| bir performans sanatı olarak cinayet
|
| |
|
geride bir tek kediler kalmıştı, ama kedileri de tek başlarına bırakmamışlardı. onlara günlerce yetecek et tedariklemişlerdi, bundan sonrası kedilerin bileceği işti. yetkililer gelmeden yiyebildiklerini yiyecek; mideye indiremediklerinden taşıyabildikleri kadarını, kafaları biraz çalışıyorsa, kendilerinden boşalan yerde saklayacaklardı. bunu yapabilirlerdi, bir sakıncası yoktu.
artık hiçbir sakınca yoktu, kalmamıştı, bırakılmamıştı. leyveleri, bıçakları, tornavidaları yıkar; tırnak aralarına giren kan ve doku parçalarını temizler; giysilerindeki kanı soğuk suyla akıtırken bunu biliyorlardı. yetkililer istedikleri vakit gelebilirlerdi. yetkililer geldiği vakit, onlar çoktan istanbul dışına çıkmış olacaklardı. bir daha görmeyecekti hiçbiri istanbul’u. ancak istanbul da görmeyecekti bir daha onlar gibisini, istemeyecekti de zaten görmek. kentte yaşayan herkesin ömür boyu kâbusu olacak bir olay yeri bırakmışlardı arkalarında. bundan böyle istanbullu olmak eskisi kadar havalı olmayacaktı.
kentteki bütün güvenlik güçlerinin, doktorların, sağlık görevlilerinin, medya mensuplarının, ambulans şoförleri ve diğer ilgililerin bugüne dek yapmadıkları türden bir mesai yapacakları, bu dosya kapandığında kiminin emekli olacağı, kiminin o boğuntudan, o kalp çarpıntısından ölene dek kurtulamayacağı, kimseye yeterince anlatamayacağı bir olay yeri. bir kez olsun adım atanların, civarından geçenlerin, televizyonda gören, gazete veya dergilerde okuyanların korkudan kalakalacağı, kenti terk etme gücünü kendinde bulamayacağı bir olay yeri. katillerin bir suçu var mıydı, yoksa bütün suç üniversitede miydi? şehrin manzaralı, milyon dolarlar eden mekanlarından biri seçilemez miydi bu üniversiteyi kurmak için? yokuşlu sokakları çukurlu ve kamburlu, bakımsız ve karanlık kuştepe’ye kurarak ucuza getirmek mi istemişlerdi bu işi? ama bak, sonunda yine onlara pahalıya patlamıştı.
istanbul, tarihinde bir daha böyle bir katliam görmeyecekti. o gece ve o geceyi takip eden bütün günlerde, kuştepe’de bulunanların burunlarından gitmeyecekti kan kokusu; çekilmeyecekti gözlerinin önünden yeryüzüne inmiş cehennemin görüntüsü. oysa toparlanırken ne kan kokusu, ne geride bıraktıkları leşlerin sayısı ya da ahvali rahatsız etmişti çingeneleri. bir üniversitenin, orada çalışanların ya da meslek sahibi olsunlar diye ailelerinin yılda bin dolarlar akıttığı öğrencilerin düzenlerini bozmalarına izin veremezlerdi. olan biten bu kadar basitti.
her gün, sabaha doğru nasıl topluyorlarsa çiçek tezgâhlarını, arkalarında bir iz bırakmadan ve bir çöpü olsun ziyan etmeden, kuştepe’nin en dik ve dar, pis yokuşlarına kurulu evlerini de öyle topladılar o sabaha karşı. ancak bu kez, hep yaptıkları gibi evlerine dönmüyorlardı; kendilerine yeni bir ev, yeni bir yurt edinmeye gidiyorlardı. geride bir tek kedileri bırakmışlardı. bırakmışlardı pişmanlığı, kan akıtmalarına neden olanlar hissetsin. çingenelerin vicdanı başka şeylerden sızlardı, cesetlerden değil.
