Hazırlayan: Ahmet Sait Akçay
Türk eleştirisinin en önemli adlarından biri, hiç kuşku yok ki, Hüseyin Cöntürk’tür. Sağ olsun YKY. Geçen yıl Hüseyin Cöntürk ile yeniden buluşmamızı sağladı. “Çağının Eleştirisi” başlığı altında Cöntürk’ün yazdıklarını içeren her biri yedi yüz sayfayı aşkın iki koca cilt yayımladı. Cöntürk’ün yazdıklarının tümü değil bu. Sevgili Özpalabıyıklar’ın sunuş yazısından anladığımıza göre, “Divan incelemeleri” arkadan gelecek. Bekliyoruz. Bu arada, tutkulu bir yazın uğraşının verimi olan bu iki dolu dolu cilde ilişkin bir iki söz etmeyi okur olarak boynumuzun borcu olarak görüyoruz.
1950’lerin ikinci yarısında ve 1960’larda Türk yazın dünyasının çok tanınan adlarından biriydi Cöntürk. Sonra yazın dünyasında görünürlükten neden uzaklaşmış ayrı bir araştırma konusu ama ne yazdıysa bugüne kaldı. “Edebiyatta dünle bugün yan yana değildir, arka arkaya değildir, iç içedir. Bu iç içelik bozulursa edebiyatın yarını olmaz.” der Cöntürk. Yazınkürede yaşayanlar bu sözde büyük doğruluk payı olduğunu bilirler. Her önemli yazar gibi Cöntürk’ün geride bıraktıklarına da bu söz çerçevesinde bakmak gerek. Yazınsal sözü anlamak ve yazın yapıtlarını daha iyi okumayı öğrenmek için Türk okurunun en önemli kaynaklarından biri olmayı sürdürmektedir Cöntürk. Kaldı ki, Cöntürk’ün dipdiri Türkçesi, günümüzün nice anlı şanlı yazarının yorgun, yıpranmış ve bozuk Türkçesinden çok daha gençtir. “Çağdaşlıktan büyük heyecan yoktur.” diyen bir Cumhuriyet aydınıdır Cöntürk. Yazına bu büyük heyecanla yürümüştür.
Ayrı bir inceleme konusu ama Cöntürk’ün Türk eleştiri, giderek deneme tarihinde öncesini, ardılı sayılabileceği bir adı ya da izlediği bir çizgiyi belirlemek güç görünüyor. Kendisi bir çizgi başlatmış demek belki daha doğru olacak. Türk eleştiri tarihinde dayanabileceği herhangi bir gelenek olmadığı için Cöntürk’ün yabancı yazıncıları okuyarak bu çizgisini belirlemiş olduğu anlaşılıyor. Birçok yazın kişimiz gibi o da, en azından zihinsel düzeyde, “mektepten memlekete” sürecini yaşamış. Ancak, Türk yazın dünyasında o zamanlara kadarki çoğunluğun tersine, Fransa kaynaklı değildir Cöntürk’ün gönderge kültürü. “Memleketimizde oldukça yerleşmiş bir ‘Fransız anlayışı’ anlayışı var. Anglo – Amerikan anlayışının yeni yeni yer kazandığı bir dönemdeyiz.” Gerçi günümüzde Anglo – Amerikan anlayışı yaşamımızın nerdeyse tümünü kaplar hale geldi ama bu başka, daha geniş, daha derin bir kültür sorunu. 1950’lerde Anglo – Amerikan anlayışının eksikliğini özellikle eleştiri alanında duyması, Cöntürk’ün Türk yazınına yapacağı katkının başlangıcı olmuştur. Cöntürk, Anglo- Amerikan yazın dünyasında 1930’lardan beri gelişmekte olan “yeni eleştiri” anlayışını ülkemize uyarlama çabası göstermiştir. Etkileri bugüne dek uzanmış bir çabadır bu. Keşke, diyor insan, Cöntürk, Fransız yazınıyla da ilişki kursaydı, 1960’ların sonuna doğru kuramsal yazı yaşamından uzaklaşmak yerine o dönemde gelişmekte olan yapısalcılık akımından daha fazla beslenerek eleştiri üzerine kuramsal düşüncelerini daha da zenginleştirseydi.
