Berlinale Günlüğü
(8-18 Şubat 2007)


Gültekin Emre


Perşembe.
57. Berlin Film Festivali bugün başlıyor.
Erkenden Grand Hyatt oteldeki festivalin basın bürosuna gidiyorum. Uzun bir gazeteci kuyruğunda sıranın bana gelmesini beklerken yarışma bölümündeki filmleri inceliyorum Berlinale Journal’dan. Sonra Berlinale Palast’ın alt katından festival çantamı alıyorum. Posta kutumun numarası 122.
Die Zeit’ın ve Der Tagesspiegel’in Berlinale eklerini yerleştiriyorum çantama.
Hava soğuk. 12’deki açılış filmine kadar oyalanacak bir yer arıyorum. Aklıma, gazetecilerin pek sevdikleri Arkaden’in üst katındaki Viyana kahvesi geliyor. Kahvemi içerken, bir yandan da günlük gazetelere ve yarışma programına göz gezdiriyorum: Bu yıl, 4’ü yarışma dışı 26 filmin peşine takılacağım.

Fransız filmi La Mome, ünlü şarkıcı Edith Piaf’ın hayatını konu ediniyor 140 dakika boyunca. Yoksul bir ortamdan üne ulaşan bir kadının hayatı sardı beni aslında. Sesine bayıldığım bu kadının şarkları büyüledi beni.
Oliver Dahan’ın filmi, nedense beğenilmiyor.

Cuma.
Kendime peynirli sandviç hazırlıyorum. Elma, portakal da koyuyorum çantama.
İlk film: Ailemin Tatilde Olduğu Yıl. Brezilya filmi. Siyah beyaz. Yaz tatilinde dedesinin yanına bırakılan –dede de aynı gün ölür ve çocuğun babasının bundan haberi olmaz– bir çocuğun gözüyle Yahudilerin yaşamı. 1970’deki Dünya Kupası maçlarında efsanevi futbolcu Pele’nin yükselişi. Sosyalist öğrenci hareketi. Tatil sonunda çocuğun annesinin hasta olduğunu öğreniyoruz, baba da ölmüştür. Çocuk, dedesinin evinde yalnız kalır tatil boyunca, komşular bakarlar kendisine.

Molada Arkaden’i geziyorum. Yiyecek satan dükkânların önünde uzun kuyruklar oluşmuş. Döner, suşi, pizza, makarna, balık, sucuk, patates kızarması... kokular birbiriyle sarmaş dolaş.

2. film: Altın Alman. Amerikan yapımı. Oyuncular: George Clooney, Cate Blanchett.
Potsdam Konferansı sırasında eski bir aşk öyküsü yeniden alevlenir. Tam bir entrika, kovalamaca, bulmaca. Kadının bilim adamı kocasının Berlin’den kaçırılması başarısızlıkla sonuçlanır. Gerçek bir olaydan yola çıkılmış, savaş yıllarının yanıp yıkılmış kenti yeniden inşa edilmiş –bilgisayarlar da çok iyi kullanılmış elbette– filmde. Filmin öyküsü ilgimi çekmiyor. Vurducu-kırdıcı Amerikan mantığı sarmıyor beni.
Martin-Gropius-Bau’daki film şirketlerinin standlarını dolaşmaya gidiyorum. Çoğu daha yeni kuruluyor, pek çoğu boş daha. Yine de ceplerimi çikolatayla dolduruyorum. Birkaç da değişik kalem alıyorum yeni film kitapçıklarıyla birlikte.

3. film. Yönetmen Güney Koreli Park Chan-Wook. Ben Bir Cyborg, Fark Etmez. Sience-Fiction. Bir genç kızın büyük kentte yaşadıkları, cinselliğin fazlaca abartılarak, öne çıkarılması pek ilginç değildi bana göre. Film bitmeden sinemanın yarısı boşaldı.

Eve dönerken başım ağrıyor. Komşum Mustafa’yla bugün gördüğümüz filmler üzerine yorumlar...

