Yazında Tehlike Altındaki Gezegenimiz
Yaşam, Ölüm ve Bellek: Yaşar Kemal’in Yapıtlarında Çevrebilimsel Boyutlar


Clare Brandabur


Doğanın yıkımı durdurulmazsa, önce doğanın, sonra da insanın sonunun geldiğine tanık olacağız. Yaşar Kemal (Andaç 123)

James Joyce, bir gün yerle bir edilecek olursa, Dublin’in Ulysses’i okuyarak yeniden yapılandırılabileceğini ileri sürmüştü. Kanımca, Çukurova da ormansızlaştırılacak olursa, ağaçlar, Yaşar Kemal’in romanları okunarak aynı şekilde, bulundukları yerlere yeniden yerleştirilebilir. Onun kurmacalarının her yerinde ağaçlar vardır: Ağaçlar, buluşma yerleri, besin kaynakları, nirengi noktaları, uzun uçuşlarında kartalların dinlenme yerleridir. Kemal’in yakınlarda yeniden keşfedilen ve yeniden basılan ilk romanı Hüyükteki Nar Ağacı’ndaki ağaç, belirsiz bir nirengi noktası, kıtlık ve ölüm içeren bir doğagörünümü içinde bir umut ve yaşam işareti olarak işgörüyor. Yağmurcuk Kuşu’ndaki dut ağacı, yıllar yılı ağır emek harcamalarına karşılık, hak ettikleri parayı alamayan insanların, kendilerini soyan ahlaksız toprak ağalarından öç almaları sırasında yaşanan korkunç insan kıyımına tanıklık eder. Daha sonra bu ağacın bir yanından kan, bir yanından ateş aktığı söylenir. Ağaçlar, insan yaşamının bağlamını yaratır ve belleğini içinde saklar.
O ilk romanda bile Kemal, ağacın çoktan yok olmaya yüz tutmuş, yok olup gitmekte olan çevre düzeninin bir parçası olan birşey, geçmişten bir anı olduğunu keskin bir duyarlıkla sergiler. Geri dönüşü olmayan kayıp duygusu, Hüyükteki Nar Ağacı’ndan alınan aşağıdaki kesimde, ağıt havasında açığa vurulmuştur:

* * *

Kemal, Andaç’ta alıntılanmış, (Andaç 22)
Oysa Yaşar Kemal’in yapıtlarını ayrıcalıklı kılan, yalnızca ağacın değil – aynı zamanda onun düşüncesinde insanın yaşama alanı olarak ormanların, ırmakların, dağların, denizlerin, aslında bütün bir doğa düzeninin – merkeze oturtulmasıdır. Bu açıdan bakıldığında, Kemal’le karşılaştırılabilecek ancak bir avuç çağdaş düşünür ve yazar vardır. Yaşar Kemal’in, zamanının en derin çevre bilincine sahip yazarı sayılabileceğini söylemek sanırım yanlış olmaz. Yaptığı konuşmalar, gazete röportajları, insan haklarını savunurken takındığı siyasal tutum nice yıllardır, bir laissez-faire* kapitalizmi çağında, hükümetler ve çokuluslu şirketler tarafından doğanın mahvedilmesine karşı ateşli protestolar çerçevesinde örülmüştür. Yaşar Kemal pek çok postmodern yazarın tersine çevre bunalımına karşı çıkarken gerileyerek kinikliğe ya da umarsızlığa düşmez; tersine, kurmaca kişilerini de, okurlarını da, hem insan yaşamının onurluluğunu savunmak, hem de çok zengin bir çeşitlilik içeren doğal görünümümüzü korumak ve beslemek için yürekli bir tutum benimsemek üzere özgürleştirir. Bu yazıda ben önce, Çukurova Üçlemesi’ndeki ilkörneksel ağacı ele alacağım; Öteki romanlardan birkaçına kısaca göz atacağım; sonra da, Kemal’in gazete yazarlığındaki ve siyasal konuşmalarındaki önemli çevrebilimsel önermelerden alınan örnekleri ele alacağım; son olarak da, Kemal’in çevrebilimsel endişelerinin, çağdaş yazın ve ekin açısından getireceği daha geniş kapsamlı araştırmaları araştırıp bulmak üzere onun yapıtlarını başka yazarların yapıtlarıyla karşılaştıracağım.
Kemal’in kurmacalarındaki bütün o unutulmaz ağaçlar arasında Çukurova Üçlemesi’ndeki ceviz ağacının eşsiz bir yeri vardır. Bu ağaç, Yalak Köylüleri’nin mit üretme bilinciyle, yalnızca onların Ermiş’inin göstergesi ve damgası olarak yaratılmakla kalmamıştır; aynı zamanda Taşbaş’ın, kendi beninden ve içini parçalayan, yaşamı dayanılmaz kılan gerilimden uzaklaşmasını aşmaya çalışmasında bir denek taşı oluşturur. Zorluk zamanlarında bir Ermiş’in yaratılmasına Kemal’in tanıklık ettiğini de belirtmek gerekir; Kemal bunu, insanların dayanma gücünün kanıtı ve aşırı zorlukları yaratıcı imgelem gücüyle atlatıp sağ kalabilme yetisi olarak görmüştür. Yaşar Kemal, bu konu üzerine pek çok konuşma yapmış, yazılar yazmıştır. Frankfurt’ta 1997 Barış Ödülü’nü Alma Töreni’nde yaptığı konuşmada, örneğin şunları söyler:

İnsanlar her zaman mitlerden ve düşlerden kendi dünyalarını yaratmışlar, yaşamlarını bu imgelemsel dünyalarda sürdürmüşlerdir. Zorlu zamanlarda bu gibi dünyalardan daha fazlasını üretmişlerdir; bu da onlara sığınacak bir liman sağlamış, yaşamlarını kolaylaştırmıştır. Bir karanlıktan ötekine geçerken, ölümün bilincine varmış olmaları nedeniyle, yaşamlarını ve yaşama sevinçlerini, yarattıkları mitler ve düşler dünyasında gerçekleştirmişlerdir (Kemal 1997).

