Bedirhan Toprak:
“Allah rızâsı için bir lokma gayret”


Devrim Çakır


Su Yazısı, “belli bir bütünün parçası olmaksızın kendi başlarına ve kendi için var olan” şiirlerinizi iki kitap halinde bir araya getiriyor. Bu tek tek şiirler sizin şiirinizde nerede duruyor, neyi ifade ediyor? Gece Dili ve Anahtar Âyini’ndeki “yekpâre bütün”den farkları ne?
“Kendi başlarına ve kendi için var olan” demek epeyce açıklayıcı aslında... Su Yazısı’nın tek tek şiirleri, Gece Dili ve Anahtar Âyini’nin düşünsel, imgesel ya da fiziki yolculuklarını aktarmaya-anlatmaya çalışan şiirlerinin tersine, sadece kendi konularını, kendi esinlendikleri şeyi, nesneyi, durumu aktarmaya çalışan şiirler. Su Yazısı yayınlandıktan sonra aldığım tepkilere bakarak anlıyorum ki, öncekilere göre “kolay” da gelen şiirler. Kısalıkları nedeniyle herhalde, okurlar da, şairler de çok daha kolay ilişki kuruyor Su Yazısı ya da Tek Yakalı Irmak ve Sonsuz İçin Üç El Ateş’teki şiirlerle. Su Yazısı’nın, şiiri arama-bulma-yazma çabamın neresinde durduğuna gelince, Gece Dili ve Anahtar Âyini gibi, tam göbeğinde; diğerleri olmadan bu, bu olmadan diğerleri olamazdı. Tümüne de beni ben yapan yolculuklar olarak bin ömür yaşasam ödeyemeyeceğim bir borcum var... yerleri başımın üstünde yani, hepsinin.

“Yekpâre bütün”den farklarını sormuştum?
Valla, çok uzun bi mesele bu... epeyce de dertli olduğum bi meseleydi ama zamanla kendimi tedavi etmeyi becerdim sanırım, o kadar dert etmiyorum artık. Gece Dili çok önemli bir girişimdi benim için; denebilirse, Şiir’i keşfetmeye-anlamaya çalışan birinin, keşfettiğini sandığı şiir diliyle, Şiir’i olduğu kadar Hayat’ı da anlamaya-anlatmaya kalkıştığı bir girişim. Kalkıştığı ya da amaçladığı şeydeki iddiadan kendime herhangi bir pay çıkarmamak için de, cahillik işte, “manifesto” niyetiyle yazdığım “Söz” başlıklı önsözünde, “Şair hiçbir şeyi bilmez” demiştim. Ama geçtim Gece Dili’ndeki şiirler üstüne söz söyleyen herhangi birinden, önsözde düzyazıyla tartışmaya çalıştığım meseleler de teğet geçmedi kimseye... Söyleyeceğim şu: Öncelikle Gece Dili ve daha önce yayınlanmış olmasına rağmen sonralıkla Anahtar Âyini, bir Hayat, Hayat’la birlikte Şiir algısının “kitap bütünlüğü”nde ele alındığı şiirlerdi. Daha da deşifre etmeye çalışırsam: Gece Dili de, Anahtar Âyini de, denebilirse, Hayat’ın, Yol’un ya da yolculuğun “ne”liği üstüne kurulu ve bu yüzden de tek parça; Su Yazısı ya da ayrı ayrı Tek Yakalı Irmak ve Sonsuz İçin Üç El Ateş ise bu yolculuğun “nasıl”ı üstüne kurulu olduğu için parça parça.

Neden iki kitap bir arada?
Teknik bi zorunluluk diyelim... Gece Dili’nden önce, Gece Dili’nin yazıldığı günlerde, daha sonra Anahtar Âyini’nin yazıldığı günlerde ve sonrasında yazdığım tek tek şiirlerden iki dosyalık şiir birikmişti yirmibir-yirmiiki yıllık sürede ve tam tabiriyle “kurtulmak” istiyordum artık. Ayrı ayrı iki kitap halinde yayınlansın istedim ben, öyle tasarlamıştım ama yayınevi iki kitabı tek ciltte yayınlayabileceğini söyleyince sesimi çıkaramadım artık; çıkarmamam gerektiğine ikna ettim kendimi.

Şiirinizde, doğanın (gök, bulut, su, deniz, ağaç, yaprak, balık…) ve renklerin (mavi, lacivert, yavruağzı…) önemli bir yeri var; Su Yazısı’ndaki şiirlerde de bu çok belirgin. Ve mesela gece’ye, gemi’ye, inci’ye, elma’ya ve ay’a dair imgelerle kurulu dizelerle de karşılaşıyoruz sık sık… Bu, halleri ve hissedişleri bu şekilde ifade etmeyi tercih ettiğiniz anlamına mı geliyor? Bu imgeler neden bu kadar vazgeçilmez sizin için?
Vazgeçilmez oldukları için demem gerekir... Ben onlarla varım, beni ben yapan onlar. Ayrıca, imge ya da sembol gibi anlamlar da yüklemiyorum bu saydığınız şeylere; nesne olarak, renk olarak, kimi zaman kavram olarak hayatımın parçası bunlar; dokunup duruyorlar bana ve sanki yazmak yoluyla, bir yandan hissetmeye çalışıyorum bu dokunuşu, bir yandan da karınca kararınca yankı vermeye çalışıyorum.