kediler köpekler pusmuştu kuştepe’de. ay, levent civarındaki bir gökdeleni kendine siper etmiş, dehşetinden esirgemişti ışığını 2010’a kadar gıcır gıcır olması beklenen kaldırım, yokuş ve sokaklarından kuştepe’nin. hortumların ucundan, halıların üzerinden kire toza dokunmadan akan suyun sesi yoktu. duyulmuyordu çağlayan’da bir bakkaldan, sahibinden istenmeden, parası verilmeden alınmış coca-cola şemsiyesinin flap flap’ı. yoktu damları muşambayla yamayan çekicin; beş karışlık bahçeden, sokağın hiç dinmeyen gürültüsünü bastırmaya çalışarak damdaki erkeğine kendini duyurmaya çalışan kadının sesi… ama yıka yıka temizleyemedikleri halılarından ve yokuş aşağı sürekli akan sudan, arabaların önüne birden yarı çıplak ve pabuçsuz fırlayan esmer veletlerden, yaz boyu hiç bitmeyen düğün dernek gürültüsünden, her bir bireyi bugün olmasa kesin yarın birer hırsız olacak bu esmer halktan kurtulunduğuna sevinecek kimse yoktu.
şuradaki taşı tekmeleseniz yuvarlanmayacaktı; nasıl olup da böyle taş kesilebildiğini düşünmekle meşgul olacaktı. az önce yıkanmış renault toros’un suları damlamayacaktı yere; kuştepe’nin kanlı toprağına düşmekle, bu eli kanlı gezginlere kapılıp gitmek arasında tereddüt edecekti yine de. olay yerine ilk ulaşan ve kampüsten içeri ilk giren olma talihsizliğini yaşayan polis memuru bir “çıp çıp” sesi duyacaktı adım attıkça üniversitenin koridorlarında. hatta sonra sonra sadece binada değil, bütün semtte alttan alta bir “ram ram”, belki bir “güm güm” sesi duyduğuna yemin edecekti. sanki bir yeraltı canavarı, olay yerinin hemen altında kendini zemine vurarak yer üstüne çıkmaya çabalıyormuş gibi bir hisse kapılacaktı; o yeraltı canavarı peşini bırakmayacaktı ölene kadar. bu hissettiğinde tek başına olmadığını, yazık, hiçbir zaman öğrenemeyecekti.
kanlı işleri bitince üniversitede, halılarını, yorgan ve döşeklerini dürmüş; lipton ice-tea muşambasından perdelerini indirip katlamış; coca-cola şemsiyelerini kapatıp bağlamış; incik boncuklarını birkaç parça giysilerine bohçalamıştı kadınlar kızlar. karıncalar gibi hızla ve sessiz çalışmışlardı. ancak çalışmak ya da sessiz olmak düşünmeye engel değildi; düşünmüşlerdi onlar da geride bıraktıkları tek bir esmer cesedi. zümrüt gözlü, kıvırcık saçları kınalı kahve renginde, havalı zehra’yı. kadınlar evleri toplarken, bir işe el atmadan ve konuşmadan sigara tüttüren erkekler, kaçan bulutlara aşağıdan bir ateşböceği sürüsü gibi görünmüştü. ama onlar da düşünmüştü zehra’yı. yanlış yerde isyan etmişti kız. şimdi anlıyorlardı yahudi’nin yahudi’yle, ermeni’nin ermeni’yle yavrulamakta diretmesini. bir erkeğin canı pahasına, canlar pahasına koruması gereken şeyler vardı. bugüne dek sadece müzikleriyle, danslarıyla isyan etmiş; yaşayışlarını korumuşlardı. gereğinden fazlasına sahip olmamış, bunu akıllarından bile geçirmemişlerdi. aslı olmuyorsa yerine konabilecekle idare etmişlerdi. kuştepe’ye yerleşmekti niyetleri, kan dökmek değildi; bir yer edinmek istemişlerdi kendilerine bu kentte, bu defa sürülmeyecekleri bir yer. bu dar, dik yokuşlarda, bu bok çukurunda kendilerine ev kurdukları günden başlayarak en azından bu mahalledeki hiçbir arabaya, hiçbir eve, işyerine, tanrının bir kuluna dokunmamışlardı. karıya kıza bakmamışlardı. kendilerine verilmeyen hiçbir şeyi almaya yeltenmemişlerdi. hadlerini bilmişlerdi, haddini bilmeyen beyazlar olmuştu; beyaz yakalılar. tek istedikleri kendilerince mutlu mesut yaşamaktı. küçümsenmeyi takmamışlardı, korkulmayı takmamışlardı.
