Bitecek. Ömrü kurguların içinde bir gün bitecek. Hiçbirinin sonunu getiremediği öyküler, yarım kalmış romanlar, sonuca varmamış araştırmalar içinde ömrü bitecek. Kaymış gözlerle ve karnında onlarca hapla... Açıklayamadıklarını öykülerde anlatmaya çalışması boşuna... Ölüm... Aniden değil, ağır ağır, kendini hissettire hissettire gelip onu masasının başında bulacak. Hayatların, ölümlerin, doğumların, sevinçlerin, mutlulukların, sevişmelerin kelimelerle oluşturduğu dünyası bile ondan ölümü esirgeyemez. Birkaç ay önce çekmecenin anahtar deliğinden dışarıyı izledim: Abdüssetar başını avuçlarının arasına almış düşünüyordu. Önündeki kâğıttan ıslak mürekkep kokusu yayılıyordu. Kül tablasındaki sigaranın dumanı kıvrıla kıvrıla yükseliyordu. Çay bardağını alışkanlıkla avuçladığı gibi ağzına götürüp bir yudum içti. Ağzına dökülen bayat çay ile yüzü ekşidi. Sigarasını söndürüp yatağına uzandı.
Anahtar deliğinden harf harf çıkıp etrafa baktım. Abdüssetar yatakta uzanmış yatıyordu. Ellerimi boynuna geçirip, “Ne olacak bu yarım bırakılmış halim...” diye bağırıp onu silkeledim. Uyandı. Şaşırdı. Beni beklemiyordu. Beni, kadınsız rüyalarına gelen kadınlardan biri sanmış olacak ki, yüzüne tatlı bir gülümseme yayıldı. Bir daha silkeledim. Gözlerini açıp bakınca hayal kırıklığına uğradığı her halinden belliydi. Karşısında kelimelerle var ettiği ölüm ve yaşam arasında duran kahramanı olan “ben” vardım. Yüzüme ters ters baktı. Nedense onunla göz göze gelmekten korktum. Yarım ağızla, “Ne istiyorsun?” dedi. Derin bir nefes çektim. Sabrım taşacak gibi oldu. Zorla da olsa gözlerinin içine bakarak, “Ne yapacağım bu...” dedim. Devamını getiremedim. İnce parmaklarıyla gözlerini ovuşturdu. Esnedi. Esnerken eliyle ağzını kapatmadı. Alkol ve sigara kokan nefesi yüzüme çarptı. Doğruldu. Sallana sallana odada birkaç tur attı. Masanın çekmecesindeki müsveddeleri çıkardı. Uykulu gözleriyle okudu. Arada bir de timsah gibi esneyip odadaki ekşi havaya diş geçirdi.
Konuyla ilgisi olmasa da gidip okumasını kestim. Ben, Nurten’in (kendisi evli bir kadındır) neden beni terk etmiş olabileceğini sordum. Köpürmedi tabii. Böyle zamanlarda hep susar. Ağız dolusu alkol ve sigara kokan nefesiyle midemi bulandırıyordu. Kızdığını böyle belli ederdi. Susardı. Birkaç ay önce okuyucusu ona mektup yazmak için istediğinde, adresini hatırlayamamıştı. O gün yine böyle susmuştu. Zihni hep benimle meşguldü. O günlerde daha kelimelerde can bulmamıştım. Rüya gibiydim, Abdüssetar’ın hep ileriye doğru çalışan zihninde. Müsveddeleri çevirdi. Dudaklarına da bir sigara yerleştirdi.
O gün... Nurten’in yeni aldığı ayakkabısına bakıyorduk. Derken kızmaya başladı. Bağırdı, çağırdı. Neye uğradığımı anlayamamışken birden, beni irkilten bir söz söyledi: “Sünepe!” Çok kötü oldum. Sünepenin ne anlama geldiğini düşündüm. Bir gün, televizyonda dizi izlerken, bir kadının zavallı kocasına, “sünepe” dediğini hatırladım. Kendi kendime, bütün erkekler yerine, “Ya Rabbim nedir şu kadınlardan çektiğimiz?” dedim. Abdüssetar’ın şimdiye kadar evlenmemesinin nedeni kadınlardan korkmasıdır. Bir gün şair bir arkadaşıyla karlar ülkesine giderken, arkadaşına etraftaki karları gösterip, “Kadın, bu karlara benzer. Ona bakmak güzel, onunla yaşamak ise zor” demişti. Ve başını cama dayayıp karı izlemişti. Bir daha “sünepe” sözcüğünü düşündüm. Hemen salona gidip oğlum için aldığım ilköğretim Türkçe sözlüğüne baktım, “sünepe” ne demek diye...
Neden bana bakıp sırıtıyorsun Abdüssetar? Şaşırdın mı? Benim de kendime göre araştırmacılığım var işte. Her ne kadar seninki kadar olmasa da...