Bir de “atlar” var elbette… Atlar, diğer bütün imgelerin ötesinde, sizin şiirinizdeki büyük resmin olmazsa olmaz tamamlayıcısı gibi görünüyor; çok derinden, içten bir sahiplenme ve özdeşleşme de var belki: Bir şiirinizde (“Elim Sende”) “… at diyorum / geyik değil geyikler şairin” diyorsunuz hatta. Bu anlamda, sizin şiirinizdeki atların, Turgut Uyar’ın “Geyikli Gece”si kadar unutulmaz olduğunu / olacağını ve hatta belki de “tanımlayıcı” olacağını düşünüyorum. “Reçete gibi” olmasın elbette ama biraz anlatabilir misiniz, neye dokunuyor, nereye koşuyor atlar sizin şiirinizde?
Önce şu övgü faslını kovalım başımızdan... Hangi biçimde olursa olsun, adımın Turgut Uyar’la birlikte anılması bile çok büyük bir onur benim için, bu kadarı yeterli. Benim “at”lı şiirlerimin, Turgut Uyar’ın “geyik”li şiirleri, hele hele “Geyikli Gece”si kadar unutulmaz olduğu meselesine gelince, kendim zinhar söylemem de başkasına da söyletmem böyle bir şeyi... ki sorunuzda geçen dizede “geyikler şairin” diyerek hem bir dokunulmazlıktan söz etmişim, hem de şairin hakkını şaire vermişim zaten. Demişken, fırsattır deyip bir daha söyleyeyim: Daha iyisi, daha iyileri elbette yazılacaktır ama Dünyanın En Güzel Arabistanı’ndan daha güzel bir şiir kitabı yoktur benim bildiğim dünyanın. Atlara gelince... hayranım diyeyim, gıpta ediyorum; bana gitmeyi, geçmeyi, uçmayı hatırlatıyor; bir imkâna inandırıyor beni... bir de tabii, tepeden tırnağa bi güzellik mübarek hayvan.

Bence bu kadar kolay geçmeyelim “at faslı”nı; Anahtar Âyini’nde peş peşe üç şiiriniz var “Kanatlı At, Aşkın At, Kardeş At” diye; atı hem mitolojik haliyle kavrıyorsunuz, hem aşkınlık yüklüyorsunuz ona, hem de kardeş ilan ediyorsunuz atı?
Böyle bakınca, Gece Dili’nin “Gecenin Kardeşi” şiirini de katmak gerekir işin içine belki, hatta Su Yazısı’nın “Gene Gelirim Gece” başlıklı şiirini de... ama yukarıda söylediğimden fazlasını söyleyebileceğimi sanmıyorum: Kendim uçamadığım için içimdeki atla uçabileceğime inandırıyorum kendimi belki. Bir de... şu şimdi söyleyeceğimin iler tutar bi tarafı yok belki ama hayat hakkındaki en kutlu bilgiyi de at’tan, “Kardeş At”tan öğrendim ben: “verdiğin her şey onlarındı sen hiçbir şey kaybetmedin / bil / aldıkların / az / değil / tok ol / cömert ol / sana kalan yalanı / rüzgâra sal”... İnanması hakkaten zor, bunları içimdeki atın sesine kulak verip de yazdım ama elim ya da içim bunu yazarken ben hiç de öyle biri değildim.