Kutsal ceviz ağacı, öyküye ilk kez Çukurova Üçlemesi’nin ikinci cildi olan Yer Demir, Gök Bakır’da, Yalak Köylüleri’nin bu kıtlık zamanında korunmak üzere medet umabilecekleri bir Ermiş yaratmalarını sağlayan mit üretme sürecinin ilk aşamalarında girer. Ellerinde kalan yetersiz eşyalarına, alacaklıları tarafından el konacağı korkusu içinde, şiddetli kuraklık ve yoksullukla karşı karşıya kaldıklarında, Taşbaş’a soylu ve ermiş atalar kazandıran bir aile tarihçesi uydururlar. Bu Ermiş’in gittikçe yayılan ününü kıskanan kötü niyetli Muhtar Sefer, Taşbaş hakkında çok çirkin yalanlar uydurup yayarak onu çocuklarla cinsel ilişkiye girmek dahil her türlü sapıklıkla suçlar – ama bunların hiçbir yararı olmaz, çünkü onun ermişler soyundan geldiğiyle ilgili öyküler her yere yayılmıştır. Sefer, yardımcısı Kısacık Musa’ya, “Bu hikâyeleri kim çıkarıyor, ilkin kim yayıyor?” diye sorar. Musa da bu soruya, “Ben en çok bunla uğraştım, bir türlü hikâyeleri kimin çıkardığını bulamadım. Sanki hikâyeleri insanların kulağına toprak anlatıyor, kaya, ağaç, esen boran, kopan fırtına, yağan kar anlatıyor. Belki şu ulu bozkırdan çağlayıp esiyor” diye yanıt verir (222).
Köylülerin yaratıcı imgelemgücü, Ermiş’lerinin tarihçesini oya gibi işlemeye devam ederek ona Yunan, Hitit ve Zerdüşt öğelerini biraraya getiren bir soylu aile geçmişi kazandırır; bu tarihçede kutsal ceviz ağacı, göze batacak ölçüde ağır basar. “Sarı Kız, kuşların ermişiymiş. Bizim Ulu Taşbaş da geyiklerin.” (223). Her şeyi bilen nesnel anlatıcı, burada dilini değiştirerek köylülerin toplu mit üretme bilincinin sesiyle konuşur. Öyküye göre Sarı Kız, köydeki çocukların ceviz ağacı olmasını ister, bu nedenle Kazdağı’ndaki evinden bir avuç dolusu bereketli toprak getirip bunu Toros Dağları’nın eteklerine serper; buraya Kazdağı’ndan getirdiği bir ceviz fidanı diker: “Bu ağaç insan soyu sıkıştıkça yardımcısı, ışıksız kaldıkça ışığı olsun” der. “Ceviz büyüyor, bazı ışık olup göğe ağıyor. İnsanlar, başları dara geldikçe ondan dilek diliyorlar, ceviz onların yardımcıları oluyor. Bu, kıyamete kadar böyle gidecek.” (225)
Mit üreticisinin kehanette bulunan sesi, Taşbaş’ın evinin üstünde yanan ateşin, Kırklar’la bağlantılı olduğunu söyleyerek devam eder anlatısına. “Biz görmez, biz bilmezmişiz meğer. Oldum olası, anasından doğduğundan bu yana kutsal Taşbaş Efendimizin kutsal evlerinin önünde, hiç sönmeden, kutsal ateşler yanar dururmuş. Bu ateşi kimler yakarmış? Kırk tane ak elbiseli, yeşil sarıklı ermiş yakarmış.” (290) Dahası, bu ağacın, Semah gibi döne döne bir dinsel ayini yerine getirdiği söylenir; çünkü ağaç Semah yapar, “dervişler örneği” dönmeye başlar; hatta Taşbaş’ın önünde yere kapanır (290). Mitin giderek daha fazla sayıda çizgisi ve parçaları, taşkın bir çiçek dürbünü görünüşü içinde Taşbaş’la bağlantılandırılır. Taşbaş’ın, Cennet Bahçesi’ne, Kâbe’ye gittiği, ta Bağdat’tan kendisine getirilen tek bir hurmayı yiyerek yaşadığı anlatılır (291).
Bununla birlikte, “Öteki” Taşbaş’ın yaratılması, bu adamın kendisi için müthiş bir “iç çatışma”yı da birlikte getirir. O şimdi artık “çift” olmuştur: Öncelikle, adalete susamışlığı ve Muhtar dahil köylüleri yoksullaştıran yozlaşmış yetke figürlerine karşıtlığıyla öne çıkan sıradan adam vardır; sonra da, Avcı Memidik, kar fırtınasından dönüp yeşil giysisi içinde, başında sarığıyla çok uzun boylu birini, yüzü Tekeç Dağı’nı yeşil bir ışıkla aydınlatan Taşbaş’ı gördüğünü anlattığında varlığı doğrulanan bu öteki, aşkıncı “Ulu Taşbaş” vardır. Taşbaş, “Allah beni, bana haber vermeden bir Ermiş yapmış olabilir mi?” diye sorar kendine.
Kendini bir sağaltıcı olarak ortaya koymasının yasaya aykırı olduğunun iyice farkında olduğundan, Taşbaş önce bu rolü reddeder ama Fatmaca bacı, sakat kızını onun evine getirip de kendisinden iyileştirmesini isteyince Taşbaş’ın yazgısı belirlenmiş olur. Taşbaş, herhangi bir sağaltma gücü bulunduğunu inkâr etse de, Fatmaca bacı, elini kızının başına koyup da iyileşmesi için dua etmezse, evini yakıp kül etmekle tehdit eder onu. Kendini birdenbire bu kadının saf inancına kaptıran Taşbaş, gözlerine yaşlar dolarak, “Allahım, ne olursam olayım, şu kız inanmış gelmiş mademki, sen onu iyileştir,” (298) diyerek dua eder. Kız yürüyünce, içi şükran duygularıyla dolar ama “bu işin ortası” kalmadığını anlar. Şimdi iki aşırı uçtan birini seçmek zorundadır; “[Köylü onu] ya ermiş edip başına taç takacaktı, ya da yerin dibine batıracaktı.” (304)
Taşbaş, Ermiş olduğuna bir an bile inanmamıştır; felçli kız, bir hafta sonra iki ayağı üzerinde yürüyerek onun yanına geri dönünceye kadar. “Bu kadar köylü, ışıklar görenler, ağaçları, yolları, yılanları görenler, iyi olan hastalar hep yalan mı söylüyorlardı? Ama çok da iyi biliyordu ki arkasında bir ışık ormanıyla o boranlı gecede Tekeç dağına çıkmamıştı. Çıkmış olsaydı, Tekeç dağının başında yazın bile durulmaz, soğuktan, insan donar ölür, mümkünü yok donar ölürdü. Bir kere, insan bir yere gidip gitmediğini bilmez mi?” (332-33)
Karısı için bile “yasak” ve dokunulmaz sayıldığı için giderek yalıtılan Taşbaş, Ermiş olup olmadığını öğrenmesi gerektiğine karar verir. Birkaç olay, köylüleri Taşbaş’ın Ermiş olduğuna inandırmıştır: Fatmaca bacının rüyaları, Büyülenmiş Ahmet’in gördüğü hayaller ve Avcı Memidik’in tanıklığı. Ama komşularını onun Ermiş olduğuna inandıran şey, özellikle geceleyin evinin üstünde bir ateş parlamasıyla büyülü Ceviz Ağacı’nın görüldüğünün söylenmesidir. Bu nedenle Taşbaş, gerçeği öğrenme umuduyla kaçmayı ve evine uzaktan bakmayı planlar. Gerçek ben’iyle kendisine dayatılan ben arasındaki gerilim öylesine acı vericidir ki Taşbaş, bu iç çatışmasını, kendisine bir yabancının gözüyle bakmaya çalışarak çözmek zorunda kalır. Sonuç belirsizdir; okur da, yarı donmuş haldeki Taşbaş’ın bir işaret saydığı şeyin, gündoğumunda donmuş kirpiklerindeki karların arasından sızan parlak ışık olabileceğinden kuşkulanır. Artık o komşularının yarattığı “Öteki” Taşbaş’la aynı kişi olduğuna inanmaktadır.
Taşbaş’ın, kendisini başkalarının gözüyle görme gereksinmesi duyması, “Varoluşçuluk Bir İnsancılıktır”da (1946), bireyin kendini tanımak için başkalarına bağımlı olduğunu savunan Jean Paul Sartre’ın tutumunu akla getirir:
Böylelikle, kendini doğrudan doğruya cogito’da keşfeden insan, bütün öteki insanları da keşfeder; üstelik, onları kendi varoluşunun koşulu olarak keşfeder. Bu kişi (insanın, kendisinin tinsel olduğunu, kötücül ya da kıskanç olduğunu söylediği anlamda) başkaları da onu böyle tanımadıkları sürece, hiçbir şey olamayacağını anlar. Kendimle ilgili olarak, başkalarının aracılığı dışında, hiç mi hiç bir gerçeğe ulaşamam. Öteki, benim varoluşum açısından vazgeçilmezdir; kendimle ilgili olarak sahip olabileceğim her türlü bilgi açısından da bu, aynı ölçüde geçerlidir. (Vurgulamalar eklendi.)