o gece işe çıkmadıklarından, gülleri papatyaları karanfilleri, davulları zurnaları kemanları güzelce paketlemiş kutulamış, eldeki vasıtalara yüklemişlerdi varlarını yoklarını. katilleri olsalar da beyazların, gittikleri yerde de olacaktı paraya ve mamaya ihtiyaçları. ancak bir daha asla açmayacaklardı yabancılara kapılarını, kaynaşmayacaklardı kendilerinden olmayanlarla. olmayacaklardı asla eğitimli, paralı beyazların proje ya da araştırma konusu. izin vermeyeceklerdi onlarla eşit hissetmeye kendilerini. anlaşılmak ve kavranmak için yapılan ziyaret ya da doğaçlamalar olmayacaktı. fotoğraf sergilerine poz etmeyeceklerdi yaşamlarını. göndermeyeceklerdi çocuklarını okuma yazma kurslarına, resim derslerine. etmeyeceklerdi inançlarını ya da yaşam şekillerini performans sanatına alet. cevap vermeyeceklerdi anket sorularına. bir daha yoldan çıkmayacaktı karıları kızları, hiçbiri beyaz olmaya yeltenmeyecekti. bu geceyi yaşayan ve duyan hiçbir çingene buna cesaret edemeyecekti. bir daha hiç beğendirmeye çalışmayacaktı esmer bir dişi kendini beyazın erkeğine, bir daha onlara kapılmak olmayacaktı, herkes kendi yolunda gidecekti. bu kadardı.
renault, şahin ve doğanlardan oluşan çingene konvoyu, hiçbir yetkinin düzene sokamayacağı olay yerine kimsecikler gelmeden saatler önce, kuştepe ışıklar’dan sağa saparak çevreyoluna ve doğru yolu izleyerek istanbul dışına çıkmıştı. konvoyun lideri arabasının radyosunu açtı. genç bir erkek, sesi titreyerek konuşuyordu:
– günaydın banu. istanbul’un kuştepe semti bir kabusa uyandı bu sabah. bilgi üniversitesi’nin kuştepe kampüsü kelimelerle anlatılamayacak bir vahşete sahne oldu… diyebilirim ki; istanbul bilgi üniversitesi, çaycısından profesörüne, güvenlik görevlisinden öğrencilerine kadar her şeyiyle kanlı bir şekilde tarihe gömüldü. emniyet müdürlüğü henüz bu konuda bir açıklama yapmadı ama yüzün üzerinde ölü olduğu tahmin ediliyor. olayın talihsizliği, bir performans sanatı olarak semt yaşamı başlıklı etkinliğin açılış gecesine denk gelmesinde. açılış olmasaydı, olayın gerçekleştiği saatte üniversite tenha olacak, kurban sayısı da çok az… tanrım… güvenilir bir kaynaktan edindiğimiz bilgiye göre… kampüs mezhabayı aratır durumdaymış… özür dilerim… meslek hayatımın en zor anlarını yaşıyorum…
…
… istanbul’un neredeyse bütün güvenlik güçleri burada diyebilirim. afet koordinasyon merkezinden bir görevli… olay yerine gerekli ceset torbası gönderiminin yapıldığını açıkladı… hemen arkamdaki görüntüden de anlayabileceğiniz gibi, olay yeri ambulans ve cenaze arabalarından geçilmiyor. olayı duyan öğrenci ve çalışanların aileleri… kuştepe girişindeki parkta oluşturulan bilgilendirme merkezi çadırına akın ediyor. ancak görevliler dışında kimse olay yerine yaklaştırılmıyor…
… türkiye psikiyatri derneği başkanı olcay tümay… gerek kurbanların yakınlarına gerekse olay yerinde görev yapan uzmanlara… ücretsiz ve sınırsız psikolojik destek sağlamaya hazır olduklarını bildirdi. yunanistan taziyeleriyle birlikte, türkiye talep ettiği takdirde maddi, manevi her tür yardımı yapmaya hazır olduğunu açıkladı... olayda bir dini örgüt bağlantısı tartışılırken, polisin ifadelerini almak için başvurduğu çingenelerin evlerinde bulunamaması banu, şüphe uyandırdı… jandarmanın istanbul’un farklı semtlerinde yaşayan çingeneleri toplamaya çalıştığı… bazı semtlerde ciddi direnişle karşılaştığı da bize ulaşan bilgiler arasında.