Siz az önce söz ettiniz ama benim sorumdaki bağlamı farklı; Gece Dili’nin “Söz”ünde “Şair hiçbir şey bilmez… dahası şiiri de! Ama sezer” diyordunuz. Aynı kitabın on bir yıl sonra yazdığınız “Söz / Bir”inde ise bu konudaki samimiyetinizi sorguladığınızı, sandığınız kadar cahil olmadığınızı ama “cehaleti umduğunuzu” belirtiyorsunuz ve hatta “bilmemek en büyük ödülü insanın” diyorsunuz… Buradan giderek, Su Yazısı’ndaki pek çok şiirde yer alan “çünkü”lere gelmek istiyorum: Sık karşılaşıyoruz “çünkü”lerle; ve bu kelimeyi kullanarak bağladığınız her dize bir “biliciliği”, bir “bilgiyi”, bir “tespiti” ya da bir “sezgiyi” ifade eder gibi –örnekse, “Göçük”, “Yalnız Yitik” şiirleri… Buna katılıyor musunuz ve umuyor musunuz hâlâ “cehaleti”?
Umduğum, “som cehalet”ti galiba ama artık ummuyorum... cehaletin ya da şiirdeki haliyle bilmemenin en büyük ödül olduğuna hâlâ inanıyorum tabii ama şimdilerde umduğum, “bilgi”; ya da işte çok daha güzel ifadesiyle “eşyânın hakikati”. Ama işte, bilgi ya da hakikate ulaşabilmenin yegâne yolunun da cehaleti itiraftan geçtiğine inanıyorum, hâlâ! “Çünkü”ler meselesi... Şimdi tabii, paradoks aslında ve kendime yonttuğum sanılsın istemem ama, belki de en çok bilen, hiçbir şey bilmediğini söyleyen kişidir diyeceğim. Düşünsenize, her an yeni bir şey öğrenen kişi, evet, epeyce bir yeni bilgi edinmiştir ama Bilgi’nin hem de ne ölçüde sonsuz bir ummân olduğunu farkedişiyle, ne kadar öğrenirse öğrensin ummân’a kıyasla hiçbir şey bilmediğini de öğrenmiştir. Yani, evet, bildiklerimden... daha doğru ifadesiyle “sezdiklerim”den dem vuruyorum arada bir, hatta iddialı iddialı dem vuruyorum ama “aslında” bilmediğimi, hakikat’in hâlâ Kaf dağının ardında olduğunu hiç unutmadan.

“Hakikat hâlâ Kaf dağının ardında” belki ama Gece Dili’nin “Yedi” başlıklı şiirinin girişinde Kaf dağının ardından ses veriyor gibisiniz siz: “düş aldım sizden bana rengimi verdiniz geceyi gördünüz / göç aldım sizden bana rengimi verdiniz arkasını gördünüz / söz aldım sizden bana rengimi verdiniz yüzünüzü gördünüz”?
Ruhumuz için Kaf dağının önü-ardı diye bir ikilem yoktur belki de... Emin değilim, içimizin sesine kulak verebildiğimizde Kaf diye bir dağ bile yok belki.

Şöyle devam ediyor aynı şiir: “sevinciydi gözlerinizin: şarkıyı görünce ışımasıydı su – sizden aldım / sizden aldım – gözleriniz hatırlar da ufukları unutur kör ışıkları / koşardı. bahçeler olurdu aklında hep. sonsuz çocuk salıncakları. iç uçuran korkuları – sizden aldım / atlar ve aylar kıskanırdı – biri uykusunda açardı ötekinin / / anladım: aşktı!.. yüzümü sürdüm”... Şiirin girişinde üst perdeden konuşan kişi, mesele aşk olunca “yüz sürüyor”; sizin kurduğunuz yapı bağlamında soruyorum: Aşkı bulmak için Kaf dağını aşmak da mı çare değil?
Çaredir... yani olsa gerektir. Gitmedim, bilmiyorum. Ama aşkı bulmak için Kaf dağına gitmelere filan gerek yok. Aşk, güne ya da geceye uyandığımız her an mümkün. Gece Dili’nin söz konusu şiiri, Hayat dediğimiz şu serencâmın başının da sonunun da Aşk olduğunu söylemeye çalışıyor belki... Sanırım kitabın “Ve” başlıklı bölümündeydi, andığınız şiirde aşka yüz süren kişi, doğrudan “aşktım” der. Meseleye böyle bakınca, belki de aşkı filan aradığımız yok bizim, bir arayışımız bile yok da Aşk arıyor bizi belki!.. İşte, bu türden akıl yürütmeler sonucunda çarnaçar kaldığım için “Şair hiçbir şeyi bilmez” deyip çıkmıştım işin içinden.