Büyülü ceviz ağacını yanarken gördüğüne kendi kendini ikna ederek kazandığı güven, Taşbaş’ın gündelik varoluşundan vazgeçmesine, eşikte bir figür olmasına, bir Ermiş’e dönüştürülmüş olduğunu kabul etmesine yol açar. Bu doğrulama olmasa, onun, adım attığı varoluş eşiğinin ötesine geçmesi, sonra da polis tarafından tutuklanıp köyünden alınıp götürüldüğünde bir eşiği daha aşması olanaksızlaşırdı. Polis şefinin önüne çıkarılırsa kendisine acımasızca dayak atılacağını bildiğinden Taşbaş, kar fırtınası sırasında kaçar, sadık bir köpeğin yardımıyla başka bir mağaranın yolunu bulur; bu da, efsanedeki Yedi Uyuyanlar Mağarası’nı anımsatan bir öykü kesimidir (Brandabur ve Athamneh 2000).
Öyleyse, büyülü ceviz ağacı aracını kullanmak, Zerdüştlük’e özgü ateş imgeleri ve Kur’an’daki Ermiş Hızır geleneğiyle uyum içinde, büyük bir incelikle, kendini tanıma peşinde koşan ve geçerli bir insan topluluğu yaratma savaşımının içinde olan insanların varoluşsal açıdan birbirlerine bağımlı olduklarını anıştırmak için kullanılmıştır. Ama bu özel amaç için neden bir tek ceviz ağacının seçilip alındığını sormamız gerekiyor. Herşeyden önce, bu bölgede ceviz ağacı, her ikisi de kıtlık zamanlarında tapılırcasına özlenen beslenme ve bollukla bağlantılı görülüyor. Yetişmiş tek bir ceviz ağacı, bütün bir aileyi besleyebilir. Daha da ötesi, metnin kendisinde Sarı Kız tarafından dikilmiş olan ceviz ağacının efsanevi kaynağıyla ilgili çağrışımlara ek olarak, ceviz ağacı aynı zamanda bu bölgedeki Zerdüşt mitlerinde de büyük ölçüde kendini gösteriyor. Kemal’in sık sık söylediği gibi, Kilikya bölgesi, çokkültürlüdür; kültürlerden oluşan “parlak renklerle dokunmuş bir halı”yı içerir (Kemal 1997). Örneğin, Yaşar Kemal Hayatını ve Sanatını Anlatıyor’da:

Türkler Anadolu’ya 1071’den epeyce önce geldiler. Türkler’in Şamanist olduğu söyleniyor.... Onlarda Hindistan’dan, Çin’den ya da İran’dan hiçbir şey yok mudur? Bizim topraklarımızda bir Müslüman din cemaati, Aleviler var. Sayılarının Anadolu’da on yedi milyon olduğu tahmin ediliyor. Dinine sadık olanlar, dinsel törenlerini deme [“deyiş”] olarak adlandırılan şarkılarla yerine getiriyorlar ve bu törene cem [“bütünleşme töreni”] deniyor. Zerdüşt şarkılarına yakın olduğu söylenen güzel, zengin şarkılar bunlar. Türkler, bu müziği Orta Asya’dan göç ederken ödünç aldılar (96).

Kuzey Iraklı Yezidiler adlı kitabında Nelida Fuccaro, Hıristiyan, Zerdüşt, Düalist, Nesturi ve Sufi İslam etkilerinden söz ederek Yezidi inançlarının geliştiği çeşitlilik bağlamını betimler. Yazar, bu bölgede bir Yezidi kabilesinin ortaya çıkışını inceleyen Ramisho adlı yerel Nesturi keşişinin XV. yüzyılda yazdığı bir risaleden söz ederek şu sonuca varır: “Ramisho’nun anlattıklarından, bu kabilenin henüz tam olarak İslamlaşmış olmadığı, çok güçlü Umayyad yanlısı eğilimler taşıdığı, başka bir Süryani kaynağına göre de Batı İran kökenli, güçlü Zerdüşt inançlarını hâlâ sürdürdüğü açıktır” (Fuccaro 14-15). Yalak köyünün mitolojisinde, tam da bu türden seçmeci bir karışım açıkça görülür. Taşbaş hapse atılmak üzere Çavuş Cumali’yle yola çıktığında şunları düşünür: “Şu Kızılbaşlar gibi de sıcakkanlı insanlar yok bu dünyada [...] Hak dini, dostluk dini, sevgi dini... Bunlar her bir işlerini sevgi üstüne kuruyorlar. İnsana tapıyoruz, ışığa tapıyoruz diyorlar ama yalandır. Bunlar insan sevgisine, dünya sevgisine tapıyorlar. Dünyanın sevgisi de ışığı değil mi?” (Yer Demir, Gök Bakır 369).
Büyük olasılıkla, ateşin ceviz ağacıyla bir araya getirilmesi, İran efsanesi Araş’tan gelen Zerdüşt mirasını yansıtır; Kemankeş Araş’ın ateşli oku, kısmen Mithra’dan aldığı güçle Albroz Dağı’ndan yola çıkıp günlerce uçarak Ceyhan Nehri’nin kıyısındaki kocaman ceviz ağacına düşer (Örneğin bkz. “Araşlar’ı Hatırlamak”/Siavaş Kasraii’nin bir şiiri, 2005).
Romanlarının her birinde Yaşar Kemal, içinde taşıdığı sevgi dolu ayrıntılarla birlikte doğanın betimlendiği bir dünya resmeder. Ağaçlar nirengi noktaları, buluşma yerleri, besin kaynakları, trajik olayların geçtiği işaret noktaları olarak ortaya çıkar – Yağmurcuk Kuşu’ndaki bir kıyımın yaralı tanığı olarak dönem dönem kanayan ve yanan dut ağacı gibi. “İşte bundan sonra bu avluda o yarı yanık ağaçtan başka hiçbir şey kalmadı. [...] İşte bu yanık ağaç her gece, dağın çakmaktaşı doruğunda kartallar uçuşurken şakır şakır kanar.” (22) Dut ve ceviz ağaçlarında olduğu gibi, en çok öne çıkarılarak işlenen ağaçlar, çoğu zaman Kemal’in ilk romanı Hüyükteki Nar Ağacı’nın merkezindeki ağaç gibi meyve veren ağaçlardır. İnce Memed II’de Savrun Çayı’ndaki bir adada bulunan söğüt korusu, savaştan çekilen kahramanın yeni bir aşk bulduğu ve nadide bir at edindiği bir tür saklanma dönemi sırasında, cennet gibi bir sığınak oluşturur (418). Adadaki bu bahçe, yazarın gençken karpuz yetiştirip bunları yorgun yolculara ikram ettiği bahçeye benzer; ama bu bağlamda sözü edilen ağaçlar, söğütten çok çınar ağaçlarıdır. Yazarın, Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor’da anımsadığı gibi:

Birkaç yaz da, kasabadaki akrabamın bostanında karpuz kavun bekçiliği yaptım. Bostan çayın adasında büyük bir tarlaydı. Bu bostanda maceralarım çoktur. Eşkıyalarla ilk olarak geceleri o bostanda karşılaştım (42).

Cumhuriyet gazetesinde yazılar yazarken Yaşar Kemal’in en erken tarihli gazetecilik görevleri arasında Doğu Anadolu’daki orman yangınlarının haberlerini vermek de vardı. Şimdi onun bir dizi olarak birçok ciltte toplanan bu röportajları, “Yanan Bir Ormanda Elli Gün” adıyla canlı bir röportaj oluşturur (1954); burada şunlar yazılmıştır:

Yangın üç türlüdür. Dip yangını, gövde yangını, baş yangını. En çok vuku bulan yangın dip yangınıdır. Bu yangında yere dökülmüş kuru yapraklar yanar gider. Baş, yani yapraklar yanmaz. Bu, ağacı seyrek ormanlara has bir yangındır. Baş yangını ise ağaçları sık, genç ormanların yangınıdır. Bir de orman sık olur, dip yaprakları da bol olursa gövdeyle birlikte bütün orman yanar. Bu enderdir. [...]
Tabiatın haşmeti, felaketi karşısında insan güçsüzlüğünü, bitkinliğini iyice gördüm. Ta yüreğimde yangın gibi duydum. Ateşe tapanlara hak verdim. Onlar da böyle yangınlar görmüşlerdir. Ondan sonradır ki... Başka türlüsü olamaz. Başka ateşler değildir. Eğer bu deli yangın ateşse...
Öteki ateş uzadı gitti. Yetişilmez. Biri ta dorukta. Vay anasını! Ne de çabuk! Müdürün dediği kadar varmış.
Aşağıda, suyun aktığı koyak, koyu, zifiri, taş gibi ağır bir karanlık. Yangın karanlığı. [...]
Her ağaç bir insan olmuş, basıyor ağıdı, basıyor çığlığı. Bir orman yangınında bulunup da ağaçların canlanarak, ateşin önünden can havliyle çığlık atarak kaçıştıklarına inanan bulunmaz. Her bir ağaç başını almış kaçıyor. Suya kaçıyor (Kemal 1954).

