Nihatcım,
Önce senden başlamak istiyorum. Dile kolay, kırk yedi yıllık bir dostluk var aramızda. Yirmi dördündeydin seni ilk tanıdığımda. Adana seninle güzel görünmüştü gözüme. Parklara vurmuştuk kendimizi, şiirler okuyor, türküler söylüyorduk birlikte, şalgam suyu eşliğinde.
Nereden, nasıl bilebilirdik ikimizin de yurtdışında onlarca yıl kalacağımızı; sen gurbetçi Türklerin açıkhava hapishanesi dediği Sydney’de, ben imparatorluk eskisi İngiltere’nin başkenti Londra’da günde yirmidört saat Türkiye’yi yaşayacağımızı…
“Cenazelerine bile gidemediğim annemle babamın ellerini öptüğüm zaman bağırlarına bastıklarında duyumsadığım kokuları gelir burnuma, gözlerim yaşarır, Türkiye’den uzakta yaşamak işte böyle bir şeydir” diyen; ikinci kitabın Güvercin Uçuşu’nda Red Kit’i “Koşturur beni aşkım dıgıdık dıgıdık” dizesiyle ölümsüzleştiren seni son sıralarda büsbütün özler oldum.
“Denize, duvara bakarken bir cümle, bir raks, bir daire görüyorum. Göğe bakarken uçsuz bucaksız yalın gök bütün adalelerimi genişletiyor. Göğe tüm bedenimle bakıyorum” diyor Paul Valéry.
Sen de göğe ve hayata tüm bedeninle baktığın için kendi şiir serüveninin uğrak yerlerinde bile özgün kalmasını bildin. İmrendiğin, çok sevdiğin yerli-yabancı şairlerin hiçbirine öykünmedin, kimselere eyvallah etmeyen kişiliğinle geldin bugünkü konumuna.
Şairler, öykücüler, romancılar enflasyonunun doruk noktasına yükseldiği günümüz Türkiye’sinde yalınlığı her seferinde biraz daha bilenmiş ve hayranolunası şaşırtıcı imgelerle yüklü şiirlerinle hayatı ve insanları konuşur gibi dillendiriyorsun. Her yeni şiirin bir öncekini aşan yeni bir boyut kazanıyor. Sade şiirlerin değil, öykülerin de böyle.
Geçen hafta sabah erkenden Sevgili Şiir’le girdin nohut oda bakla sofa evimize. Sayfalarını özenle açtıktan sonra yumuldum okumaya yüksek sesle. Karşımda uzun yol arkadaşım Sevgi. Cankulağı ile dinliyor. Amanın bir yalınlık, kimselerinkine benzemeyen. İnsanı canevinden vuran imgeler ve ta derinlerde tarifsiz bir hüzün. Durulmuş, dingin, bilgece bir bakış hayata. Ve o müthiş SEVECENLİK. 2007’YE SYDNEY’DEN ESEN BİR ŞİİR YELİ.
Şiirin bir teknik değil, her şeyden önce bir İŞÇİLİK olduğunu kanıtlayan bu şiirlerin birçoğunu ezberlemeye başladım şimdiden. Senin şairliğini dupduru anlatıyor “Sydney’de Bir Şair”:
saksıda bir yaşam olduğumu unutmuş
kök salmaya
toprağı arıyorum
gübre bol
su eksiksiz
şaşırtıyor insanı havalar
olmadık yerde çiçek açıyorum
“Ete kemiğe bürünüp, Nihat diye görünüyorsun” sevgili dostum.
“Glebepoint Road”da kopkoyu bir hüzünle çıkıyorsun karşımıza:
...
Yalnızlık köşe bucak saklanarak gezdirilir
içki şişelerinde
çığlıklarda
tütünlerde tüttürülerek
Gezer gibi oluyoruz seninle birlikte Paddington Market’i:
açmaya durmuş bir çiçektir Paddington Market
sapı elden ele dolaşan
duyarsın kendinde
gülüşlerin arasından fırlayan
kuşların kanat çırpmasını
İstanbul hasreti bağrımızı kavuruyor “Melbourne” şiirinde:
kısıklı yokuşunda omuz verdiğim tramvay
aman Üsküdar’a geri kaçmasın
beli açılmış bir gökyüzüyle
çıktı karşıma
raylarında kayan şaşkınlığım
çınçınıyla Melbourne’da
Çan çan çan/ çekilin yoldan/ geliyor vatman’lı çocukluğumun İstanbul’unu görür gibi oluyorum bu dizelerde. Hay ömrüne bereket Nihatcım diyorum içimden. Gel de hatırlama o geçmiş günlerin büyüsünü, açıkhava sinemalarında leblebi gazoz eşliğinde seyredilen filmlerin tadını, kış günleri içimizi ısıtarak can kurtaran sahlebin tarçınlı kokusunu.
Dönüp dönüp okuyorum elli şiirli Sevgili Şiir’ini. Öylesine yoğun bir yaşamışlık ki senin hayatın kitap boyunca bütün dizelere sinmiş. “Elbisem Çekik Kokar”da hüzünle hınzırlık kol kola çıkıveriyor karşımıza:
rüzgâra tutunarak doğdum
dınn
...
anamın kirmanı çevrilerek ağlar
aboov
ekmeği şalgama banıp büyüdüm
kırkbir kere aboov
sırtladım babamın kokusunu
taşıdım nereye
Tıpkı Charles Cross’un Çiroznamesi’ndeki gibi yankılanıyor kulaklarımda bu dizeler. Bu (dınn)ın, bu (aboov)un cuk oturmuşluğu, olağanüstü güzelliği, senin şiir heybenin turfandaları Nihatcım. Elimden gelse, Kitap-lık benim olsa, elli şiirin en azından yarısına yer verirdim bu yazıda, sözü daha fazla uzatmadan.
|