Haydar Ergülen, sizin şiirinizi “Göze almanın şiiri” diye tanımlamış ve “Kolay bir şiir değildir, ezberlenip olur olmaz yerde ve zamanda aklınıza düşecek bir şiir değildir” diyor Gece Dili’yle ilgili yazısında. Bu anlamda şiirinizin anlaşıldığını düşünüyor musunuz?
Haydar sağolsun, beni teselli eden bir tanım “göze almanın şiiri”, gururumu okşadığını da saklayamam. Ama inanın, ben “göze almak”taki iddiayı bile yakıştıramıyor, yaklaştıramıyorum yazmaya çalıştığım şiire. Yazmaya çalıştığım şiirin, okurdan, okurdan da önce şairlerden ve eleştirmenlerden, bir kitap okuma süresi kadarcık bir gayret, Allah rızası için biraz gayret gerektirdiğini düşünüyorum, o kadar. Haydar’ın yazısından gidelim: Niye kolay olsun ki?.. Demişken de gene Turgut Uyar’ı anmak kaçınılmaz oluyor; şimdi adını hatırlayamadığım bir şiirinde “Öyle kolay kendisi kurtulması, söylemesi öyle kolay / Kolaylığından sıkılıyorum, kurtulmak işime gelmiyor” der Turgut Abi, meseleyi, tüm tartışmayı elinin tersiyle itercesine kapatarak. Turgut Uyar kolay bir şiir mi yani; Nâzım Hikmet, Oktay Rifat, Dağlarca, Cummings, Pessoa, Voznesenski, Sohrab kolay şiirler mi yazmış? Okuru bir tarafa bırakın, “Güneşi İçenlerin Türküsü”nü anlamak kolay diyelim hadi, Nâzım Hikmet’in “ellerimle dokundum yüzüne / ellerim yüzümdeydi” dizelerinin, Turgut Uyar’ın “uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum” dizesiyle akrabalığı üstüne ne kadar kafa yorduk? Kaldı ki mesele kolaylık-zorluk meselesi de değil, ki Haydar da bunu kastetmiyor zannederim; mesele, okur-şairlerin şiir alışkanlıklarını, şiir rahatlıklarını, ve tabii algı ve kavrayışlarını değiştirmekteki dirençleri, vurdumduymazlıkları... Ezber meselesinde durum çok daha vahim; evet, ezberlenecek bir şiir yazmıyorum çünkü çağımızın ezbere şiirlerle söylenebilecek herhangi bir sözü-meselesi olduğuna inanmıyorum; hiçbir şiirimi ezbere bilmiyorum ben, hiç gerek duymadım böyle bir şeye.

Şiirinizin anlaşıldığını düşünüyor musunuz diye sormuştum?
Yazdığım şiirin anlaşıldığını düşünmüyorum çünkü okuyan yok; ama yazdığım şiirin anlaşılabileceğini biliyorum, çünkü hem de hiçbir şey bilmediğini itiraf etmiş biri olarak âlemin en akıllı kişisi olmadığımı biliyorum. Yukarda söylediğim gibi, azıcık efor, Allah rızası için bir lokma gayret, sadece benim yazdığım şiirin değil, yazılmış her şiiri anlayabilmek için yeter şart. “Olduğu gibi” anlamaktan, şiiri yazan kişinin yüklediği tüm anlamları, çağrışımları, satıraralarını, önünü-ardını, üstünü-altını kavrayabilmekten söz etmiyorum tabii ama bir şiir ya da herhangi bir metin için yeterli zamanı ayırdığımızda derdini de anlayabileceğimizi düşünüyorum söz konusu şiirin-metnin; sonrası sevip sevmemekle, güzel bulup bulmamakla ilgilidir ki buna da kimsenin diyeceği bir şey olamaz zaten.

Peki “anlaşılmayı” önemsiyor musunuz? “Çok okunuyor olmak”, bir şairin / yazarın anlaşılırlığının ölçüsü olabilir mi mesela?
Yazmakla kalmayıp da yayınlamış... yazıyla da sınırlamayalım hatta, şiir-roman-hikâye-deneme-eleştiri yazan, resim-heykel yapan, müzik besteleyen, film çeken... devam edelim, gül sümbül yetiştiren, elbise diken, masa yapan... kısaca, insan olup da anlaşılmayı önemsemeyen tek bir budala yoktur yeryüzünde. Anlaşılmak diye bir dertlerinin olmadığını, okuru-izleyiciyi umursamadığını söyleyenler, züppeliğin, kart şımarıklığın da ötesinde düpedüz yalan söyler. Ben, hem de her şeyden çok önemsiyorum anlaşılmayı; daha iyi, daha doğru, daha tam’a yakın anlatabilmek-anlaşılabilmek için pek çok ince ayardan, rötuştan geçiriyorum yazımı ama daha iyi, daha çok anlaşılayım diye de dilimden, kendi anladığım şiir dilinden, yazı dilinden, kendi anladığım “güzel”den taviz vermem söz konusu değil tabii; bu, tam tabiriyle “eşyânın tabiatına aykırı”. Çok okunmaya gelince, o büsbütün başka bi konu... Anlaşılırlıkla filan ilişkisi yok; arz-talep ya da “pazar”la ilgili bir mesele o, ki mesele şiir olunca tümden konu dışı; biliyorsunuz, kitapçılar şiir kitabı koymuyorlar raflarına artık.