Abdüssetar, geçen gün bana isim bulmak için çok çalıştı. İsimler Sözlüğü’ne saatlerce baktı. Daha sonra dinler tarihi kitabını açıp okudu. Sanat tarihi ansiklopedisinin “S” harfi olan sayfalarında göz gezdirdi. Hiç ilgisi yokken kalkıp Cemal Süreya’nın bir şiirini okudu. Abdüssetar’ın kitapları kalın kalın ve cilt cilt olur. Bir şeyi araması, benimkine göre daha yorucu... Aradığını bulamayınca, Örnekleriyle Türkçe Sözlükler’i önüne yığdı. Gözlüklerini taktı. Not aldığı defterini de açtı. Sözlüğe bakarken ara sıra sözcükleri yüksek sesle söyleyip not defterine yazıyordu. “Sanal” yazdı. Sonra nasıl olduysa “sünepe”yi görüp not etti.
Oğlum için aldığım sözlükten “sünepe” kelimesini buldum ve anlamını sigara paketinin üstüne yazdım. Yazdıktan sonra hecelemeden okudum. “Uyuşuk, şapşal” demez mi? Daha çok bozuldum. Bir daha okudum. Yahu benimle ne ilgisi var bu kelimenin? Aslında haksız da sayılmaz Nurten. Kendimi her zaman gereksiz biri hissetmişimdir. Olmasam ne değişecek? Karım Nurten için de bir şey değişmez. Nurten’le tanıştığımız gece nasıl olduysa, gözlerimi açtığımda çırılçıplak, yatakta onun kollarının arasındaydım. Göğsümde, büyük sarkık memeleri vardı. Şaşırdım. İlkin gece gördüğüm rüyalardan biridir diye düşündüm. Alışkanlıkla elim cinsel organıma gitti. Islak... Daha çok şaşırdım. Göğüslerini dişleyeyim dedim. Varsa uyanır, yoksa bu bitmemiş bir rüyadır diye düşündüm. Dişlememle yataktan fırlaması bir oldu. Avaz avaz bağırıp küfretti. O geceden yedi ay sonra bir oğlum oldu. Nedense, her zaman şüpheyle baktım oğlumun benden olup olmadığına.
Abdüssetar, müsveddeleri masaya bıraktı. Daha sonra tuvalete gitti. Akşam midesi bozulmuş olacak ki, yediklerini çok gürültülü bir biçimde çıkarıyordu. Ardından sifonun çekilme sesiyle birlikte su şırıltısı duyuldu. Kıçını kaşıya kaşıya çıktı. Yüzüne su çarptı. Islak ellerini saçlarının arasında gezdirdi. Saçları yağlıydı. Avuçlarına, kırık birkaç saç teli yapışmıştı. Avuçlarını suyun altına tuttuktan sonra lavabodan çıktı.
Nurten’in makyajsız, ağlayan gözlerle kapıyı sertçe çarpıp dışarı çıktığı gün salonda, ağızda kalan son diş kadar yalnızdım. Aklıma, “sünepe” geldi. Gömleğimin cebinden, katlayıp sakladığım sigara kâğıdını çıkarıp yüksek sesle okudum: “Uyuşuk, şapşal.” Gözlerimi tavanda gezdirdim. Aslında, Nurten haksız da sayılmazdı. Çünkü beğenilecek bir özelliğim olduğu söylenemezdi. Ama yine de böyle olur olmaz, her yerde yüzüme vurmasına gerek yoktu. Gece yatakta sevişirken çıkardığı sesler gibi bunu da söyleyebilirdi. O zaman ben de bozulmazdım. Her sevişmeden sonra tuvalete koşup kusarım. Şimdi ne olacak? Beni bırakıp gitmez, değil mi? Ne malum? Gitmez canım. Kim benim yerime onunla sevişmeye katlanır ki? Kızar kızar ama yine de beni çok sever. O benim karım. Sever de kızar da. Şüpheyle baksam da, oğlumun annesi. Hem ben ne yaptım ki? O da haklı. Hiçbir şey yapmadım. Yine işten kovuldum. Ama bu sefer benim suçum yoktu? Ben sadece yardım etmek istemiştim.