Dilekler bir yana gerçek şu: Cöntürk yazın eleştirisi alanında kuramsal düşünme bakımından bir öncü olmasının yanı sıra kendi deyimiyle “seçik” üslubuyla (ya da biçemiyle) özgün bir yazardır. Seçikliğinin bir nedeni mühendis yönü olabilir. Bence daha güçlü bir neden, İngiliz – Amerikan düşünme, yazma tarzıyla kurduğu ilişkidir. Ondördüncü Yüzyılda yaşamış İngiliz düşünür Ockham’lı William’ı biliriz. “Aynı olayı açıklamak için birbiriyle rekabet halinde iki kuram varsa, daha basit olanı daha doğrudur” düşüncesini geliştiren olağanüstü bir entelektüel. Az sözcükle çok şey anlatmak, en karmaşık olayları basit ifadelerle açıklayabilmek gibi yetileri İngiliz diline, dolayısıyla kültürüne kazandıran kaynak düşünürlerden biridir Ockham’lı William. O tür söylem ancak seçik bir biçemle kurulabilir. Cöntürk, belki de kendi yazı anlayışına uzak bulduğu için beğenmez Nermi Uygur’un okyanus gibi denemelerini, sinemaskop biçemini. Elbette, İngiliz – Amerikan söyleminin özenli davranılmazsa insan zihnini kolay söze, konulara şematik bakmaya alıştıran, basite indirgeyici bir yönü de vardır. Yazın alanında bundan mutlaka kaçınmak gerekir. Cöntürk özellikle eleştiri anlayışını geliştirdiği ilk dönemde seçik sözün güzel örneklerini vermiştir. Okuyanları düşünerek zaman zaman didaktik davransa da genel olarak o dönem için hayli yeni olan düşüncelerini dolambaçlı yollara sapmadan, okuru etkilemekten çok ikna etmeye yönelik doğrudan bir biçemle anlatmıştır. Ortaya attığı her kavramı duraksamaya yol açmayacak açıklıkla tanımlamaya özen göstermiştir. “Bir eleştirmecinin yazdığı yazı okurlarca anlaşılmalı ve anlaşılan şey eleştirmecinin demek istediği şey olmalıdır.” ilkesini deyimleyen Cöntürk, bu ilkenin en iyi uygulayıcısı olmuştur.
Cöntürk’ün benim dikkatimi çeken diğer bir ayırıcı özelliği; sayma, sıralama, sınıflandırma, giderek ulamlama (kategorilere ayırma) tutkusudur. Yine pozitif bilimlerle İngiliz – Amerikan söyleminin bileşik etkisini görüyorum bu tutkunun kaynağında. Belki de Cöntürk’ün en göze batan özelliğidir bir, iki, üç, dört diye sayma tutkusu. Onu edebiyat dünyasına çekidüzen verme girişimine dek götürecektir.
YKY’nin yayımladığı iki ciltte Cöntürk’ün yazdıklarına, hipertekstleri bir yana bırakarak bakarsak, metin incelemelerinden çok eleştiri ve şiir kuramları, edebiyat dünyasının temel öğeleri ve eyleyenleri üzerine düşünce ürettiğini görüyoruz. Metin incelemeleri ise daha çok şiir alanında olmuş. Bunun nedeninin şiire duyduğu özel ilgi olduğu anlaşılıyor: “Şiirle başladım ben yazıya, bugün bile bırakmış değilim.” Ayrıca çeşitli kitaplar, dergiler üzerine yazıldıkları dönemde epey yankı yapmış kısa değerlendirmeleri var.
Cöntürk, eleştiri değil eleştirme sözcüğünü kullanır. Eleştirmen sözcüğünü de birkaç kez kullanmakla kalır. Eleştirmeci demeyi yeğler. Eleştiri ile ilgili düşüncelerinin ana çizgilerini Eleştirmeden Önce kitabında ortaya koymuştur. Diğer kitap ve yazılarında da bu ana çizgileri geliştirmiştir.
Şaşırtıcı ama Cöntürk, eleştiriyi bir yazın türü olarak görmez. Açıkça “Eleştirme edebiyat değildir.” diye yazmıştır. “Edebiyat ile eleştirmeyi ayırmak” gerektiğini düşünür. Anlaşılan, Cöntürk’e göre, eleştirmen yaratıcıdan sonra, yani ikinci sırada gelir. “Eleştirme edebiyata hizmet eden bir çalışma kolu”dur. “Hikâye veya şiir yazma bir sanattır. Eleştirme ise sanat değil tekniktir.” savındadır.