Cumartesi.
Her sabah çantama sandviçimi, elma ve portakalımı koymayı unutmuyorum.
İlk film. Çin yapımı. Tuyas’ın Eşi. Çetin doğa koşullarına tek direnen güçlü bir kadının yaşamı ele alınıyor. Her işin üstesinden tek başına gelemeyen iki çocuklu kadın, kocasının ayakları tutmadığı ve kendisine yardım edemediği için, eşinin de rızasıyla, yeniden evlenmek ister. Talipler gelir gider. Sonunda aralarında sıcak yakınlaşma olan, karısından ayrılan komşusu gençle evlenir. Büyük kentle, sonradan görme zenginler ve kırsal kesimdeki yaşam, adetler çarpıcı ama ustaca, inandırıcı bir biçimde, hiç abartmadan ele alınıyor bu dupduru öyküde. Filmi çok sevdim. Bana göre, daha şimdiden Altın Ayı bu filmin, diyorum Mustafa’ya.

Arada. Postaneye gidip mektup atıyorum.

2. film. İyi Çoban. Berlinale’nin en uzun filmi, 167 dakika. Yönetmen, Robert De Niro. Baş oyuncu, Matt Damon. Bir CIA ajanının İkinci Dünya Savaşı yıllarındaki yaşamı. CIA’in kuruluş yıllarının öyküsü. Gizli kapaklı bir dünya. Ortadan kaldırılan ve neden yok edildikleri pek anlaşılmayan insanlar. Varla yok arası bir aile yaşamı. Adamın oğlu da baba mesleğini seçer. Benim için çok sıkıcı bir filmdi, İyi Çoban. Alkışlayanlar da oldu.

2. gösterime kadar Martin-Gropius-Bau’ya gidiyoruz Mustafa’yla. Türklerin getirdiği lokumu tadarken, İtalyanların halka biçimi kalemleri dikkatimi çekiyor. Promosyon olarak çantalar, değişik kalemler, defterler, bloknotlar... topluyorum.. Hatta mandalina dağıtanlar da vardı. İspanyollar da tişört veriyorlardı ziyaretçilerine.

3. film. Alman yapımı. Kalpazan. İkinci Dünya Savaşı yıllarında sahte pasaport yapan, para basan bir Yahudi’nin hapishane günlüğü gibi. Almanlar onun bu yeteneğinden yararlanırlar. Sahte belgeler düzenletirler kendisine. Sonunda sahte dolar basıp İngiliz ekonomisini çökertmek isterler. Savaşın bitmesiyle sahte dolarları kumar masasında bir bir kaybeder kalpazan. Komünistlerle birlikte bu sahtekâr da Nazilere, ayrıcalıklı mesleğiyle, direnir. Filmin kahramanı Karl Markovics olağanüstü bir oyuncu. Filmin dünyasını, çekimi, yönetmenin anlatımını, dilini sevdim.

Posta kutumu boşaltıyorum.

Berlin, çok soğuk. Berlinale Palast’ın önü kırmızı halı döşeli. Sokaklar kalabalık. Çevredeki lokantalar, birahaneler tıklım tıklım.
Hamburg treni. 3. Hamburg Kültür ve Edebiyat Günleri’nde konuşmacıyım. Konu: “Göçün Tarihi, Göç ve Kültür” H. M. Emzensberger’in Titanic’in Batışı’ndaki şiirleri yanımda.
Dernek binasında Emine Sevgi Özdamar’la karşılaşmak sevindiriyor beni. Yarın birlikte döneceğiz Berlin’e.

Pazar.
Hava çok soğuk.
Panel Hamburg üniversitesinin bir amfisinde gerçekleşiyor.
Sunay Akın’la karşılaşıyorum. Ne yazık ki onu izleyemeyeceğim.
Dönüşte Emine Sevgi’yle Ece Ayhan üzerine bir kitap hazırlamaya karar veriyoruz. Kitabı YKY’ye önereceğim.

Bugünkü filmleri Mustafa’dan dinledim. Journal’dan da okudum. İzlenimler benim değil:
İlk film. İtalyan yapımı. İn Memoria di me. Bilgili ve yakışıklı bir gencin ister istemez karıştığı olaylar İtalya’daki mafyalaşmaya da ışık tutuyor. Mustafa filmi çok sıradan bulmuş.

2. film. Goodbye Bafana. Alman/Fransız/Belçika ortak yapımı. Güney Afrika’da 20 yıl hapis yattıktan sonra devlet başkanı olan, ırkçı mücadelenin en önemli lideri Nelson Mandela’nın yaşamı anlatılıyor Goodbye Bafana’da. Etkileyici bir filmdi diyor Mustafa. Nedense, bir döneme ışık tutan bu film, pek beğenilmemiş. Irkçılık kimseyi ilgilendirmiyor herhalde.