konvoyun lideri gaza basarken, sol elini açık camdan dışarı çıkararak “haydi” dercesine arkadan öne doğru salladı. hemen ardından kanalı değiştirdi:
– olayın avrupa’daki yansımaları merak konusu olsa da, avrupa birliği’nin kapılarını türkiye’ye sonsuza kadar kapattığını tahmin etmek zor değil. romanya’da yaşayan çingenelerin sözcüsü olaydan büyük üzüntü duyduklarını, ancak bir olayın, vahşeti ve büyüklüğü ne olursa olsun, bütün çingenelere mal edilmemesi gerektiğini belirtti ve henüz güvenliklerinden yana bir endişe taşımadıklarını da ekledi. emniyet müdürünün az önce yaptığı açıklamayı hepimiz duyduk ahmet. açıklamayı televizyonlarından izleyenler, başta istanbullular olmak üzere, bütün türk halkını sakin ve sabırlı olmaya davet eden istanbul emniyet müdürünün gözyaşlarına hakim olamadığına da şahit oldular. evet, bazı örgütlerin, paralı eğitim başta olmak üzere, toplumun farklı sınıflarını birbirinden gitgide uzaklaştıran ekonomik eşitsizliğe işaret etmek üzere meydanlarda toplanma çağrısında bulundukları ve farklı fraksiyonlardan olumlu yanıt aldıkları konuşuluyor. türk silahlı kuvvetleri şehre her tür giriş çıkışı kapatarak istanbul’a yaklaşan sıkıyönetimin sinyallerini verdi. iç işleri bakanlığının, ülke genelinde bazı yerleşim birimlerinde, halkın güvenliğini ve huzurunu temin etmek amacıyla sokağa çıkma yasağı ilan edebileceği, bu konuyla ilgili genelkurmay başkanlığıyla görüşmelerin başlatıldığı da aldığımız bilgiler arasında.
kanal bir kez daha değişti. nereye gideceklerini hiç konuşmamışlardı. aslında bu sabahı müjdeleyen gecenin karanlığında olan biten hiçbir şeyi konuşmamışlar, planlamamışlardı. her şey kendiliğinden ve olması gerektiği gibi gelişmişti. ancak yine deniz gören bir şehre gideceklerini biliyorlardı. çingene olabilirlerdi ama istanbul’un bir kere bile deniz görmemiş garibanlarından değillerdi. onlar asla gariban olmamışlardı, kim nasıl düşünürse düşünsün. asla.
o sessizlikte bir süre zehra’yı düşündü lider. a be deli kız, dedi fısıltıyla. bilmez misin; ne kadar yıkanırsan yıkan kalırsın gene esmer. ne kadar süslensen gene esmersindir. resim de çeksen resmin de çekilse, kamera tutup yüzüne fikrini sınasalar da esmersin. bilmez misin bu işlerde amaç sen değilsin, bu işlere misafirsin, ait değilsin.
vardı onun da bildikleri. boşuna lideri olmamıştı renklilerin. polis o tek esmer cesedi bulunca şüphelenecekti bazı şeylerden. ama olay bir namus ya da sikiş meselesi değildi, keşke öyle olsaydı, ama değildi. esmerliğinden utanmamak, durduğun yeri bilmek, oraya sağlam basmak meselesiydi. koskoca istanbul’da üniversite yapacak yer mi kalmamıştı, deşecek başka hayat, koklayacak kız mı kalmamıştı? oysa susup oturmaları, işlerine bundan öte karışmamaları yeterdi. o kız kılıklı züppe, zehra’ya verilen cezaya ses etmeseydi biterdi bu iş orada ve hemen, bunlar yaşanmadan.
üniversiteye, açık kalmış bir pencereden giren bir esinti gibi süzülürken, lambaları söndürür gibi söndürürken hayatları, sonra hiçbir şey olmamış gibi temizlenip, ardından toparlanıp arabaları yüklerken böyle hissetmemişti sessizliği. sessizlik içini yırtar gibiydi, izin verirse bunu başaracak gibiydi. etinden sıyrılmış çekirdek gibiydi. ama kimse onun halkı kadar iyi bilmezdi neşelendirmeyi. kapattı radyoyu. bir türkü tutturdu, bütün konvoy da peşinden...
|