Peki, bu teknik neye yarar? “Eleştirmecinin görevlerinden başlıcası sanatçı ile okuyucunun arasını bulmaktır” yanıtını verecektir Cöntürk. “Eleştirmeci denen arabulucu” deyimiyle eleştiri türüne yüklediği bu köprü görevini vurgulayacaktır. Eleştirel yazıların iyi edebiyat yapıtı ile kötüsünü ayırmak, yapıtın zevkine varmak için eğitici bir görevi olduğunu anlatacaktır. Cöntürk’ün bu savlarına bakılırsa, eleştiri kendisi için yoktur, yapıt ve okur için vardır. Cöntürk’ün akıl yürütmesi eleştirinin varlık nedenini ortadan kaldırmaya değin itilebilir. Nitekim başka bir yazısında, “Eleştirmecinin önde gelen okuyucuyu eleştirmecisiz yapabilecek duruma getirmek” olarak açıklar. Başka bir deyişle, okurların eleştiri yazılarına gereksinim duymayacak bilgi ve beğeni düzeyine erişmeleri halinde eleştiri dediğimiz bu ara tür de ortadan kalkabilir. Oysa bence eleştiri edebiyatın bilincidir. İyi eleştiri yapıtı, üzerine yazıldığı metinlere bakılmasına gerek bırakmadan kendi başına ayakta durabilen yapıttır. Nasıl şair ya da yapıntı yazarı malzeme olarak yaşamı kullanıyorsa eleştirmen de kitapları kullanır. Cöntürk’ün eleştirinin varlık nedeni üzerine bir soru imi koymuş belki de ilerde onun yolunu kesecek gizli engellerden biri olmuştur. Görev / hizmet anlayışıyla eleştiri yapılırsa, o özgeci anlayışının somut verimini görmediğiniz zaman hevesiniz kaçar.
Cöntürk, eleştiriyi varlıkbilimsel bakımdan ikinci düzleme itmekle birlikte bu türün kendine özgü bir alan olduğunu söyleyerek çok önemli bir savı öne sürmüştür. Eleştirmen olmak için eleştiri yazıları okumak, eleştiri kuramları çalışmak gerektiğini sık sık anlatır Cöntürk. Bu bağlamdaki metinler için “eleştirel edebiyat” deyimini bile kullanır. Söz konusu deyim, Cöntürk’ün eleştiriyi nasıl tanımladığı göz önüne alınırsa, herhalde eleştiriyi bir yazın türü olarak konumlama girişimi değildir. Buradaki “edebiyat” sözcüğünü, dar anlamda sanat olarak değil, belirli bir alanda verilen yapıtların tümü olarak anlamak bence daha doğru olur. Ancak, “eleştirel edebiyat” kavramını nasıl yorumlarsak yorumlayalım, Cöntürk’ün eleştiri etkinliğine ayrı bir kişilik, kimlik kazandırmayı amaçladığı, bunda da başarılı olduğu kesindir. Cöntürk, eleştiri türünün Türk yazınında yer edinebilmesine yardımcı olmuştur. Bunu yaparken, eleştiriyi denemeden de ayırmıştır. Şöyle der Cöntürk: “Size bir şiirin, bir öykünün verdiğine benzer şeyler verirse bir yazı, denemeden sayılabilir. Denemede doğruyu araştırmadan çok, yaratma yoluyla etkileme önde gelir. Bir yazı, sizi arama ve araştırmaya itiyorsa ve içinde değer yargıları bulunduruyorsa, üslubu nasıl olursa olsun, eleştirel bir yazıdır o.”
