimdilik...
Teşrih masasına yatırılmayı bekleyen romana, gazetelerin kitap ekleri kucak açmış beklerken, edebiyat dergilerinin yavaşça sırtını dönmesi ne anlama geliyor? Edebiyat ortamı ile kitap piyasası arasında ‘roman’ üstünden bir çekişme mi yaşanıyor? Bu çekişmenin, birbirini dışlamaya, hatta küçümsemeye varması Türkiye’ye özgü bir sorun değil mi?
“Herkes roman yazıyor!”, “Memlekette şair çok!” şikâyetleri, tuhaf ama, herkesin dilinde. “Herkesin” yazması, başlı başına bir sorun mu? Yılda şu kadar ya da bu kadar roman yayımlanması, dergilere daha çok şiir akması edebi bir konu mu?
Dileyen dilediği romanı dilediği sayıda yazar, yayımlar, ya da okur. Niceliksel bir yaklaşımda bulunulacaksa belki ancak başka disiplinlerin (sosyoloji, psikoloji...) yardımıyla mantıklı sonuçlara varılabilir. Sadece edebi bir yorumun geçerliliği, en azından bu noktada, tartışmalıdır.
Giderek, yazı araç gereçlerindeki gelişmeleri de işin içine katmalı, “roman patlaması”ndan dem vurulduğunda. “On beş yirmi yıl önce, her evde bilgisayar yokken, roman patlayamaz mıydı?” başı çekebilecek bir soru. Roman üretiminde teknolojinin rolü, tek başına irdelenmeli.
“Avrasya Maratonu”dur edebiyat, ayrım yapılamaz başlama çizgisinde. Nasılsa, yol ayıracaktır herkesin yolunu.
Geçen sayıda yayımladığımız Sevim Burak’ın “Büyük Günah” adlı öyküsünü bize ulaştıran Bedia Koçakoğlu’na teşekkür ederiz.
|