Bu “anlaşılma” meselesine ek olarak şunu da sormam gerekir belki: Şiirin giderek “dinlenir” şiir olmaktan çıktığını, “okunur” şiire doğru kaydığını söyleyebilir miyiz? Bu da anlaşılma / anlaşılmama noktasında bir handikap mı sizce? Şiir özelinde, “okunurlukla” “dinlenirlik” arasındaki farkı yaratan ne?
Şiir yüz-yüzelli yıldır, Rimbaud’dan beri dinlenir şiir olmaktan çıktı da, pek çok şair de içinde, ahali farkında değil bunun. Bizde, en azından İkinci Yeni’den beri böyle, bir yanıyla Nâzım Hikmet’ten, hatta Garip’çilerden beri böyle... Orhan Veli’nin, “Bakakalırım giden geminin ardından / Atamam kendimi denize, dünya güzel / Serde erkeklik var, ağlayamam” şiirini ezberlemek kolay, gördüğünüz gibi ben bile ezberlemişim, okunur, söylenir bir şiir; ya da Nâzım Hikmet’in “Şeyh Bedreddin Destanı”ndan, “Kuvayı Milliye Destanı”ndan kimi bölümleri, Mehmed Akif Ersoy’un, İstiklâl Marşı’nı olduğu kadar, “Çanakkale Şehitleri”ni de ezbere okuyan arkadaşlarım var; dîvân edebiyatından, pek gıpta ettiğim şekilde beyitler, kıtalar okuyan ağabeylerim de var... Ama mesela, kitapları karıştırıp bulmak lazım, İlhan Berk’in “Galile Denizi”nden, Melih Cevdet Anday’ın “Kolları Bağlı Odysseus”undan, Cemal Süreya’nın “Üvercinka”sından hangi şiiri kim okusa ne kadar dinleriz? Okunurlukla dinlenirlik... ya da söylenen-seslendirilen şiirle gözle okunan şiir arasındaki fark, şiirin söz sanatı olarak algılandığı-yazıldığı-söylendiği günlerden güzel söz söylemeyi de umursayan bir düşünsel faaliyete dönüşmüş şiirlerin yazıldığı günlere gelmiş olmamızda; şiir-yazı, çağımızın yazan kişisi zevk-u safa’yı değil, bir “belâgat” estetiğini değil, çağıyla didişmesini aktarmaya-paylaşmaya çalışıyor.

Şiirin sizin hayatınızdaki karşılığından söz edebilir misiniz biraz? Şiirle neyi gerçekleştirmeyi düşündünüz mesela? Şiir bir şairin –ve elbette okurun– hayatında birtakım boşlukları mı doldurur, yoksa yeni bir hayat mı (dünya mı) kurar sizce?
Şiirin hayatımdaki karşılığı Şiir... ya da ikisini birbirinden ayırmadığım için Şiir’in hayatımdaki karşılığı Hayat, Şiir-Hayat! Şiir’le herhangi bir şeyi gerçekleştirmeyi düşünmedim hiç, tam tersine, “gerçekleşmiş olan şeyi”, şiir dili sayesinde aramayı, bulmayı, mümkün olduğu ölçüde yaşamayı umdum, bu uğurda çalıştım, çalışıyorum. Şairler adına konuşamam, benim hayatımda Şiir, bir algı biçimi, sonra kavrama, ve en son inanma... inanç, hatta îman; Aşk gibi işte!.. Benim hayatımda herhangi bir boşluğu doldurmadığı gibi, okurun hayatında da herhangi bir boşluğu dolduracağını düşünmüyorum tabii; ki boşluk filan da yoktur kimsenin hayatında, her an, hem de tıklım tıkış doludur da biz dalga geçeriz, tembellik ederiz. Hayat-dünya kurmaya gelince, evet, en azından ben öyle düşünüyorum; yazarak, rahatsız olduğumuz, mutsuz olduğumuz şu dünyanın alternatifi bir dünyayı, bir iklimi, bir insanı var etmeye, bir “düş”e inanmaya çalışıyoruz. Aslında, Edip Cansever’in Aşk için söylediğini Şiir’e uyarlanmış haliyle söyleyip çıkmak en doğrusu: “Şiir iyidir, duyumunu artırır insanın”.
Şiir insanın neresine dokunuyor da iyi bir şiir okuduğumuzda, bizi iyi bir romandan ya da iyi bir hikâyeden daha çok etkileyebiliyor ve hatta belki ‘rahatsız’ ediyor, ‘incitiyor’? Bir çeşit ‘vicdan’ gibi ya da yumsak da iyice gözlerimizi bakmamak için, ‘görmekte ısrar eden’ bir göz gibi; sanki ondan kaçılmıyor?
“Görmekte ısrar eden göz” son derece isabetli bir tanım aslında... ki bana, Kuran’da tek ayette geçen iki ayrı “göz”ü hatırlattı. Sureyi filan bilmiyorum tabii, aynı ayette hem bildiğimiz görme işini yerine getiren gözden, hem de “basar” denilen, tasavvufun “kalp gözü-gönül gözü”, Hint metinlerinin “üçüncü göz” dediği “göz”den, bir “görüş yeteneği”nden söz edilir. Belki abarttım; ama Şiir’in dîvânına hiçbir şey bilmeyen bir cahil olarak samimiyetle durulmuşsa, şair olmak değil de şiir dilinin kılavuzluğunda birtakım gerçeklere... hakikat’e değilse bile kıyılarına varabilmek murâd edilmişse, gönül gözü-üçüncü göz gibi iddialar bir yana, gözlerimizle görebildiğimizin dışında bir şeyleri daha görebileceğimize inanıyorum ben; ki bunu da Gece Dili’nin “söz”ünde “sezgi”ye yaptığım vurguyla anlatmaya çalıştım biraz. Burdan hareketle, Şiir, insanın aslına dokunuyor, farkında olmadığımız-olamadığımız özüne dokunuyor, tıpkı müzik gibi. Dokunmak deyince, bu alandaki öncülük müziğin tabii, hissedişler bağlamında hiçbir şiir bir türkünün götürdüğü yerlere götüremez bizi; ama duyusal-düşünsel dediğimizde de Şiir’in üstüne söz söyleyebilecek başka bir dil yok. Öte yandan, roman-hikâye, öyle ya da böyle bir mantık kalıbının içine oturtulmak durumunda ama şairin neredeyse ilk işi bilinen akıldan kurtulup öteye geçmek... Şair, bu yüzden “çıktım erik dalına / anda yedim üzümü” diyebiliyor gönül rahatlığıyla, sırtında yumurta küfesi ya da yegâne ölçü sayılan aklın elinde çarnaçar kalmışlığı yok. Anahtar Âyini’nde, “bilmediğini sandığın bir dil açıyor dilin içinde” diye bir dize olacak; Şiir, bizim bilmediğimizi sandığımız... çünkü bilirken unuttuğumuz bir dil; ki iyi şiir yazınca, iyi şiir okuyunca, bu bilmediğimizi sandığımız dili aslında bildiğimizi, içimizde bir yerlerde durduğunu fark ediyoruz belki. Çok uzattım, şiir şiirse damarımıza basıyor bizim ya da bizi en güzel yerimizden öpüyor... dilimize, gönül demek olan dilimize dokunuyor; bundan vazgeçemiyoruz herhalde, kaçamıyorsak bundan.