Benim için neler neler söylendi. Kelimelerle doğduğumuz ve kelimelerle öldüğümüz hayatta, her şey kalemin beyaz kâğıt üzerinde cızırdayarak gitmesiyle olur. Abdüssetar da bir gece yarısı kalkıp ucuz tükenmez kalemini eline alıp yazdı. Yazarken karşısına dikilip ona, “Yalan söylüyorsun!” demeyi çok isterdim. Ama söyleyemedim. O günlerde çok sıkıntılıydı. Geceleri büyük kupa bardağında şarabını yudumlarken arada bir, uzamış tırnaklarını dişleriyle kemirirdi. Sırtını sandalyeye yaslayıp sıkıntılı sıkıntılı gerinirdi. Elleri sigara paketine alışkanlıkla uzanırdı. Dudaklarının arasına yerleştirdiği sigarayı yakıp derin derin nefes alırdı. Ağzında biriken dumanları havaya salınca yüzü yumuşardı. Derken o gece kalemi eline alıp yazdı. Ben ki evli biriyim ve çocuğum var. Benim, iş arkadaşım olan kıza sarkıntılık yaptığımı yazdı. Şey, neydi şu kızın adı? Hatırlayamadım. Ama yüzü, olduğu gibi gözlerimin önünde. Öğle arası, kimsenin olmadığı saatlerde kızı köşeye sıkıştırdığımı yazdı. Yalan! Ben ki evli biriyim. Benim olmadığım kadar yalan bu yazdıkları. Her şeyi benden dinleyin. Nurten’e de siz anlatırsınız. Herkes yemeğe gitmişti. O gün acıkmamıştım. Odada çalışan kız öğlen yemeğinden sonra odaya geldi. Dışarıda güzel bir hava vardı. Kız pencereyi açıp deryalara açılır gibi iki kolunu açarak gerindi. Ciğerlerini temiz havayla doldurdu. O kadar gerindi ki sutyeni açıldı. Üstünde de beyaz ince bir gömlek vardı. Uğraşıp didinmesine rağmen sutyenini takamadı. Gözlerim ikide bir gömleğinin altında beliren göğüslerine kayıyordu. Benden yardım istedi. İnsanlara yardım etmeyi eskiden beri severim. Yardım için arkasına geçtim. Sutyeninin kopçasını tam görebilmem için gömleğini boynuna kadar yukarı kaldırmasını istedim. Bembeyaz sırtı önümde duruyordu. Kopçayı tam kapatacaktım ki birden kapı açıldı. Panikledim. Elim, ayağım birbirine dolandı. Sutyeni bırakıp saklanmak, korunmak için beline sarıldım. Odaya giren patrondu. Dediğim gibi, bu sefer işten atılmamda benim bir suçum yoktu. Ben sadece yardım etmek istemiştim. Bunu, Abdüssetar niye böyle kurguladı ki? Zihni hep ileriye doğru çalışır ve kafasında binlerce kurgu dolanır.
Abdüssetar, müsveddeleri masaya bıraktı. Gergin bir ipin üzerinde gezinir gibi odada gezindi. Huzursuzlaşmıştı. Yüzü sert çizgilerle derinleşmişti. Çay demlemek için mutfağa gitti. Derken telefon çaldı. Sıkıntılı bir sesle, “Alo” dedi. Bir romancıdan bahsetti. Düşüncelerini kahramanlarına tartıştırdığını... O zamanki roman anlayışı içerisinde... Şey... Neydi? Hatırlayamadım. Daha birçok şeyden bahsetti. Modern roman, postmodern roman, anlatı biçimleri, kurgu teknikleri vs. derken telefon kesildi. Kaç kere ulaşmayı denediyse de düşüremedi. Ağza alınmayacak küfürler savurdu. Sokakta hızla çöpleri karıştıran köpek iki üç kez havladı. Sokaktan, ağır ağır hareket eden bir polis otosu geçti. Gazetenin verdiği kitap ekini karıştırdı. Yeni çıkan kitaplar bölümünde Abdüssetar’ın “Aynalar” adlı öykü kitabının tanıtım yazısını okudu. Arka sayfada, tam sayfa reklam veren yayınevinin yeni çıkan kitabına bakınca, içinde bir kıskançlık başgösterdi. Reklamı verilen kitabın yazarının bütün eserlerini, önceleri büyük bir hayranlıkla okumuştu. Fakat şimdi kitaplarını yanında taşımadığı, okumadığı, beğenmediği bir yazardı. Bu, yazarın son romanıydı. Romanı, yazarın yine birbirine benzer konular etrafında dolaşarak yazdığını düşündü. Günlerce reklamı yapılacağını ve çok satacaklar arasına gireceğini de düşündü. Onun gözünde bu yazar, gençlerin duygularını sömüren bir roman fabrikasıydı. Kitap ekini masaya bırakıp mutfakta demlediği çayı almaya gitti. Etrafa küfürler savurdu. Ettiği küfürleri bir başka gün bakarsın bir kahramanının ağzında dillendirir. “Sünepe” kelimesini de Nurten’e o söyletti. Dışarı çıkınca okuyucuları, “Efendim, yazdıklarınız ne kadar sizin hayatınız?” diye sorduklarında: “Hem benim hayatım, hem de değil” şeklinde kurnazca cevaplayacak. Daha sonra arkasına iyice yaslanıp, “Bunların hepsi kurgu” ve daha da ileri giderek, “bunların hepsi hikâye” diyecek. Okuyucuları da onun masum bakışına kanacaklar. Hatırladım. Evet hatırladım. Odada sutyeninin kopçasını takmaya çalıştığım kızın adı Yasemin’di. Yüzü gözlerimin önünde... Bakımlı bir kızdı. Sapsarı saçları vardı. Yüzü bir bebeğin teni gibi bembeyaz ve gergindi. İnce gömleğinin altında göğüslerinin ucu her zaman dik dururdu. Çoğu zaman, insana sutyensiz olduğu hissi verirdi. Ellerine dosyaları alıp yürürken kalçası ve göğüsleri oynardı. İnce bacaklarına baktığım çok oldu. Bir gün öğle arası işyerinde başımı masaya koydum. Odadaydı. Pencerenin önünde duruyordu. Sırtı bana dönüktü. İnce beyaz gömleğini yukarı kaldırdım. Beline sarıldım. Dudaklarımla sırtına ve boynuna öpücükler kondurdum. Onu kendime doğru sıkıca çektim. Kapının sertçe çarpılmasıyla yerimden fırladım. Gözlerimi açtım. Pantolonumun önü dikleşmişti. Utandım. Bacaklarımın arasından sıcak bir ıslaklık bedenime yürüdü. İşyerinden ayrıldım.