Elbette, Kemal’in yazılarında anlatılan orman yangınlarının nedenleri, koşullara göre çeşitlilik gösteriyordu. Bu yangınların bazıları, şimşeklerin çektiği fırtınalar sırasında, yıldırım düşmesi gibi doğal nedenlerden dolayı çıkıyordu. Oysa, başka bazı yangınlar da, toprağı yerleşmek için kullanma açgözlülüğünden tutun da büyük kârlar elde etmeye kadar çeşitli nedenlerle kasten çıkarılıyordu; başka bazı yangınların da, isyanları yok etmek gibi, hepsi “ilerleme” bayrağı altında toplanan siyasal güdülenmeleri vardı. Feridun Andaç’la yaptığı konuşmalarda Kemal, Çukurova’ya zenginliğini ve canlılığını kazandıran ormanların ve sulak alanların yok edilişini anlatır ve bu yıkımın, o bölgede yaşayan insanları nasıl değiştirdiğini çözümler. Teknoloji değiştiği zaman bu, insanla doğa arasındaki ilişkiyi de dönüşüme uğratıyor:
*** Andaç 61-62
Feridun Andaç’la yaptığı tartışmalarda Kemal, ormanların yok edilmesinin ve sulak alanların kurutulmasının, bu felaketlerle yaşamları dönüşüme uğrayan insanların yaradılışları üzerinde yaptığı büyük etkiyi vurguluyor:
*** Andaç 62
Ülkede (Menderes rejiminin sona ermesi gibi) siyasal yönetim değişikliklerinin Modern Türkiye’nin önemli olayları olup olmadığı kendisine retorik bir biçimde sorulduğunda, Kemal şöyle yanıt veriyor:
*** Andaç 62
Bu değişiklik Marx’ın, insanın, emeğinden, kendinden ve başka insanlardan “yabancılaşma”sı ya da kopmasıdır (Marx, 1844). Kemal, Çukurova ve Marmara Denizi üstüne yazdıklarını, yalnızca yerel geçerliliğiyle değil, daha geniş bir anlamda anlaşılması gerektiğini açıkça belirtir:
*** Andaç 63
1970’li yıllarda İsveç’te yazılan Deniz Küstü’de Kemal çevre sorunlarına farklı bir açıdan yakışır. Bu kitapta Kemal, ormanların yok edilmesi yerine deniz yaşamını, özellikle de Marmara Denizi ve İstanbul Boğazı’ndaki yunusların yok edilmesini işler; “ızdırap içinde ölmekte olan bir kent”in, sanayinin kirli dumanlarının geceleri yıldızları görülemez kıldığı, binlerce yunusun katledildiği ve yaşam kürenin niteliğinin baştan sona değiştiği bir İstanbul’un resmini çizer. Kemal, bu kıyımın doruk noktasının, canlı hayvanları yutan, onları kedi ve köpek mamalarına dönüştüren kocaman fabrika gemilerin gelmesi olarak tarif eder. Bu romanın kahramanı Balıkçı Selim, İnce Memed’in baş kahramanına koşut bir kahramanlık eylemi gerçekleştirir: Türlerin kitlesel olarak yok edilmesinin ve insan topluluklarının yıkımının arkasındaki milyoner sanayiciyi belirler, izini sürüp ofisinde bularak onu öldürür.
Deniz Küstü’nün gümbürtülü ve karmakarışık doruğunda, insanların öldürülmesinden, bütün kuş ve balık türlerinin yok olmasından deliye dönmen Balıkçı Selim, afallamış bir durumda kaçar; peşinde, konserve yapan gemilerin ve yunusların katledilmesinden sorumlu olan zengin sanayici Halim Bey Veziroğlu’nun çıkardığı mahkeme celbini taşıyan Mahmut vardır:
Dur, Selim balıkçı, dur! Denizler boşaldı! Boşaldı, kurudu, bin gözlü konserve gemileri öldürdü denizleri. [...] Dur, Selim balıkçı, dur! (Deniz Küstü 279)
Selim balıkçı, gerçeküstücü bir labirent içinde, Veziroğlu’nu, ateşli imgeleminde uzun zaman önce sevmiş olduğu sarışın kadınla iç içe geçmiş olarak, aynı anda hem lepiska saçlı kızlar hem de yunuslar olan denizkızlarıyla tavla oynarken görür. “Ve hepsinin çevresinde, denizin balıkları ağlıyordu. Gene, o sarı lepiska saçlı kızlar da ağlıyordu” (281). İstenen ama olmayacak bir düş gibi görünen bir şey içinde Selim, imgeleminde kanlı bir isyan görür; canına kıyılan bütün insanlar ve öldürülen balıklar, Veziroğlu’nun, elinde makineli tüfek tutan adamlarına karşı başkaldırmakta, onların üstüne saldırmakta ve ellerindeki silahları kırarak parçalamaktadır (281). Mahmut, Selim balıkçıya bütün balıkçıların işten çıkarılacağını ve Veziroğlu’nun konserve yapan gemilerinde çalışmaya zorlanacağını anlatır. Buldozerler, beş yıldızlı bir otele yer açmak üzere balıkçıların mahallerindeki evleri yerle bir ederken Selim balıkçı, Veziroğlu’yla olan buluşmasına gider, ona üç el ateş edip kaçar. Küçük teknesiyle Marmara Denizi’ne açılır ve bir yunus sürüsünün ortasında, pırıl pırıl bir günbatımında, bir tanrılaşma havası içinde kayıplara karışır (286); bu, İnce Memed’in birinci cildinin sonunda, Abdi Ağa’yı vurmasının ardından Memed’in dağlara kaçmasına benzeyen bir sondur (350-51).
Deniz Küstü’de böylesine güçlü bir biçimde resmedilen çevre felaketi görüntüsü, Yaşar Kemal’in kâbusu olmaya devam etmiştir. Önemli bir açıklamada, “The Dark Cloud Over Turkey / “Türkiye’nin Üstündeki Kara Gökyüzü”nde (1995) Kemal şunları yazıyordu:

Su kurutulmaya başladı. İki bine yakın köyün evleri yakıldı. Evlerin içinde insanlarla birlikte birçok hayvan da yakıldı. [...] İşin en korkuncu, topyekûn savaş, birkaç balığı tutmak için suyu kurutmak ne zor, ne insanlık dışı imiş meğer. Doğu Anadolu’nun aşağı yukarı bütün ormanlarını yaktılar; içlerinde gerilla saklanıyormuş diye. Zaten bütün Türkiye’nin ormanları uzun yıllardır yanıyor. Türkiye’de orman denecek orman kalmadı ya, olanı da balıkları yakalamak için elimizle yakıyoruz [...]Ormanlarla, faili meçhul soykırımlarıyla, iki buçuk milyon sürgün, köyleri yakılmış, yerlerinden yurtlarından edilip, sersefil, aç çıplak yollara dökülmüş insanlarla birlikte Türkiye de toptan yakılıyor, kimsenin kılı kıpırdamıyor. [...]
Koruculuğu değil de sürgünü kabul eden köylülerin ekinleri, fıstık ağaçları, meyve ağaçları ormanlarıyla birlikte yakılıyor, hayvanları öldürülüyor (Kemal 1995, 54-59).
Aynı yıl, Der Spiegel’de yayımlanan, özellikle hararetli bir açıklamada Kemal, o zaman yürürlükte olan rejimi, Kuyucu Murat Paşa’nın (ö. 1611) rejimiyle, olumsuz bir açıdan karşılaştırarak “onun bile ormanları yakıp kül etmediği”ni belirtir (Kemal 1995, 2).
Bu gibi açıklamalarda dışa vuran haklı öfke bir yana, kurmacaları başka bakımlardan modernci olsa da Kemal, Edward Said’in Culture and Imperialism/Kültür ve Emperyalizm’de, modernci kültürün tipik özelliği olarak söz ettiği, “aşındırıcı alay”ın ve “özgöndergesellik”in aşırı biçimlerinden kaçınır (188). Almanya Kitap Fuarı Barış Ödülü’nü alırken yaptığı etkileyici konuşmasında Kemal, insan yaradılışına ve edebiyatın yaşanabilir bir dünya yaratma gücüne temelden güvendiğini vurgular. Kemal, kahramanlarının kahramanca edimlerini başarmalarına, derin bir inançtan ve kendini feda etmekten yola çıkarak eyleme geçmelerine izin vermekle kalmaz, aynı zamanda yüce etik ölçütlere bağlı kalır, böylelikle de okurlarına aynı şeyi yapma gücü aşılar:

Gençliğimden beri, romanlarımı ve öykülerimi okuyan insanların savaşa karşı çıkmaları, savaşları lanetlemeleri, hep barış ve kardeşlik için çabalamaları gerektiğini yineleyip duruyorum. Benim yazılarımı okuyanlar, insanın başkalarını sömürmesine katlanmamalıdır. Yoksulluk, insanlığın utancıdır. [...] Benim okurlarım hiçbir zaman kötü bir edimde bulunmamalıdır. Her zaman iyilik yapmalıdır (Kemal 1997, 3).

Bu nedenle, Deniz Küstü’nün kitap kabına yazdığı değerlendirmede John Berger, “O bir kahraman gibi yazıyor,” gözleminde bulunur. Buna ek olarak, dar görüşlü ulusçuluğun bağnazlığını reddederek Kemal, çokkültürlü bir topluma ve evrensel insan haklarına bağlılığını sürekli vurgular:

Ben, kendini dürüstlüğe ve sözcüklere kararlılıkla adamış, bağlanmış bir yazarım. Ayrıca, gençliğimden beri hep dünyanın milyarlarca kültürün çiçekleriyle dolu bir bahçe olduğunu vurgulayageldim [...] Tarih boyunca Anadolu kültürleri birbirlerini dölleme sürecini devam ettiregelmişlerdir. Hıristiyanlık çağı öncesinde Ege kıyısına şöyle bir bakmak, Miletoslu filozoflar kadar Homeros’u da üreten çok çeşitli dinlerin ve kültürlerin bulunduğunu ortaya çıkaracaktır. Yüzlerce başyapıt yaratan bu insanlar, evrensel kültür için zengin bir kaynak oluşturmuşlardır (Kemal 1997, 3).

Bu umutlu olma ve etik açıdan olumlama niteliği, Kemal’i Said’in “modernci kültürün damgaları” olarak söz ettiği “öz-bilinçililiğin, süreksizliğin, özgöndergeselliğin ve aşındırıcı alayın aşırılıkları”ndan kurtarıp belirgin kılmıştır (188). Bununla karşılaştırmak amacıyla, gene bir Türk yazar olan Orhan Pamuk’un son romanı Kar’a (2004) kısaca bir göz atmak öğretici olabilir. Okur, bu çok ilgi çekici romanın sonuna, Türk toplumunun şu anda karşı karşıya bulunduğu ivedi sorunlara ışık tutacağı umuduyla yaklaşır. Bu nedenle, neredeyse alegorik bir biçimde, çeşitli siyasal güçleri temsil eden karakterler arasındaki karşılıklı oynaşmalar okurun aklını karıştırır. Bundan dolayı insan, Ka karakterinin, İslamcı lider Mavi’ye ihanet ettiğini utanma duygusuyla değil de, biraz umut kırıklığıyla fark eder; bu da, zekice düzenlenmiş minik bir bulmaca yoluyla yapılan bir keşiftir. Bununla birlikte okur, düşününce Mavi’nin aynı zamanda aşağılık bir karakter olduğunu da sezerek bulur. Ne de olsa Mavi, iki idealist kız kardeş olan Kadife ile İpek’i, ikisini de aldatıp sömürerek iğfal etmiştir. Daha da ötesi, halk savaşımının kahramanı olan ve televizyonda saçlarını açarak Mavi’nin özgürlüğe kavuşmasını sağlaması beklenen Kadife’de “uyuyan bir kötülük”ün bulunduğunu da keşfederiz. Kocasıyla birlikte yaşamını tiyatroya adamış olan, Kemalist çağın temsilcisi Funda Eser’in de yozlaşmış olduğu gösterilir. Funda Eser, Kadife’yi sarhoş eder, “Kadife’nin içinde saklı tuttuğu uyuyan kötülüğü uyandıran” öpücüklere boğar onu (Pamuk 352).
Böylece, sonunda anlaşılır ki bu romandaki herkes yozlaşmıştır. Okur da kendini, Baudelaire’in “Les fleurs du mal”/ (Kötülük Çiçekleri)nde, şairin bizim de kendisi kadar yozlaşmış olduğumuzu anıştırdığında, okurun yerinde yakalanmış olarak bulur: “–Hypocrite lecteur, –mon semblable, –mon frère!”/ (–İki yüzlü okur, –benzerim, –kardeşim!) Bu kinik sonucu kabul edersek, o zaman Türkiye’de ya da başka bir yerde, şu andaki sorunlara hiçbir anlamlı çözüm bulunamaz. Bu bakımdan, Said’in söz ettiği aşındırıcı alay, özgöndergesellik ve umarsızlık, Pamuk’un romanı için bütünüyle geçerlidir ama bunlar Yaşar Kemal’in romanlarının belirgin özellikleri değildir. Çok şükür ki, bu felç olma durumu etkisini yitirmiş, yok olma süreci içine girmiştir; bu arada, yeni bir yazarlar dalgası –moderncilik sonrasının ya da sömürgecilik sonrasının olumlu türü– dünyayı değiştirmeye kendilerini adadıklarını açıklıyor. Elbette, Kemal’in yapıtları bazı bakımlardan – çoklu bakış açıları ve montajın kullanılması, düş-görüntüleri ve gerçeküstücülük teknikleri açısından moderncidir ama karanlığın yazarın gücünü yuttuğu o karamsarlıktan arınmıştır. Belki daha doğru bir deyişle, Kemal’in yapıtlarına, doğanın ve insan topluluğunun birlikte katledilmesini eleştirmesi açısından, sömürgecilik sonrasına ait yapıtlar diyebiliriz.
Çevrenin korunması açısından derinlik taşıyan yazarlar olarak Yaşar Kemal’le karşılaştırılabilecek çok az sayıda çağdaş yazar önerilebilecek olsa da, tek bir çarpıcı örnek vardır: Arap dünyasında çok okunan ama Batı’da çok az tanınan başarılı yazar rahmetli Abdulrahman Münif (1933-2004). 1991’de Cities of Salt/Tuz Kentleri’yle başlayarak Peter Theroux, Tuz Kentleri (1984-89) başlıklı bu beş ciltlik yapıtın ilk üç cildini çevirdi. Münif, yapıtına verdiği başlık olan Tuz Kentleri’yle (Mudun al-Milh) kendisinin, şu güçlü inanca gönderme yaptığını açıkladı: Ortadoğu’da petrolün sömürülmesi, Batı için gökdelenler ve saraylar inşa edecektir. Ama Araplar için yalnızca ilk rüzgârda ya da ilk yangında unufak olacak “tuzdan kentler” bırakacaktır arkasında. Birinci cilt, vahadaki Wadi al-Uyoun’un (bu, su kaynakları vadisi anlamına gelen bir addır – “uyoun”, su pınarı ya da göz yaşı anlamlarına gelebilir) bir Amerikan petrol şirketinin, palmiyeleri buldozerlerle devirip, su kaynağını yok etmesi ve köylülere orayı terk etmelerini emretmesiyle (3-5) yok edilişini anlatan unutulmaz bir sahneyle açılır. Kültür ve Emperyalizm’de Edward Said, Münif’in beşlisinin, petrolün, Amerikalıların, yerel oligarşinin bir Körfez ülkesinin insanları ve çevre düzeni üzerindeki etkisini göstermeye çalışan, Arap kurmacasının en ciddi yapıtı olduğunu belirtiyor (294).
Ana izlekleri açısından Tuz Kentleri’nden daha da çok yalnızca çevre sorunlarına ayrılmış olan yapıt, Münif’in ilk romanı The Trees and the Assasination of Marzouk/Ağaçlar ve Marzuk’un Katledilişi’dir (1973). Bu romandaki kahraman, doğduğu köyü, çok çeşitli meyve ağaçlarını barındıran meyve bahçeleriyle dolu bir tür yeryüzü cenneti olan Al-Taiba denen o cennetsi ortamı özlemle anımsar. “Küresel” pazarlarda çok büyük bir talep bulan pamuğu ekmek için yer açmak amacıyla, çiftçilerin ağaçlarını kesmeye ikna edilmesiyle birlikte sorunlar başlar. Yaşar Kemal’in Hüyükteki Nar Ağacı’ndaki kederli yakınmalarını anımsatan bir dille, Marzuk neler olup bittiğini daha sonra bir arkadaşına açıklar:

Köyümüzde tarım değişmeye başladı; yaşam da. Çeşitli meyveler ve sebzelerle dolu büyük bir bahçe olan Al-Taiba, çorak bir araziye dönüştü. Çiftçilerin aptal olduklarını ve taklitten başka birşey bilmeyen maymunlara çok benzediklerini söylersem bana kızma. Köyün batı kesimlerine pamuk ekildiğinde ve çok iyi bir hasat elde edildiğinde, insanların yaşamları değişti. Al-Taiba’daki bütün ağaçları kestiler; köy de beyaz bir ovaya dönüştü (Münif 47, Belkhasher, 96).

Yaşar Kemal gibi Münif de, insanların çektikleri acılar ve adaletsizlik konusunda örneğin, işkenceyle öldürülen bir siyasal tutuklunun yazgısını korkunç bir gerçekçilikle anlattığı East of the Mediterranean/Akdeniz’in Doğusu’nda (1977) tutkulu bir endişe sergiler. Münif, 1947 yenilgisinin hemen ardından gelen yıllarda yazılmış olan ilk romanından “karanlıkta atlayış” diyerek söz eder (Belkhasher 93). Münif’in yapıtını çözümlerken Khalid Belkhasher, Ağaçlar ve Marzuk’un Katledilişi’ndeki bir karakterden, ağaçlarını kesmeyi reddeden Elias Nakhla’dan söz eder:

O şimdilik ağaçlarını kesmiyordu. Onun gözünde ağaçlar, kökenleri, geçmişi ve şimdisiydi; pamuk ekmenin getireceği maddi kazançları hiçbir zaman düşünmedi. Elbette, akıntıya karşı yüzüyordu. Bu bir tür “kutsal içe çekilme”dir; bu yolla Elias, Münif’in “insanı yok etmek, onu aşağılamak, rolünü ortadan kaldırmak ve gerekirse onu sürgüne göndermek için sürekli girişimler” olarak betimlediği şeye karşı direnir (Belkhasher 96).

Arap rejimlerine karşı eleştirel tutum içinde olduğu için vatandaşlığını yitirmiş bir yazarın, hem çevre sorunları, hem de insan hakları açısından protesto içinde olması nedeniyle, Yaşar Kemal’e uygun bir koşutluk sergilemesi belki de rastlantı değildir. Türkiye’de ve Arap dünyasında sömürgeciliğin ayrıntıları farklılık gösterse de, şu anda “yeni sömürgecilik” denen şeyin içindeki holdingler hegemonyasının işleyiş biçimleri, Türkiye’deki ve başından sonuna kadar Ortadoğu’daki etkileri açısından neredeyse aynıdır. Yerli nüfusu yerinden etmek ve denetlemek için girişilen sistemli ormansızlaştırma, her iki yerde de birbiriyle karşılaştırılabilecek biçimlere giriyor.
Tıpkı Yaşar Kemal’in anımsadığı Çukurova’daki ormanlar ve sulak topraklar gibi, Suriye ve Filistin’in kıyı bölgeleri de bir zamanlar gür ormanlarla, özellikle de meyve veren ağaçlar ve fundalıklarla kaplıydı. Dikkate değer kitabı Life at the Crossroads: A History of Gaza/Yol Ayrımında Yaşam: Gazze’nin Tarihi’nde Gerald Butt, bir savaş taktiği olarak yeşilliklerinden neredeyse yoksun bırakılmış bir bölgenin çevresel tarihini belgeler. 1989’a gelindiğinde, İsrail askeri güçleri ve buraya yerleşmiş olan personel tarafından Nablus bölgesinde o kadar çok zeytin ağacı kesilip buldozerlerle yerle bir edilmiştir ki Nablus’taki 200 yıllık al-Sha’aka zeytinyağı sabunu fabrikasını çalışır durumda tutmanın tek yolu İtalya’dan zeytin ithal etmek olmuştu. Butt, (943’te yazmış olan) Masude adındaki bir Ortaçağ yazarından, 912’de Hindistan’dan, Suriye, Filistin ve Mısır sahillerine portakal ağaçları getirilmiş olduğunu alıntılar (Butt 82). Arap coğrafyacı Dimashqi (1300’de yazıyor) Gazze hakkında şunları söylüyor: “Burası, ağaçlar açısından o kadar zengin bir kent ki ... kumların üzerine serilmiş bir brokar kumaş gibi” (98); Muqadisi de (946’da Kudüs’te doğmuş), Filistin’i de içine alan Suriye bölgesindeki ticaret üzerine şunları söylüyor:

Suriye’nin ticareti büyük boyutlarda. Filistin’den zeytin, kuru incir, kuru üzüm, keçiboynuzu, ipek ve pamuk karışımı kumaşlar, sabun ve yemeniler geliyor. Bu Suriye ülkesi, kuru incirleri, doğal zeytinyağı, beyaz ekmeği [...], ayvaları, “Kurais bite” [snober] denen çam fıstıkları, Ainuni ve Duri kuru üzümleri, Theriack antidotu [...], nane bitkisi ve Kudüs tespihleri bakımından eşi bulunmaz bir yer. Ayrıca şunu da bilin ki Filistin bölgesinde, başka hiçbir ülkede böylesine bir arada görülmeyen yirmi altı ürün bulunabilir. [...] Bunlardan ilk yedisi, yalnızca Filistin’de bulunur [...] çam fıstığı [...], ayrıca al-saba denen incir ve Şam inciri. Bundan sonra gelen yedisi, su zambağı, akçaağaç, keçiboynuzu ya da Aziz John ekmeği (çekirge ağacı), nilüfer meyvesi, enginar, şeker kamışı ve Suriye elmasıdır (82).