Roman da yazıyorsunuz; son romanınız Köpek ve Şairi geçtiğimiz aylarda yayımlandı. Şiirinize nasıl bir katkısı var romanın, bu çalışmaların? Birbirini besliyor mu bu iki alan? Ve mesela, şiir –en azından kâğıda dökme aşamasında– romandan farklı olarak, özel mekânlar, özel zamanlar istiyor mu?
Şiir, roman, hiçbir yazı işi için özel zaman, özel mekân takıntım yok. Genellikle evde ve gece yazıyorum tabii ama defterimi yanıma alıp dere tepe, ada-moda, bir masa ve sandalye bulabildiğim herhangi bir yerde yazdığım çok oldu. Ama şimdi sizin sorunuz sayesinde kendime de sorunca fark ediyorum ki şiir yazma işini dışarıya taşımamışım pek, şiirle ilgili notlar almışım daha çok ama yazma işini, yazmaya uğraşma işini eve, masama bırakmışım. Birbirini mutlaka besliyordur ama bana öyle geliyor ki, roman da, ben de Şiir’den besleniyoruz... asli kaynak Şiir yani, ki asli konak da o aslında. Katkıya gelince, roman, yükünü alıyor şiirin; farklı vesilelerle söyledim, bir biçimde söyleyecek çok sözüm olduğuna inandırmışım kendimi ve bu sözün binde birini bile şiire taşıtmak mümkün değil. Romanın, düzyazının böyle bir katkısından söz edilebilir şiire; Şiir’in nâzenin yapısına uymayan “çok laf”ı romana havale etmiş oluyorum.

Oscar Wilde, Dorian Grey’in Portresi’nde, “Kötü sonelerle doldurulmuş bir şiir kitabı çıkarmış olmak bir adamı dayanılmaz bir yaratık yapmaya yeter; yazamadığı şiiri yaşar o. Ötekiler, yaşamaya cesaret edemedikleri şiiri yaratırlar” diyor. Gece Dili’nin ‘Söz’ünde, “Şiir yaşantıdır” diyorsunuz siz de ama… Cesaret isteyen hangisi sizce; yaşam mı / yaşamak mı, şiir mi?
Oscar Wilde’ın sözünde bir çeviri yanlışı var sanki ya da ben anlayamadım. Anlayamadım, çünkü yazamadığımız şiiri yaşayamayız da. Ya da yaşamışsak bir şiiri, hissedebilmişsek, bize söylediklerini sezebilmişsek, yazabilmenin de yolunu buluruz bir biçimde. Cümlenin ikinci kısmı daha da tartışmalı: Yazmış olmak, yaşama cesaretinin göstergesidir bence; kişi yalancı değilse tabii. Gece Dili’nin “söz”ündeki “Şiir yaşantıdır” meselesine gelince, olabildiği kadar açıklayıcı davrandım sanıyorum orda: “Birinci El Şiir” Hayat’ta zaten var olan ve bizim kimi yüzlerine tanık olduğumuz şiirdir; Şiir o anda gerçekleşir, varolur. Onu kâğıda geçirmeye çalışmak “birinci el şiir”in bozulmuşu, indirgenmişi. Şiir üstüne bütün bu konuşmalar, yazılar, şu, bu ise tamamen “üçüncü el”.

