Her ne kadar 2007, Gustave Flaubert’in Madame Bovary romanının yayımlanışının 150. yılı olarak anılıyorsa da, yapıt ilk olarak 1856’da Revue de Paris’de tefrika edilmiş, “ahlâk değerlerine saldırıp saldırmadığı” yolundaki tartışmalar gene aynı yıl içinde patlak vermişti. 1857 ise, romanın yazarının, Revue de Paris’nin sahibinin ve dergiyi basarak “suça iştirak eden” matbaanın yargı önüne çıkıp aklandığı, ardından Michel Lévy’nin Madame Bovary’yi kitap halinde yayımlandığı tarihtir.
Flaubert, 1856’nın mart ayında beş yıllık emeğinin ürününü Revue de Paris’ye teslim etmiş, ama kitap üzerinde daha epey uğraşmak zorunda kalmıştı. Beş yıl boyunca yazdığı 4500 sayfayı edebi kaygılarla 500 sayfada toparlamıştı. Ancak edebiyat dışı birtakım kaygılarla hem kendisi, hem Revue de Paris’nin idarecileri romanda daha epey kesinti yaptılar; yazar otuz sayfa kadar “kestikten” sonra ikinci okumada editörlerin yetmişten fazla yerin üzerini çizdiğini, özellikle “aldatma, zina” gibi kelimeleri kaldırdığını görünce kitabını savunmaya geçti. Romanın eksiksiz yayımlatılmasını sağladıysa da derginin 1 Aralık sayısında birtakım yerler gene sakıncalı bulundu. Revue de Paris’nin sahiplerinden Du Camp, “Fayton sahnesi olacak gibi değil,” diyordu. Onun korkusu derginin “ahlâka saldırdığı” için kapatılmasıydı. Bu tehdit karşısında Flaubert boyun eğdi, Du Camp da bazı yerlerin “Revue de Paris’ye uygun olmadığı için çıkarıldığını” bir notla okurlara duyurdu. 15 Aralık sayısında gene kesinti istenince bu kez yazar avukatı Üstad Senard’la görüşerek editörlerini mahkemeye vermeye kalktı. Ama iki taraf, yazarın dergiye, atılan bölümle ilgili bir not koyması koşuluyla uzlaşmaya vardı. Flaubert üslup bakımından kitabın özünü yitirmesinden endişeleniyordu: “Takdir etmediğim birtakım görüşler yüzünden Revue de Paris 1 Aralık tarihli sayısında romanın bazı bölümlerini çıkarmak zorunda kalmıştı. Bu sayıda da gene aynı kaygılar yüzünden birçok sayfanın kesilmesini uygun buldu. Sonuç olarak aşağıdaki satırların sorumluluğunu almayı reddediyorum; dolayısıyla okurdan bunları bir bütün değil, sadece parçalar olarak görmesini rica olunur.” Flaubert 24 Aralık’ta Michel Lévy’yle kitabın yayımlanması için sözleşme imzaladı, hemen ardından da Madame Bovary, halk komiserliği tarafından mahkemeye verildi.
1857’nin başında görülen davada İmparatorluk avukatı Mösyö Ernest Pinard Madame Bovary aleyhindeki iddianamesinde, edebiyatın sahip olduğuna inandığı toplumsal role güvenle yaslanarak, yazarı ahlâki ve dini değerlere tecavüz etmekle suçluyordu. Ancak bir taraftan da, biçilen rol içinde roman sanatının saygı duyulması gereken kuralları olduğunu gözeterek, jüri üyelerine romanı bir bütün olarak düşünmek gerektiğini, içinden bazı bölümleri cımbızlamanın yanlış sonuçlar doğurabileceğini hatırlatıyordu. Bu nedenle önce romanı baştan sona özetliyor, ardından içinden “sakıncalı” bölümleri alıntılıyordu.