Öyleyse, açıkça görülüyor ki Filistin, bazı çağdaş Siyonistler’in iddia ettiklerinin tersine, hep bir çöl olagelmiş değildir. Filistin’de ekosistemin şu andaki mahvedilmiş durumu, kasten girişilmiş – yerli nüfusu açlıktan öldürmek için tasarlanmış sistemli bir toprağı yakıp yıkma politikası – olması nedeniyle, özellikle sinsice gerçekleştirilmiş bir şeydir. İşgalci güç İsrail, Gazze’de ve Batı Şeria’da yüzlerce kuyuyu ve sarnıcı yok etmiş, meyve bahçelerini ve tarlaları, kendi ulusal güvenliklerinin, isyancılar (onlara göre “teröristler”) için “sığınak” oluşturacak şeyleri yok etmeyi gerektirdiği bahanesiyle buldozerlerle yerle bir etmiş ya da yok etmiştir.
Fransa’dan bir gözlemci, Uluslararası Yazarlar Parlamentosu’nun kurucusu Christian Salmon, Filistin’i ziyaret etmiş ve “Buldozer Savaşı”nı yazmıştır; bu yazısında, dünyada evrensel olarak en çok tanınan doğa görünümlerinden bazılarının yerle bir edilmesi karşısında, aynı sürecin Bosna’da “bellek kıyımı” olarak bilindiğini belirtmiştir. Filistin’de bu “kesip biçme ve yağmalama işlemi”, “geçmişi silmeye çabalayan” İsrail tarafından gerçekleştirilmektedir.
Onyıllar boyunca İsrailliler, kibutzlar ütopyasını, yerleşim alanlarının atopia’sı, hiç olmayan yeri adına terk ettiler. İnsanlar, 1960’lı yıllarda, çölü çiçek tarlasına dönüştürmeye çalıştıklarını söylemekten hoşlanıyorlardı; kibutzlar da çok büyük bir çekicilik taşıyordu. O zamandan bu yana kutsal kitaba özgü bu bahçe, bir çöl, bir çorak ülke, bir savaş alanı olup çıktı.
Yolların kenarlarında duran buldozerler, bu gerçeğin insanı rahatsız edecek biçimde kabul edildiğini gösteriyor. Canalıcı soru, Kafka’nın sorduğu soru değildir – “Yaşamak için ne yapmalıyız?” – çünkü burada amaç yaşamak değil, insanları zorla yerlerinden çıkarmak ve yok etmektir. Bu, buldozerlerle yürütülen ilk savaştır. Tarihte bir öncülü bulunmayan bir topraksız bırakma girişimidir. Sivil nüfusu ve toprakları hedef alan topyekûn savaştır. Toprağın bölünmesi peşinde değil, yok edilmesi peşinde koşan bir savaştır [...] (10)
Elbette, çevre felaketi Ortadoğu ve Türkiye’yle sınırlı değildir; yağmur ormanlarının gelişigüzel kesilmesinin doğrudan sonucu olarak dünyanın en büyük ırmaklarından birinin, Amazon’un kurumakta oluşuna bakın. Belki de, tek süper gücün egemen olduğu bir dünyada en dehşet verici etken, Birleşik Amerika’nın şu andaki yönetiminin, ilkeleri arasında Eski Ahit’teki kehanetin bire bir, çılgınca yorumu bulunan, külte benzeyen bir Hıristiyan köktendinciliğinin eline geçmiş olmasıdır. Bu kişilerin garip inançları arasında şu da vardır: Ekosistem, yalnızca korunma gereksinmesi içinde olmakla kalmıyor; daha doğrusu şudur: Bu ekosistem, kısa vadeli kazançlar için tüketilmelidir, çünkü yaşayanları ve ölenleri yargılamak üzere İsa her an geri dönebilecektir. Bu kendine özgü garip Armageddon çeşitlemesi, Gerçek İnananlar’ın (çıplak olarak) kaçırılıp Kudüs üzerinde bir “Coşkulu Kendinden Geçme” içinde, İsa’nın kucağına kaçırılmasını içeriyor; orada, Gerçek İnananlar, bir halka oluşturan koltuklara oturup geri kalanlarımızın, bu arada din değiştirmemiş olan Yahudiler’in kaynayan bir yağ kuyusu içinde yanmalarını seyredeceklerdir.
“Yarın Diye Birşey Yok” adlı yazısında, bu garip olgu üzerine yorumda bulunan gazeteci Bill Moyers, okurlarına Başkan Ronald Reagan’ın ilk İçişleri Bakanı James Watt’ın, halkın tanıklığında açık açık, “Son ağaç da yıkıldıktan sonra İsa geri dönecek,” dediğini anımsatıyor. Gerçek inananlar için, diyor Moyers, Irak’taki savaş Vahiler Kitabı’nda önceden haber verilen bir “ısınma eylemi”dir; burada, “büyük Fırat nehrinde bağlı duran” dört melek “insanlığın üçüncü kesimini öldürmek üzere serbest bırakılacaktır.” Bu insanlar, İslam’la girişilecek bir savaşı korkulacak birşey olarak değil, sevinçle karşılanması gereken bir şey olarak görüyorlar. Bu yanılsamalı inançların, çevre koruma programı yolunda bir umut beslenmesi için getireceği sorunlar olacaktır. Moyers, Glenn Scherer’in yaptığı bir incelemeden, “Tanrı’ya İnananlar Çıldırmış Olmalı”dan söz ediyor; bu yazıya göre, “milyonlarca Hıristiyan köktendinci, evrenin yok edilmesinin yalnızca göz ardı edilmekle kalmıyor, yaklaşmakta olan kıyamet habercisinin bir göstergesi olarak gerçekten iyi karşılanması –hatta çabuklaştırılması– gereken birşey olduğuna inanıyor olabilir” (Moyers 2004).
Bu demektir ki İmparatorluk’un büyükkent merkezinden çevreyle ilgili bunalımı çözmek için hiçbir etkin tasarım beklenemez. Tam tersine, İmparatorluk’un kitle iletişim araçları bugüne kadar, bunu yapmaya zorlandığında bunalımın gerçek niteliğini kararttı; yalnızca kutuplardaki buz kitlelerinin eridiğini, buzulların parçalandığını, ozon tabakasının inceldiğini, Amazon Nehri’nin kuruduğunu yaymakla yetindi. O zaman bile bu gibi haberler, çoğu zaman halka, bu bulgulara bütün bilimadamlarının katılmadığını anımsatan “uzmanlar”ın güven verici söylemleriyle yumuşatılarak verilirdi. Bu nedenle, çevre felaketiyle ilgili gerçeği anlatma sorumluluğu, yürekli insan hakları eylemcilerine düşüyor. Gözle görülür durumda olan bu acil duruma tepki olarak, pek çok sorumlu yazar ve bilgin, başka işlerine ek olarak halkı bilgilendirme görevini üstlendi. Wail S. Hassan’a göre, A Season of Migration to the North/Kuzeye Göç Mevsimi’nin yazarı Tayib Salih üzerine yazdığı kitapta, bu Sudanlı yazar, bunalım zamanında, “gazete yazılarının, taşıdığı doğrudanlık ve ivedilik nedeniyle, bu gibi olayları ele almakta, alegori, simgecilik ya da mit yaratmak”tan daha etkin olduğuna inandığından yazını bırakıp gazeteciliğe geçmiştir (Hassan 175). Planlanmış olduğu kurmacasal Bandarshah döngüsünü bir yana bırakarak Salih, Londra’da Arapça olarak yayımlanan Al-Majalla dergisinde makaleler yayımlamaya başladı; bu yazılarda Salih, Sudan’da seçimle başa gelmiş bir hükümete karşı girişilen askeri darbeden sonra iktidara gelen Ulusal İslam Cephesi’ni suçluyor. Bu makalelerden birinde, üstüne basa basa, “seçimle başa gelmiş bir hükümete karşı yapılan askeri darbe [...] bir camide dua edenlere ateş açmaktan hiç de farklı birşey değildir,” diyor (Al-Majalla 733 [27 Şubat - 5 Mart 1994] (94); bu, Amerika’da doğmuş ve Batı Şeria’ya yerleşmiş Baruch Goldstein’ın, 25 Şubat 1994’te, Hebron’daki Abrahamic Sığınağı’nda dua eden yirmi dokuz Filistinli’yi öldürmesine yapılan bir göndermedir (Hassan 175). Salih, köktendinciliği bu bölgeye yöneltilen, ilerici ve umut dolu bir ideolojiyi dile getirerek karşı çıkılması gereken ve sömürgecilik sonrası karışıklıklardan doğan bir tehdit olarak görüyor (Hassan 174).
Burada akla başka yazarlar da geliyor: Harold Pinter ve Arundhati Roy, yazarlıktan, savaş karşıtlığının, insan haklarının, bedeli ağır olsa, hapse atılma ve sürgün edilme tehlikesi büyük olsa da, çevre koruma sorunlarının halkın karşısında açık açık savunulmasına geçtiler. Münif, vatandaşlığını reddettiği için büyük acılar çekti. Filistinli solcu ve yazar Ghassan Kanafani de, 1972’de Lübnan’da yaşamına bir Mossad bombasıyla çok erken yaşta son verilmeseydi Münif kadar üretken olabilirdi. Arundhati Roy da, The God of Small Things/Küçük Şeylerin Tanrısı adlı romanında, kast sistemini sorgulamayı göze aldığı ve Hindistan’da çok büyük baraj sistemleri kurmak için köylerin yerle bir edilmesine karşı gösteri yaptığı için, zorla yargıçların önüne çıkarıldı. Bu yazarlar gibi Yaşar Kemal de, yaşamını ilerici davaların savunulmasına adadı. Hapiste yatmayı, bazen de sürgün edilmeyi göze aldı; bunlara karşın, yazarlığını sürdürmeyi hâlâ başarıyor.
Kemal’in Ölmez Otu’nda vardığı sonuca göre, önemli olan savaşımdır, bir şeyi şiddetle istemektir. Cervantes (Kemal’in çok sevdiği bir yazar) ayarında yürek parçalayıcı bir kesimde, Taşbaş taşan ırmakta yalnız başına ölmeye gitmeden biraz önce Uzun Ali’nin, kendisini her zaman sevgili bir amca ve Ermiş olarak gören oğlu Hasan’a rastlar. Hasan, her nasılsa bu belirlemeyi yapmıştır. Onu aynı anda bunların ikisi birden olan biri olarak görür. Aralarında geçen konuşma, Taşbaş’ın kimliğindeki ikiliğe çok güçlü bir varoluşsal ışık tutar; önemli olanın, ille de olanaksızı başarmak değil, bir şeyi şiddetle istemek olduğunu düşündürür:
“Sen ermiş bir kişisin değil mi Memet Emmi?”
Taşbaşoğlu:
“Ben ermiş bir kişiyim Hasanım” diyerek karşılık verdi.
“Kırklar dağına çıktın değil mi?”
“Çıkmadım ama çıkacağım.”
“Yeşil, sırmalı giyitlerin oldu mu?”
“Olmadı ama olacak.”
“Kırklara seni baş seçmişler.”
“Seçmediler ama seçecekler.”
“Arkanda yedi bin top ışık, öyle gezermişsin dünyayı.”
“Gezmedim ama gezeceğim.”
“Kurda kuşa, karıncaya, akan suya, esen yele, yağan yağmura, kayan yılana hükmün geçermiş.”
“Geçmedi ama geçecek.”
“Cümle mahlukatın dilini konuşan senmişsin.”
“Ben değilim ama ben olacağım.”
Hasan içini çekti.
Taşbaşoğlu:
“Hasanım,” dedi, “neden içini çektin?”
“Hiç,” dedi Hasan.
“Söyle be kardaş” diye yalvardı Taşbaş. “Ben senin ermiş amcan değil miyim?”
Hasan uzandı, onun elini tuttu:
“Sen bütün bunları olana kadar köylüler seni öldürecekler.” (Ölmez Otu 232)
İngilizceden çeviren: Yurdanur Salman