Söyleşilerinizden birinde, ‘kadın şair’lerle ilgili bir soruya cevap verirken, “Şiiri yaratan aşktır. Aşkı erkek yarattığı gibi, şiiri de yaratır. Kadının şiir yazmaya ihtiyacı yoktur. Kadına şiir yazılır” diyorsunuz. Bu konudaki düşüncelerinizin bir ‘küçümsemeyi’ ifade etmediğini biliyorum ama şunu sormak istiyorum: Şiirin ‘cinsiyeti’ olabilir mi? Ya da şiire bir cinsiyet atfedilebilir mi? Şiir ‘erkek’ midir ya da ‘erkek işi’ midir?
Şiire, has Şiir’e cinsiyet atfedilebileceğini düşünmüyorum, aynı manzumeden şiirin “erkek” olduğunu da söyleyemem... ama “kadından şair olmaz” demişsem (ki Fanfa’da, Fanfa’ya söylenmiş bir söz bu), şiirin “erkek işi” olduğunu da söylüyorum demektir. Mesele, tam da “demir leblebi” dediklerinden işte: Hem, Şiir’e cinsiyet atfedilemeyeceğini söylüyorum, hem de “erkek işi”dir diyerek bir paradoks yaratıyorum belki ama paradoks yüzeyde ve Şiir’in derinine, özüne inildiğinde, en azından böylesi bir niyetle yola düşüldüğünde bana çelişik gelmiyor: Şiir, kadını da erkeği de aşan, cinsellikten aşkınlaşmış bir boyutta kurar dilini ama işte bu aşkınlığın, aşkınlığın bu şekilde gerçeklenişinin peşine Şiir ya da Aşk aracılığıyla düşen kişi de erkektir. Erkektir, çünkü kadının böyle bir derdi yoktur; kendi varoluşunu, gerçeklenişini, tamlığını erkek üstünden kurmaz kadın, bunu muhteşem annelik yeteneğiyle başarır. Öte yandan, ister ve alır kadın... istedi mi alır; daha açık ifadesiyle “seçen” kadındır ve erkek istediğini elde etmek için kırk takla atmak zorunda. İşte, o mâlûm “serenad” sahneleri, mahalleyi bir uçtan ötekine turlayıp yol beklemeler, kapı-pencere gözlemeler... “Olmaz” derken, sizin de dediğiniz gibi herhangi bir küçümsemeden, eksikten, yeteneksizlikten değil, bir “realite”den söz ediyorum ben, ki bu benim için “Erkekten anne olmaz” demek kadar basit, üstünde kolayca uzlaşmamız gereken bi durum. “Kadına şiir yazılır” demişim işte, daha ne diyeyim!.. Kezâ, on beş-yirmi gün önce bir şair ağabeyimiz, masasına kitap imzalatmaya gelen kızlara-kadınlara – son derece incelikli bir dille izin istedikten sonra, “Her şiir güzel bir kız için yazılır” diye yazıp yazamayacağını soruyordu ve gözlerinin içi gülüyordu kızların; mesele benim açımdan bu kadar basit.