Avukat Pinard iddianamesinde esasen romanı çözümlemeye çalışır, buna da Balzac’ın romancılığını akla getiren isminden başlar: Madame Bovary, Taşra Adetleri. Buna göre yazar bir tablo çizmek, taşranın âdetlerini aktarmak niyetindeymiş gibi davranmakta, fakat tablo edepsizlik sınırlarında dolaşmaktadır. Edepsizlik neredir? Yazarın tabloyu çizerken kullandığı şehvet renginde, ve tabii en önemlisi, başkahramanın ta kendisinde: Pinard Madame Bovary’nin aklın, yüreğin, ruhun, hatta fiziksel güzelliğin tarafında tasvir edilmediğini düşünür ve bunu tasvip etmez. Madame Bovary karakterini baştan sona günahkâr, edepsiz bulur; yazar ise temelde ona müdahale etmediği için, mesela romana ona hükmedecek tek bir kahraman koymadığı için suçludur.
Avukat Pinard yargı makamına, yazarın Madame Bovary’nin her hareketiyle aldatmayı, sefahati yücelttiğini söyler ve bunu romandan kelime kelime aktardığı bölümlerle kanıtlamaya çalışır. Emma’nın kocasını aldattıktan sonra güzelleşmesi bile başlı başına, Flaubert’in “kendine has, eşsiz üslubuyla” derin bir ahlâksızlık tablosu çizmesinden başka nedir? Emma’nın onca günahtan sonra dine sığınması da onun gözünde bağışlanması için bir neden değildir; zira pişmanlık acısı çeken Maria Magdalena gibi davranmamaktadır; “o hâlâ yanılsamalar peşinde koşan, bunları en kutsal, en temiz şeylerde arayan tutkulu bir kadındır.”
Avukat Pinard kahramanı beğenmez, fakat onun bir gerçeği yansıttığını anlar. O sadece onunla aynı safta değildir. Böyle insanların olabileceğini kabul eder, ancak romanların onlara ya da onlara öykünenlere iyi yönde rehberlik etmesi gerektiğini söyler, bunu en tartışmasız doğru olarak dile getirir. Başka türlüsü, yani “ahlâk” kavramını aradan kaldırmak, olguları ve karakterleri oldukları gibi ya da en azından gerçeğe yakınlıklarıyla değerlendirmek düşünülemez bile. Ahlâk derken kastettiği, kendi deyimiyle “modern toplumlarımızın temeli olan Hıristiyan ahlâkıydı,” ve bu pencereden bakıldığında edebiyatın kurulu düzenin kurumlarıyla aynı cephede yer almayıp muhalif olması hem topluma, hem onun kurucusu olan dine karşı çıkması anlamına gelir.
Romanın başkahramanı Emma’nın sürekli mutsuz olması Pinard’ı rahatlatmaz. Birincisi mutsuzluk, hatta intihar Emma için, aldatma eylemi için gerçek bir ceza değildir, kocası onu öldükten sonra bile sevmeye devam eder. Flaubert’in bir gerçeği anlatmak istemiş olması, yani Pinar’ın tarifiyle “bir tablo çizmek” istemiş olması bu noktada suçu azaltmaz; çünkü Pinard, edebiyatçının tıpkı bir yargıç gibi gerçekler üzerinde yargılayıcı, daha ileriye giderek dönüştürücü olmasını, yazı silahını yerleşik yargıların ve doğruluğu tartışılmaz erdemlerin emrine vermesini doğal sayar. Bu bakımdan, kahraman ceza görsün ya da görmesin, çizdiği tablodaki ayrıntılara da dikkat etmek Flaubert’in görevidir ona göre; yapıt bir ahlâk dersiyle bitse bile kötülükleri şiirselleştirmek de başlı başına bir suç, ahlâksızlığa teşviktir; kitaplarda kadınların her türü sapıklığı yaptıktan sonra acılar içinde, yoksul bir döşekte ölmesiyle hesaplar kapanmış olmaz. “Mösyö Flaubert’in romanların kim okuyor? Ekonomi-politikle, ekonomi-sosyalle uğraşan erkekler mi? Hayır! Madame Bovary’nin hafif sayfaları daha da hafif ellere, genç kızların, bazen evli kadınların ellerine düşüyor. Bu durumda hayal gücünün cazibesine kapıldıklarında ve bu yüreklerine dek indiğinde, yürekleri duygularına hitap ettiğinde, soğukkanlı bir mantığından duyuları ve duyguları yoldan çıkmaktan koruyabileceğini mi sanıyorsunuz?” Pinard, Flaubert’e yeteneğini kullanarak kötülükleri iyiliğin şiiriyle boğmaya çabalamadığı için kızgındır: “Evliliğin yavanlığı, aldatmanın şiiri! … İşte beyler, Mösyö Flaubert’in çizmeyi sevdiği durumlar bunlar, ve ne yazık ki bunları fazlasıyla güzel çiziyor.”