Sokağın başındaki manava uğradım. Posbıyıklı manav bıyıklarını bura bura meyvelerin tozunu alıyordu. Muz aldım. Eve yaklaştığımda oğlum oyun arkadaşlarından ayrılarak gelip boynuma sarıldı. Ona cebimdeki bozuklukları verdim. Dışarıda oynamasını tembihledim. Kendi anahtarımla kapıyı açtım. Nurten beni bu saatte görünce ne kadar da şaşırır diye düşündüm. Televizyonun karşısına oturmuş dizi izliyordu. Muzları mutfağa bıraktım. Soyduğum bir muzu, tıkınırcasına yedim. Parmak uçlarıma basa basa, oturduğu koltuğun arkasına vardım. Boynunu öptüm. Önce irkildi. Saçlarında ellerimi gezdirdim. Ellerim yüzünden boynundan kayıp göğüslerinde durdu. Ayağa kalktı. Beline sarıldım. Kulağını, ağzıma alıp bir çocuğun emzik emişi gibi emdim. Yatak odamıza yürüdük. Kemerimi açtım. Pantolonum ayaklarımın dibine düştü. Yatağa uzandık. Birden ellerimi sertçe itip, “Olmaz!” dedi. Boynunu daha çok öptüm. Elleriyle başımı sertçe itip, “Olmaz, kalk!” dedi. Vücudum ateş gibi yanıyordu. Bağırarak, “Neden?” dedim. Çıldıracak gibiydim. Tir tir titriyordum. Yana yuvarlandım. Kalktı. Üstünü başını düzeltip odadan çıktı. Karşımdaki aynada eski çağlardan bir böcek, yüzüstü yatakta uzanıyordu. Böcek başını yastığın altına koydu. Gözlerimin önünden çıplak kadın siluetleri geçiyordu. Gazetelerde, dergilerde, işyerinde, filmlerde gördüğüm kadınlar... Odada binlerce kadın belirdi. Beyaz baldırlı kadınlar, dik göğüslü güzel kızlar, büyük kalçalı zenci kadınlar, şehvetle aralanmış kırmızı dudaklar... Her şeyin kelimelerle doğup, büyüyüp, öldüğü dünyamda her şey çok çabuk gelişiyordu. Kadınlar, kızlar, fahişeler, mankenler, film aktrisleri... Dondurulmuş hayatlarından, gazete kâğıtlarından, dergilerin sayfalarından canlanıp odaya doluştular. Göğsüm hızlı hızlı inip kalkıyordu. Nurten valizini alıp çıktı. Kadınlar, fahişeler, kızlar yerlerine gitti. Aynadan kendime baktım.
Abdüssetar, müsveddeleri çekmeceye koydu. Arkadaşlarına övüne övüne bir öyküyü yazdıktan sonra, mayalanması için çekmeceye koyduğunu söylerdi. Öykü orada mayalanırken benim yarım bırakılmış hayatımla neler çektiğimi kimse bilmez. Çekmecenin içindeki karanlıktan gözlerimi ovuşturdum. Olanları bir kez daha düşündüm. Nurten oğlumu da yanına alarak beni terk etti. Yasemin... Masadaki kahve fincanından gelen kahve kokusu burnuma çarpınca sinirlendim. Daha sonra odada gezişini, sıkıntıyla telefona uzanışını, çok satanlara kıskançlıkla bakışını düşündüm. “Ben mi Abdüssetar’ı düşledim, yoksa o mu beni düşledi?” sorusunu sormaktan kendimi alamadım.
|