Pazartesi.
Sabah.
Kuşlar ilkyazı muştuluyor.
İlk film. When a mann falls in the forest. Almanya/Kanada/Amerikan ortak yapımı. Küçük bir kasaba. Geçen bir yönetmen. Ünlü bir kadın oyuncunun oynadığı bir ev kadını. Ustaca drama dönüşen bir öykü. Ama işte o kadar. Sarmıyor, içine çekemiyor film beni.
Alkışlar çok cılızdı.

Viyana kahvesi. Gazeteler.

2. film.Tanıklar. Fransız yapımı. 20 yaşındaki Manu, iş aramaya Marsilya’ya gider. Gazeteci kız kardeşinde kalır. Eşcinsel doktor kendisiyle yatmak ister. Eniştesiyle eşcinsel ilişkiye girer, doktorla da. Böyle tuhaf bir öykü. Film neyi anlatmak istiyordu acaba?

Film standlarını dolaştım.

Viyana kahvesinde sıcak elmalı pasta yedim, kahve içtim. Berliner Zeitung’un Barometre’sinde Goodbye Bafana’yı hiç beğenmemiş film eleştirmenleri. En çok Tuyas’ın Eşi’yle İyi Çoban’a yıldız kondurmuşlar.

Akşam. ZOO Palast.Takva. Çok kalabalık. Film beğeniliyor. Çok alkışlanıyor. Tarikatlar, Türkiye’nin bağrında bir yara ne de olsa. Bir tanıdığımın oğlu tarikata girdi. Hem de Almanya’da. Jeoloji öğrenimini bitirmeye az kala. Yıllardır çıkamadı kısır döngüden. İlaçlarla yaşıyor. Halbuki ne güzel şarkılar söylerdi, gitar çalardı ve kızların gözdesiydi Ertuğrul. Onun yeni halini, takkesini, tespihini, namaz kılışını, hayattan kopuşunu... düşündüm. İçim sıkıldı.
Eve gelirken Yavuzer Çetinkaya’yla Berlinale’yi izlediğimiz günler aklıma geldi. Birkaç yıl önce Festival’in merkezi ZOO Palast sinemasıydı. Basın bürosu da buradaydı. Onat Kutlar’la da buralarda epeyce dolaşmıştık. Çetin A. Özkırım’ı da unutmuyorum hiç. Festival’in en sadık izleyicisiydi.

Salı.
Hava serin.

İlk film. Başkası. Arjantin/Fransa/Almanya ortak yapımı. 38 yaşındaki Juan’ın hamile karısı ve hasta babasıyla olan ilişkilerini ustaca beyaz perdeye aktarmış yönetmen. Oyuncular çok iyi. Özellikle Julio Chavez. Başka bir yaşama başlamak için farklı birinin kimliğine bürünen birinin dünyası ilgimi çekiyor.

Arada Kitap-lık’ı ve 2006 Şiir Yıllığ’ını okuyorum kahvede.

2. film. İrina Palm. Belçika/Almanya/Luxemburg/İngiltere/Fransa ortak yapımı. Hasta torununa para bulabilmek için seks dükkânında çalışan orta yaştaki bir dul kadının dramını işliyor film. Oğlunun annesini orospu sanıyor. Annesiyle araları olmayan karısının kayınvalidesinin neden bu işi yaptığını kavraması etkiledi beni. Film, gazetecileri gülmekten kırdı geçirdi. Dünyanın her yerinde cinsel sözler, işaretler, imalar gülünç bulunuyor nedense. Film çok fazla alkış aldı ama bakalım jüriyi etkileyebilecek mi bu alkışlar.

Yarışma dışı olduğu için üçüncü filme girmiyorum. Başım ağrıyor.

Posta kutum tıka basa dolmuş.

Çarşamba.
İlk işim gazeteler bakmak oluyor. İrina Palm çok beğenilmiş, üç tane dört yıldız.

İlk Film. Beaufort. İsrail yapımı. Yakın tarih. Lübnan’a giren İsrail askerleri. Kahramanlık ve korku, savaş koşulları; haklılık ve haksızlık karmaşası. İşte o kadar!