İddianamenin sonunda Pinard, bu kez açıkça sanatın görevinin ne olduğunu açıklar: “… nefret, intikam, aşk; dünya bunun üstüne kurulu ve sanat bunları çizmek zorunda; ama dizginsizce, ölçüsüzce çizmemek koşuluyla. Kuralsız sanat, sanat olmaktan çıkar; bütün giysilerini çıkarmış bir kadına benzer. (…) Büyümek sadece kuralla mümkündür.”
Flaubert’i savunan Üstad Senard, savunmasını yazarın gerçek hayatı yansıtma niyeti üzerine kurar, bunu da yararlı bir sonuca bağlar: “… gerçek hayatın içinden bir konu bulmak, orta sınıfın içinde gerçek karakterler yaratmak, kurmak ve yararlı bir sonuca ulaşmak. Evet, kendini verdiği bu çalışmada müşterimin en büyük amacı bu yararlı sonuçtu, bu doğrultuda gerçek hayatın koşullarında yaşayan bugünün toplumundan üç-dört kahramanı sahnelemek ve okurun gözlerinin önüne dünyada en sık rastlanan şeyin gerçek tablosunu sermekti.”
İki avukatın savaşından Üstad Senard galip çıktı. Flaubert, 9 Şubat 1857’de, Gazete des tribunaux’da yayımlanan kararla aklandı. Madame Bovary bir cadı avına kurban gitmedi. Jüri onun edebi bir eser olduğunu kabul etmiş, ama yazarın “ahlâksızlığı” yazma özgürlüğünü onamış, ona toplumu koruma görevinden öte, bireysel alana giren bir rol teslim etmiş değildi; aklanma gerekçesinde ondan neler beklendiği belirtiliyordu: “Flaubert’in yazdığı kitap, edebi anlamda ve karakterlerin işlenişi anlamında üzerinde uzun zaman, ciddiyetle çalışılmış bir yapıta benzediğinden, ve iddianamede yer alan bölümler her ne kadar kınanacak cinsten olsa da, yapıtın tamamına bakıldığında çok az olduğundan; ve bu bölümler, gerek sergiledikleri fikirlerle, gerek tasvir edilen durumlarla yazarın çizmek istediği karakterlerle bir bütün olduğundan…(…) Yazar sadece bazen, kendine saygısı olan her yazarın asla aşmaması gereken kuralları gözden kaçırmak, ve edebiyatın, tıpkı sanat gibi üretmekle yükümlü olduğu iyiliği tamamlamak için sadece şekliyle ve ifade ettikleriyle iffetli ve saf olmakla yetinmemesi gerektiğini unutmak hatasını işlediğinden…”
Bütün bu tartışmaların bitmesinin ardından roman Michel Lévy tarafından yayımlandı. Flaubert’in ölümünden dört yıl sonra, 1884’te, Guy de Maupassant bu kitabın yayımlanmasıyla edebiyatta bir devrim yaşandığını yazacaktı: “En büyüklerin yarattığı gibi bir roman değildi artık bu, hayal gücünün ve yazarın hep biraz hissedildiği, trajik tarzda, duygusal tarzda, tutkulu tarzda diye sınıflandırılabilen, yazarın niyetlerinin, görüşlerinin, düşünce tarzının belli olduğu romanlardan değildi; onda hayatın ta kendisiydi kendini gösteren.”
|