Cöntürk, eleştiriyi, ikincil de olsa ayrı bir yazı alanı olarak konumladıktan sonra bu işin nasıl yapılabileceğini anlatmaya çalışmıştır. Önce eleştiri işleminin çok basit ama her türlü eleştiri anlayışı açısından geçerli bir tanımını yapar Cöntürk: “…ilkin yapıtın özelliklerinin ne olduğunun ortaya konması (…), sonra da bulunduğu anlaşılan özelliklerin beğenilir cinsten olup olmadığına bakılarak yapıtın değerinin biçilmesi (…). Bu iki iş kimi zaman birlikte de yürütülebilir. Ama birincisi yapılmadan ikincisine atlanmaz.” Cöntürk, bu tanıma dayanarak, “bilim disiplini içinde icra olunacak bir inceleyici (bilimsel) eleştirme tipi”ne yol açtığı kanısındadır. Tanımlamaya çalıştığı eleştiri türüne genellikle “nesnel” sıfatını yakıştırır. Dikkat: Cöntürk nesnel sıfatını bilimsele yeğler. Zaman zaman “bilimsel” eleştirme dediği de olur. Ancak, “bilimsel deyince, elden geldiği kadar bilimlerden faydalanan, kişisel yargıları azaltan bir eleştirmeyi anlıyoruz.” diyerek, ne dediğine açıklık getirir. Eleştiri işinin özellikle birinci aşamasında, yani yapıtın niteliklerini açıklamak için bilimlerden yararlanmak gerektiğini vurgulamaktan da geri kalmaz. Buna karşılık, bilimlerin yapıtın iyisini kötüsünden ayırmasına yardımcı olmayacağını da aynı güçle söyler. Dolayısıyla eleştirinin ikinci aşamasında asıl gerekli olan edebiyat bilgisi, beğenisidir. Her iki aşamada da eleştirmenin kendine özgü ölçüler geliştirmiş olması gerektiğini de anlatır. Bu tür ölçülerin oluşturulabilmesi için eleştirmenin sağlam kuramsal bilgiye sahip olması zorunludur. Bir koniye benzetir eleştiri yapmayı. “Eleştirmenin tabanında en nazari bilgiler, en üstünde uygulayımsal örnekler vardır.”
Cöntürk, eleştiriyi tanımlarken de, yaparken de, kullandığı ciddi üslupla ayrıca dikkati çeker. Eleştiriye kendini verişinde, edebiyatçılara özgü kendini ifade kaygısından çok, bir görev yapma, hizmet etme bilinci ağır basar. Kendini anlatmak için değil, yapıtı, yazarı, okuruyla edebiyat dünyasını geliştirmek için çalıştığı izlenimi yaratmaya özen gösterir. Bu bir kendini siliş tavrı değildir bence. Tersine, edebiyat dünyasını yönlendirme amacıyla bilinçli olarak kurulmuş bir duruştur.
Cöntürk’ün eleştirel anlayışını ve duruşunu daha iyi anlamak için diğer eleştiri türlerine nasıl baktığını, karşılaştırma yoluyla onlardan kendini nasıl ayırdığını ele alabiliriz. Cöntürk, çeşitli eleştiri anlayışlarının tanımını yaparken, asıl amacı kendi anlayışını konumlamak, kendi anlayışının ayırıcı niteliklerini daha iyi anlatabilmektir. Cöntürk, aynı tür karşılaştırmayı döneminin Türk eleştirmenleri bakımından da yapar. Kuramsal ve kılgısal düzlemlerde söyledikleri düşümdeştir. Böylece kendini hem kuramsal düzeyde hem de Türk yazın dünyasında konumlamış olur.
Cöntürk, dediğimiz gibi, birçok eleştiri türünden söz etmiştir. Ancak temelde ikiye ayırır eleştiri anlayışlarını. Cöntürk’e göre, bir “sevdim-sevmedim” eleştirisi vardır, bir de “tartıp biçme” eleştirisi. Kendisi ikinci tür eleştirinin temsilcisidir. Türk yazınında egemen olan birinci türün en büyük temsilcisi Nurullah Ataç’tır. Cöntürk, hem kuramsal hem de kılgısal düzlemlerde kendini özellikle Ataç eleştirisine karşı(T) olarak konumlamıştır.
Ataç söz konusu olduğuna göre hemen belirtmekte yarar var: Cöntürk, Ataç’ı küçümsemez. Tersine, Ataç’ı hep yüksekte görür. Onsuz Türk eleştirisinin kurulmuş olamayacağını, en iyi eleştirmenimiz olduğunu vurgular. Ataç’a minnet borcumuz olduğunu çekinmeden içtenlikle yazar. Ataç’ın yazınsal beğenisine, yargılarına da pek karşı çıkmaz. Giderek, deneme ile eleştiriyi karıştırmış olmasını da bir ölçüde evetler. Cöntürk’ün değillediği şey, Ataç’ın yöntemidir. Ataç’ın dağınık yazıları, dizgeli bir okuma yapmaması, öznel duygularını ve düşüncelerini öne çıkarması, okuduğu metinlere ilişkin yargılarını inceleme yapmadan sunması, Cöntürk’ün eleştirinin ciddiyetiyle bağdaştıramadığı bir yaklaşımı oluşturmaktadır. Ataç’ın bu yönüne “çürük bir eleştirme tutumunun bayraktarlığını yapması” diyecek denli ağır sözlerle yüklenir Cöntürk.