2006 Şiir Yıllığı’nı karıştırıyorum. Şimdiden şimşekleri üstüne çekmeye başladı Bâki Asiltürk. Bir zamanlar Mehmet H. Doğan eleştirilirdi yıllıklar çıktıkça, şimdi de genç şair arkadaşımıza eleştiri yağıyor. Notos Öykü’nün yeni sayısı da çantamda.

2. film. Yella. Alman yapımı. Bir kadının ölümle sonuçlanan yaşamı. Sarsılan evlilik. Kapitalist dünyada iş bulma umudu. Doğu Almanya’dan Batıya gidiş. Sahtekârlık ve aşk. Almanların umut bağladığı bir film bu. İkinci intihar girişimi başarıyla (!) sonuçanır. Kadın oyuncu çok başarılı. Almanlar çok alkışlıyorlar filmi. Bende fırtınalar estirmiyor film.

Arkaden’in içi sıcak. Saray Dönercisi yükünü tutmuş.
Berlinale’ye bilet alabilmek için saatlerce kuyrukta bekleyenlerin kimi uyuyor...

Perşembe.
Evde elma da, portakal da kalmamış. Bir muz koyuyorum çantama.
İlk film. Hyazgar. Kore/Fransa ortak yapımı. Çin ile Moğolistan arasında küçük bir köy. Savaş nedeniyle boşalmış bir yer. Kızının hastalığı nedeniyle Hungals’ın karısı da şehre gider, kocasını yalnız bırakır. Kore’den kaçan bir kadınla oğlu bir gün kapısın çalarlar bu yalnız adamın. Aralarında sıcak bir ilişki başlar. Olağanüstü bir doğa. Şiirsel bir anlatım yakaladım bu filmde. Berliner Zeitung, “Çöl, Gökyüzü, Çim” başlığını kullanmış filmi değerlendirirken.

Yella’yı yıldız yağmuruna tutmuş eleştirmenler.

2. film. Bordertown. Amerikan yapımı. Baş oyucu Jennifer Lopez. Meksika Amerika sınırında bir yerde cinayete kurban giden kadınlar. Gazeteci bir kadının bu olayı araştırmak için bölgeye gelir. Öldürülme pahasına riske atar kendini. Usta işi bir film ve olağanüstü bir oyunculuk. Filmi beğendim. Dramlar dünyası! Yaraları hiç iyileşmeyen insanlar!

Martin-Gropius-Bau. Sanki değişik bir şey bulacakmışım gibi.

Posta kutumun anahtarını bulamıyorum. Kaybettim herhalde.

3. film. Langeya Düşesi. Fransa/İtalya. Sıkıcı tarihi, dini bir konu. Sarmadı beni. Uzun uzun taşları, duvarları gösteriyor yönetmen ne hikmetse! Çok sıkıldım ve yarısında da çıktım. Zaten sinema yarı yarıya boşalmıştı.

Dışarıda dünya varmış!
Potsdamer Meydanı çok kalabalık ve ışık içinde.

Cuma.
İlk film. İngiliz Kralına Hizmet Ettim. Çek/Slovak ortak yapımı. İkinci Dünya Savaşı yılları. Otelde çalışan birinin düşleri gerçek olur ve zenginlerin kalabileceği bir otelin –bir zamanlar çalıştığı– sahibi olur. Nazilerin iktidara gelmesiyle hayatı değişen adamın, komünistlerin iktidara geçmesiyle yaşamı bir daha değişir, oteli elinden gider ve hapis yatar. İşte bu yükseliş ve düşüşün öyküsü Avrupa tarihinde sık rastlanan bir olay. Güldüren de bir yanı vardı filmin.
Epeyce alkışlandı.

Arkaden’de dolaşıyorum.

2. film. Hallam Foe. İngiliz yapımı. Yeni yetme bir genç. Annesinin öldürüldüğünü sanıyor. Üvey annesini suçluyor. Baba, genç ve üvey anne arasında yaşananlar. İnsanı yakalayan bir yanı yok filmin. Zorlama bir aile dramı.

Ne bez çanta ve ne de kalem kalmış.

Fransızların Berlinale’de çıkardıkları La Gazette, ilgimi çekiyor. Anladığım kadarıyla kültür haberleri, sanatsal etkinlikler ağırlıkta.
Transit Film’in 40. yılı katalogunda sessiz filmlerden bugüne uzanan uzun bir öykünün fotoğrafları var. Saklamaya değer bir belge daha.

