Perşembe. Fransız filmi La Mome, ünlü şarkıcı Edith Piaf’ın hayatını konu ediniyor 140 dakika boyunca. Yoksul bir ortamdan üne ulaşan bir kadının hayatı sardı beni aslında. Sesine bayıldığım bu kadının şarkları büyüledi beni. Cuma. Molada Arkaden’i geziyorum. Yiyecek satan dükkânların önünde uzun kuyruklar oluşmuş. Döner, suşi, pizza, makarna, balık, sucuk, patates kızarması... kokular birbiriyle sarmaş dolaş. 3. film. Yönetmen Güney Koreli Park Chan-Wook. Ben Bir Cyborg, Fark Etmez. Sience-Fiction. Bir genç kızın büyük kentte yaşadıkları, cinselliğin fazlaca abartılarak, öne çıkarılması pek ilginç değildi bana göre. Film bitmeden sinemanın yarısı boşaldı. Eve dönerken başım ağrıyor. Komşum Mustafa’yla bugün gördüğümüz filmler üzerine yorumlar... Cumartesi. Arada. Postaneye gidip mektup atıyorum. 2. film. İyi Çoban. Berlinale’nin en uzun filmi, 167 dakika. Yönetmen, Robert De Niro. Baş oyuncu, Matt Damon. Bir CIA ajanının İkinci Dünya Savaşı yıllarındaki yaşamı. CIA’in kuruluş yıllarının öyküsü. Gizli kapaklı bir dünya. Ortadan kaldırılan ve neden yok edildikleri pek anlaşılmayan insanlar. Varla yok arası bir aile yaşamı. Adamın oğlu da baba mesleğini seçer. Benim için çok sıkıcı bir filmdi, İyi Çoban. Alkışlayanlar da oldu. 2. gösterime kadar Martin-Gropius-Bau’ya gidiyoruz Mustafa’yla. Türklerin getirdiği lokumu tadarken, İtalyanların halka biçimi kalemleri dikkatimi çekiyor. Promosyon olarak çantalar, değişik kalemler, defterler, bloknotlar... topluyorum.. Hatta mandalina dağıtanlar da vardı. İspanyollar da tişört veriyorlardı ziyaretçilerine. 3. film. Alman yapımı. Kalpazan. İkinci Dünya Savaşı yıllarında sahte pasaport yapan, para basan bir Yahudi’nin hapishane günlüğü gibi. Almanlar onun bu yeteneğinden yararlanırlar. Sahte belgeler düzenletirler kendisine. Sonunda sahte dolar basıp İngiliz ekonomisini çökertmek isterler. Savaşın bitmesiyle sahte dolarları kumar masasında bir bir kaybeder kalpazan. Komünistlerle birlikte bu sahtekâr da Nazilere, ayrıcalıklı mesleğiyle, direnir. Filmin kahramanı Karl Markovics olağanüstü bir oyuncu. Filmin dünyasını, çekimi, yönetmenin anlatımını, dilini sevdim. Posta kutumu boşaltıyorum. Berlin, çok soğuk. Berlinale Palast’ın önü kırmızı halı döşeli. Sokaklar kalabalık. Çevredeki lokantalar, birahaneler tıklım tıklım. Pazar. Bugünkü filmleri Mustafa’dan dinledim. Journal’dan da okudum. İzlenimler benim değil: 2. film. Goodbye Bafana. Alman/Fransız/Belçika ortak yapımı. Güney Afrika’da 20 yıl hapis yattıktan sonra devlet başkanı olan, ırkçı mücadelenin en önemli lideri Nelson Mandela’nın yaşamı anlatılıyor Goodbye Bafana’da. Etkileyici bir filmdi diyor Mustafa. Nedense, bir döneme ışık tutan bu film, pek beğenilmemiş. Irkçılık kimseyi ilgilendirmiyor herhalde. Pazartesi. Viyana kahvesi. Gazeteler. 2. film.Tanıklar. Fransız yapımı. 20 yaşındaki Manu, iş aramaya Marsilya’ya gider. Gazeteci kız kardeşinde kalır. Eşcinsel doktor kendisiyle yatmak ister. Eniştesiyle eşcinsel ilişkiye girer, doktorla da. Böyle tuhaf bir öykü. Film neyi anlatmak istiyordu acaba? Viyana kahvesinde sıcak elmalı pasta yedim, kahve içtim. Berliner Zeitung’un Barometre’sinde Goodbye Bafana’yı hiç beğenmemiş film eleştirmenleri. En çok Tuyas’ın Eşi’yle İyi Çoban’a yıldız kondurmuşlar. Akşam. ZOO Palast.Takva. Çok kalabalık. Film beğeniliyor. Çok alkışlanıyor. Tarikatlar, Türkiye’nin bağrında bir yara ne de olsa. Bir tanıdığımın oğlu tarikata girdi. Hem de Almanya’da. Jeoloji öğrenimini bitirmeye az kala. Yıllardır çıkamadı kısır döngüden. İlaçlarla yaşıyor. Halbuki ne güzel şarkılar söylerdi, gitar çalardı ve kızların gözdesiydi Ertuğrul. Onun yeni halini, takkesini, tespihini, namaz kılışını, hayattan kopuşunu... düşündüm. İçim sıkıldı. Salı. İlk film. Başkası. Arjantin/Fransa/Almanya ortak yapımı. 