Şiir ‘sahiplenilebilir’ bir şey mi sizin gözünüzde bilmiyorum ama şunu sormak istiyorum: “İyi ki ben yazmışım” dediğiniz şiiriniz hangisi ve “keşke ben yazabilseydim” dediğiniz bir şiir var mı?
Tam da bunu söylemeye çalışıyorum işte!.. “Şair hiçbir şeyi bilmez” demiş kişinin, “Orda, şair adının pâye olarak algılanışı daha baştan reddedilmiştir; bunun gibi, şiir yazmanın, hatta güzel şiir yazmanın gururu da.” demiş kişinin, Şiir’i “sahiplenilebilir” bir şey olarak görmesi mümkün mü? Hayat ancak “ben”le birlikte bir bütünse ve “ben”siz bir Hayat düşünülemeyeceği gibi, Hayat’tan bağımsız bir “ben” de imkânsızsa, kim neyin sahibi? Mülk ne, sahip kim? Anahtar Âyini’nde, “eyyy / bu bahçe kimin” diye attığım çığlığı hatırlıyorum mesela. Bahçeyi sahiplenmek gibi bir bencilliğim yoksa, o bahçeden devşirdiğim narları, elmaları nasıl sahiplenebilirim; kezâ o narı, elmayı, çiçeği kadın mı yetiştirmiş, erkek mi yetiştirmiş uzun uzadıya umursayabilir miyim? Bu manzumeden, ne “iyi ki ben yazmışım”, ne de “keşke ben yazsaydım” dediğim bir şiir var; ben ya da başkası yazmış, hiç mi hiç önemi yok. “Helal olsun!..” dediğim, “Heyyytttt be!..” dediğim, “Aşkolsun!..” dediğim şiirler var; gıptâ ettiğim, “gül hakkın” ödemeye çalıştığım şiirler. 12 Eylül vahşetinin içimize oluk oluk kan akıttığı günlerdeydi mesela, Cemal Abi’nin, Cemal Süreya’nın, “Şelâleye düştü zeytinin dali / Celâliyim / Celâlisin / Celâli” şiiri, gök sular gibi serinletmişti içimi; teselli bulmuştum, insana, Hayat’a inancım bilenmişti. Ben öyle inanıyorum ki bu şiir karşısında, bu ve benzeri güzel şiirler karşısında “keşke ben yazsaydım” duygusuna kapılmak, o şiir güzelliğinden nasiplenmemiş olmakla mümkün; hatta, abartayım, o güzel’in karşısında, muhalifi olmakla mümkün ancak. Ben, yazılmışların olduğu kadar, kendi yazdığımın-yazabildiğimin daha iyisini yazmaya çalıştım hep, ki bu da kibir’den, bencillikten bütünüyle arındırılmış bir ahlâk meselesi bence... iş ahlâkı filan da değil, doğrudan ahlâk.
Günümüzün edebiyat dünyasında şiirin yerini, duruşunu nasıl görüyorsunuz? Sizin şiiriniz / yazınız, edebiyatın / bu dünyanın neresinde duruyor?
Benim yazdığım şiirin edebiyatın herhangi bir yerinde durmadığını biliyorum; şair-eleştirmen, kimselerin iltifatına mazhar olmadım bugüne kadar; antolojilerde, yıllıklarda yokum, şiir etkinliklerinde yokum, ödüllerde mödüllerde yokum... ama dünyanın bir yerlerinde durduğundan, dünyanın bir yerinde birilerinin gönlüne dokunduğundan eminim, ki bu da murâd hâsıl oldu demek benim açımdan; çünkü, “Şair olmayı” değil, “Şiir yazmayı” seçtim ben ve “yazdım” demedim çok şükür; yazıyorum, yazmaya çalışıyorum... ki sadece bu mesai bile hakkını bin ömür ödeyemeyeceğim bir baht benim için. Günümüzün dünyasında şiirin yerine gelince, şâhâne görüyorum; Şiir, tüm zamanlarda olduğu gibi aslanlar gibi ayakta. Birtakım salt biçimsel hokkabazlıkları dışta tutacak olursak, Hayat, dolayısıyla da varoluş’a dair en külyutmaz soruları hâlâ Şiir soruyor; Hayat’ın ya da o Hayat’ı yaşama-algılama ve kavrayışımızın çağımızda bürünmüş olduğu pespâyelik karşısında karınca kararınca da olsa Şiir direniyor hâlâ. Has Şiir’den söz ediyorum tabii... ki bu yerine göre sinema, yerine göre roman biçiminde de çıkabilir karşımıza. Bir, Şiir ikbal peşinde değil; siyaseten muhalefeti, iktidar karşıtlığını şöyle böyle otuz yıldır rafa kaldırmış olsa da özü gereği hâlâ tek muhalif dil.

Yayınevleri, diğer edebiyat ürünlerine oranla daha az şiir kitabı yayımlıyor. Yayınevlerinin şiir yayıncılığı konusundaki tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yayınevlerini anlamaya çalışıyorum. Birilerinin masturbasyonu yüzbinler satarken beşyüz adet bile satmayan bir şiir kitabını basmak için niye kediye yüklesinler sermayeyi!.. Lamı cimi yok, Şiir, “satmıyor”; ki yayınevlerinin ticari kuruluşlar olduğunu, hayatiyetlerini kâr-zarar işleyişiyle idame ettirmek zorunda olduklarını göz önünde bulundurunca kimsenin söyleyecek sözü yok. Tersine, tümüyle Şiir’in aleyhine şu ortama rağmen hâlâ şiir kitabı yayımlayan yayınevlerine büyük büyük ödüller vermek lazım, hani mesela bir kültür bakanlığımız filan olsa. Ama şunca yayınevinin “şiir kitapları” konusunda hâlâ bir proje geliştirememiş olmalarını kabullenemiyorum. Şiir, artık iyiden iyiye anlaşılmış durumda ki son derece nâdide, hatta “antika” bir şey artık ve madem böyle, buraya geldik, şiir kitaplarına nesne olarak da antika muamelesi gösterip çok özenli baskıların ürünü şiir kitaplarını çok az sayıda basıp çok yüksek fiyatla satmak çarelerden bir çare olabilir pekâlâ... En azından ben editör olarak varım böyle bir işe: Şiir kitaplarının satmasını hiç mi hiç umursamadan, yayınevinin en azından harcamasını geri alabileceği formülasyonlar geliştirilebilir pekâlâ; az, öz, ama çok özel baskıları çok pahalıya satmak yollardan biri olabilir.

 

<<geri dön

Ana Sayfa