 

Başvurulan Yapıtlar
Andaç, Feridun, Living Through the Words of Yaşar Kemal, İstanbul, Dünya Kitapları, 2003.
Belkhasher, Khalid, “Primitivism in the Twentieth-Century Novel: A Study in Selected Works of William Faulkner, William Golding and Abd Al-Rahman Munif”, Yayımlanmamış doktora tezi, College of Arts, University of Baghdad, 2004.
Brandabur, A. Clare ve Nasser al-Hassan Athamneh, “Yaşar Kemal: Dağın Öte Yüzü’nde Bir Kahraman/Ermişin Yaşamı ve Ölümü”, Adam Sanat 186 (Temmuz 2001), 20-39. “Yaşar Kemal: The Life and Death of A Hero/Saint in The Other Face of the Mountain”, The Toronto Review of Contemporary Writing Abroad”, Cilt. 17, Sayı 3 (Yaz 1999), 44-64.
Butt, Gerald, Life at the Crossroads: A History of Gaza, Nicosia, Cyprus, Rimal Scorpion Cavendish, 1995.
Fuccaro, Nelida, The Other Kurds: Yezidis in Colonial Iraq, New York/Londra, I.B. Tauris Publishers, 1999.
Halman, Talat S., “Homer of the Millennium: Yaşar Kemal”, Türk Edebiyatı Merkezi, Bilkent Üniversitesi, 16-17 Mayıs, 2002.
Hassan, Wail S. Tayeb Salih, Ideology and the Craft of Fiction, Syracuse UP, 2003.
Kemal, Yaşar, İnce Memed, YKY, İstanbul, 2004.
........., İnce Memed II, YKY, İstanbul, 2004..
.........., Yaşar Kemal on His Life and Art. Çev. Eugene Lyons Hébert ve Barry Tharaud. Syracuse UP, 1999.
........., Binboğalar Efsanesi, YKY, İstanbul, 2004.
.........., Yer Demir Gök Bakır, YKY, İstanbul, 2004.
.........., Ölmez Otu, YKY, İstanbul, 2004.
.........., Yağmurcuk Kuşu, YKY, İstanbul, 2004.
.........., Yanan Ormanlarda Elli Gün – Bu Diyar Baştanbaşa, 2. YKY, İstanbul, 2004.
..........., “Türkiye’nin Üstündeki Kara Gökyüzü”, Düşünce Özgürlüğü ve Türkiye, Can Yayınları, İstanbul, 1995.
.........., “Campaign of Lies”, Der Spiegel 2/95. http://www.gopher://locust.cic.net:70/11/Politics/Arm.The.Spirit.
........., “Literature, Democracy and Peace: The 1997 Peace Prize of the German Book Trade: Acceptance Speech”, October 19, 1997. http://www.unionsverlag.com/info/link.asp?link_id=
222&pers_id=104&pic=../portrait
.
Marx, Karl, “Alienation” in Economic and Philosophic Manuscripts of 1844, Selected Readings, Core Seminar 2002. Cairo: The American University in Cairo, 2002, 68-81.
Moyers, Bill, “There Is No Tomorrow”, http://www.commondreams,org/cgi-bin-print.cgi?file=view04/1206-10.htm.Sept.02.2005.
Munif, Abdulrahman, Cities of Salt, Çev. Peter Theroux, New York, Vintage Random House, 1990.
Pamuk, Orhan. Kar, Çev., Maureen Freely, Londra, Faber&Faber, 2004.
Said, Edward W., Culture and Imperialism, New York, Random House, 1994.
Salmon, Christian. “The Bulldozer War”, http://www.counterpunch.org/salmon0520.html.May 20, 2002.
Sartre, Jean Paul, “Existentialism Is A Humanism”, Existentialism from Dostoevsky to Sartre, Yay. Walter Kaufman. Londra, Meridian Publishing Company, 1989.
Shindeldecker, John, Turkish Alevis Today, İstanbul, Zafer Matbaası, 1998.
Wallace, Richard ve Wynne Williams, The Three Worlds of Paul of Tarsus, Londra&New York: Routledge, 1998.

 

<<geri dön

Ana Sayfa