38 yaşındaki Juan’ın hamile karısı ve hasta babasıyla olan ilişkilerini ustaca beyaz perdeye aktarmış yönetmen. Oyuncular çok iyi. Özellikle Julio Chavez. Başka bir yaşama başlamak için farklı birinin kimliğine bürünen birinin dünyası ilgimi çekiyor. Arada Kitap-lık’ı ve 2006 Şiir Yıllığ’ını okuyorum kahvede. Yarışma dışı olduğu için üçüncü filme girmiyorum. Başım ağrıyor. Posta kutum tıka basa dolmuş. Çarşamba. İlk Film. Beaufort. İsrail yapımı. Yakın tarih. Lübnan’a giren İsrail askerleri. Kahramanlık ve korku, savaş koşulları; haklılık ve haksızlık karmaşası. İşte o kadar! 2006 Şiir Yıllığı’nı karıştırıyorum. Şimdiden şimşekleri üstüne çekmeye başladı Bâki Asiltürk. Bir zamanlar Mehmet H. Doğan eleştirilirdi yıllıklar çıktıkça, şimdi de genç şair arkadaşımıza eleştiri yağıyor. Notos Öykü’nün yeni sayısı da çantamda. 2. film. Yella. Alman yapımı. Bir kadının ölümle sonuçlanan yaşamı. Sarsılan evlilik. Kapitalist dünyada iş bulma umudu. Doğu Almanya’dan Batıya gidiş. Sahtekârlık ve aşk. Almanların umut bağladığı bir film bu. İkinci intihar girişimi başarıyla (!) sonuçanır. Kadın oyuncu çok başarılı. Almanlar çok alkışlıyorlar filmi. Bende fırtınalar estirmiyor film. Arkaden’in içi sıcak. Saray Dönercisi yükünü tutmuş. Perşembe. Yella’yı yıldız yağmuruna tutmuş eleştirmenler. 2. film. Bordertown. Amerikan yapımı. Baş oyucu Jennifer Lopez. Meksika Amerika sınırında bir yerde cinayete kurban giden kadınlar. Gazeteci bir kadının bu olayı araştırmak için bölgeye gelir. Öldürülme pahasına riske atar kendini. Usta işi bir film ve olağanüstü bir oyunculuk. Filmi beğendim. Dramlar dünyası! Yaraları hiç iyileşmeyen insanlar! Martin-Gropius-Bau. Sanki değişik bir şey bulacakmışım gibi. Posta kutumun anahtarını bulamıyorum. Kaybettim herhalde. 3. film. Langeya Düşesi. Fransa/İtalya. Sıkıcı tarihi, dini bir konu. Sarmadı beni. Uzun uzun taşları, duvarları gösteriyor yönetmen ne hikmetse! Çok sıkıldım ve yarısında da çıktım. Zaten sinema yarı yarıya boşalmıştı. Dışarıda dünya varmış! Cuma. Arkaden’de dolaşıyorum. 2. film. Hallam Foe. İngiliz yapımı. Yeni yetme bir genç. Annesinin öldürüldüğünü sanıyor. Üvey annesini suçluyor. Baba, genç ve üvey anne arasında yaşananlar. İnsanı yakalayan bir yanı yok filmin. Zorlama bir aile dramı. Ne bez çanta ve ne de kalem kalmış. Fransızların Berlinale’de çıkardıkları La Gazette, ilgimi çekiyor. Anladığım kadarıyla kültür haberleri, sanatsal etkinlikler ağırlıkta. Hava günlük güneşlik! 3. filme girerken Atillâ Dorsay’la karşılaşıyorum. Filmi birlikte izliyoruz. Los in Beijing. Çin filmi. Büyük kentte yaşayan genç bir çiftin başına gelenler. Karısına patronu tecavüz eder. Çocuğun kendisinden mi tecavüz edenden mi olduğu üzerine kurulu sevimsiz bir film. Kamera çok hızlı ve sürekli sallanıyordu. Film tuttu beni. Midem bulandı. Terledim. Meğer film tutmamış beni: Eve geldiğimde biraz düzelmiştim. Okudukça’yı izledim. Sonra Hatırla Sevgili’ye baktık. Yatmadan önce tansiyonumu ölçtüm: 16,5’a 12. Bu benim için oldukça çok yüksekti. Ambulans çağırdım ve acil yardıma gittik Rahime’yle. Hastanede büyük tansiyonum 176, küçük ise 122’ydi. 3 saat sonra rahatladım. Kan kontrolünde bütün değerler normal çıktı. EKG’de bir sorun çıkmadı. Bir süre sonra tansiyonum normale döndü. Hastanede kalmamı önerdi doktor. Kabul etmedim. İlaç verdi. Pazartesi, ilk işim, ev doktoruma gitmek olacak. Cumartesi. Kapanış filmi. Angel. Fransa/Belçika/İngiltere ortak yapımı. Bir yazar kadının yükselişi konu ediniliyor. Hiç kitap okumayan taşralı bir genç kızın çok okunan kitaplar yazması ilginç! Saray gibi evlerde oturur kazandığı bol para sayesinde. Sosyetenin göbeğinde yer alır. Sekreterinin ağabeyine âşık olur ve aşk acısı çeker. Filmin anlatımı hoşuma gitti. Çıkışta Alin Taşçıyan’la karşılaştık. Viyana kahvesine gittik. Epeyce lafladık. Angel’in kadın oyuncusunu o da çok beğenmiş. Ona göre en iyi kadın oyuncu Romola Garai. Bahçemizdeki çiğdemleri gösteriyor Mustafa. Akşam 3 Sat’taki ödül törenini izliyorum. Tuyas’ın Eşi, Altın Ayı’yı aldığını duyunca çok seviniyorum. Yönetmen Wang Quan’an’ın ödülü almak için yerinden bir doğruluşu vardı, unutulacak gibi değildi: Şaşkınlık ve sevinç bir aradaydı. Bu kararı ben de alkışlıyorum. Sonuç: Her yıl daha fazla film göreceğimi düşünürken, sayı giderek düşüyor. Yoksa yaşlanıyor muyum?
|
|||||
| <<geri dön |
|
||||