Hava günlük güneşlik!

3. filme girerken Atillâ Dorsay’la karşılaşıyorum. Filmi birlikte izliyoruz. Los in Beijing. Çin filmi. Büyük kentte yaşayan genç bir çiftin başına gelenler. Karısına patronu tecavüz eder. Çocuğun kendisinden mi tecavüz edenden mi olduğu üzerine kurulu sevimsiz bir film. Kamera çok hızlı ve sürekli sallanıyordu. Film tuttu beni. Midem bulandı. Terledim.

Meğer film tutmamış beni: Eve geldiğimde biraz düzelmiştim. Okudukça’yı izledim. Sonra Hatırla Sevgili’ye baktık. Yatmadan önce tansiyonumu ölçtüm: 16,5’a 12. Bu benim için oldukça çok yüksekti. Ambulans çağırdım ve acil yardıma gittik Rahime’yle. Hastanede büyük tansiyonum 176, küçük ise 122’ydi. 3 saat sonra rahatladım. Kan kontrolünde bütün değerler normal çıktı. EKG’de bir sorun çıkmadı. Bir süre sonra tansiyonum normale döndü. Hastanede kalmamı önerdi doktor. Kabul etmedim. İlaç verdi. Pazartesi, ilk işim, ev doktoruma gitmek olacak.

Cumartesi.
Gece uyuyamama karşın, bugünkü son filmi de görmek istiyorum.
Mustafa’yla erkenden düşüyoruz yola.
Kuşlar da geliyor bizimle.

Kapanış filmi. Angel. Fransa/Belçika/İngiltere ortak yapımı. Bir yazar kadının yükselişi konu ediniliyor. Hiç kitap okumayan taşralı bir genç kızın çok okunan kitaplar yazması ilginç! Saray gibi evlerde oturur kazandığı bol para sayesinde. Sosyetenin göbeğinde yer alır. Sekreterinin ağabeyine âşık olur ve aşk acısı çeker. Filmin anlatımı hoşuma gitti.

Çıkışta Alin Taşçıyan’la karşılaştık. Viyana kahvesine gittik. Epeyce lafladık. Angel’in kadın oyuncusunu o da çok beğenmiş. Ona göre en iyi kadın oyuncu Romola Garai.
Ödüller bu akşam açıklanacak.

Bahçemizdeki çiğdemleri gösteriyor Mustafa.
İşte buna içilir, diyorum.

Akşam 3 Sat’taki ödül törenini izliyorum. Tuyas’ın Eşi, Altın Ayı’yı aldığını duyunca çok seviniyorum. Yönetmen Wang Quan’an’ın ödülü almak için yerinden bir doğruluşu vardı, unutulacak gibi değildi: Şaşkınlık ve sevinç bir aradaydı. Bu kararı ben de alkışlıyorum.
En İyi Yönetmen Ödülü, Gümüş Ayı, Beaufort filmiyle, Joseph Cedar’ın.
Jüri Büyük Ödülü, Gümüş Ayı, Başkası’nın yönetmeni Ariel Rotter’in..
Yella’daki Nina Hoss, En İyi Kadın Oyuncu.
En İyi Erkek Oyuncu, Başkası’ndaki, Julio Chavez.
Robert De Niro’nun filmi İyi Çoban, Olağanüstü Sanatsal Başarı Ödülü’yle ayrıldı Berlin’den.
Takva, Uluslararası Film Eleştirmenleri Ödülü’yle dönüyor Türkiye’ye.
3 dakikalık Annem Sinema Öğreniyor, Jüri Özel Ödülü’nü almış. Ne yazık ki bu filmi de göremedim.

Sonuç:
Bir festival daha bitti. Ama filmler, yönetmenler, ödüller üzerine tartışmalar, eleştiriler, yorumlar... bitmedi.
Paolo ve Vittorio Taviani kardeşlerin Berlin’e getirdikleri Tarlakuşu Çiftliği filmi tartışmalara neden oldu. Filmi göremedim ne yazık ki. Alman basınında filmi öven tek satır yoktu. Atillâ Dorsay da filmi beğenmemiş.

Her yıl daha fazla film göreceğimi düşünürken, sayı giderek düşüyor.

Yoksa yaşlanıyor muyum?

 

<<geri dön

Ana Sayfa