Yinelemek gerekli: Cöntürk, belirli bir kişiyi değil belirli bir eleştiri anlayışını hedef aldığı savındadır. Kuramsal yazılarında izlenimci, “izafiyetçi”, öznel eleştiri dediği yaklaşımı çürütmeye çalışmıştır hep. Dahası: Kendi eleştiri anlayışını önce izlenimciliğe, öznelciliğe karşı çıkarak kurmaya çalışmıştır. Eleştirmenin öne çıkmasını doğru bulmaz Cöntürk. Bunun yanı sıra, asıl sevmediği şey, yapıtı incelemeden genel değerlendirmeler yapılması, bir iki söz ile koca bir yapıtın değerinin biçilmeye kalkışılmasıdır. Yapıtın adamakıllı incelenmesini, ondan sonra değerlendirilmesini yeğler. Bence haksız değildir.
Cöntürk’ün karşı çıktığı yalnızca Ataç’ın başını çektiği izlenimci, öznel eleştiri anlayışı değildir. Yapıtın nasıl yazıldığından, yazınsal niteliklerinden çok ne dediğini inceleyen eleştiri anlayışından da kendini uzaklaştırır Cöntürk. Kabaca söylersek, biçim değil öz üzerinde yoğunlaşan eleştiridir bu. Toplumcu gerçekçilik akımı, Cöntürk’e göre, böyle bir eleştiri anlayışının ortaya çıkmasına yol açmıştır. Cöntürk, Fethi Naci’yi, yazar olarak beğense de, bu çerçeveye yerleştirmiş ve bazı yazılarında topa tutmuştur. Bir yazısında Mehmet Kaplan’ı da Fethi Naci’nin yanına yerleştirmiştir. Bunları yazarken, Cöntürk, yine yazınsal sözün özerkliğini savunmaktadır aslında. Yazın metninin okunması, bilimsel, ahlaki açılardan ya da eleştirmenin dünya görüşü açısından öne sürülen doğruların yansıyıp yansımadığının araştırılması değildir. Yazın metni yansıtıcı değil, kendi başına bir varlıktır. Eleştiri de bilimden yararlanır ama bilim eleştirinin yerini tutamaz.
Cöntürk’ün eleştiriyi nasıl betimlediğini biraz daha yakından görmek için Asım Bezirci ile ilgili yazılarına da bakmak gerekir. Cöntürk’ün Asım Bezirci’yi Ataç sonrası dönemin en önemli adları arasında gördüğünü biliyoruz. Ancak bu konumlama Bezirci’nin eleştiri anlayışını paylaştığı anlamına gelmemektedir. Cöntürk’e göre, Bezirci eleştiri işlemini çözümleme / inceleme ve değerlendirme diye ikiye ayırmakta, birinci evre olmadan ikincisine geçilemeyeceğini savunmaktadır. Cöntürk, bu anlayışı eksik bularak, eleştirinin özü bakımından değerlendirme olduğunu söyler. Böylece kendi anlayışını da geliştirmiş olur. Değerlendirme içermeyen incelemenin eleştiri sayılamayacağını, buna karşılık yalnızca değerlendirme yapılarak eleştiri işleminin yürütülebileceğini anlatır. Burada açıkça Ataç’ı örnek göstererek savunur. Ataç’ta gördüğü eksikliğin değerlendirme gücü değil, inceleme yapmaması olduğunu anlatır. “İnceleme, şiirden zevk alma yeteneğimizi tehlikeye sokabilir, şiirin kendisini öldürebilir.” derken tam bir yazın adamıdır Cöntürk. Yine Ataç’a kalkan olup, Bezirci’nin öznelci yaklaşıma fazla yüklendiğini öne sürer. Öznelciliğin yararlarının da görülmesini ister. Nitekim başka bir yazısında da şöyle diyecektir: “Bir şiire ilk yaklaşım daha çok duygusal ve özneldir, son yorumlama ve değerlendirme de özneldir. Ama ilk eylemden sonuncu eyleme geçmemizi sağlayan işler daha çok nesneldir.” Öte yandan, Bezirci’nin nesnellik toplumbilimsel ölçütlerle yazın yapıtını değerlendirmesini de Fethi Naci örneğini anımsatan biçimde eleştirir. Cöntürk, nesnellikle öznellik, özellikle çözümleme ile değerlendirme arasında denge kurulmasını önerir gibidir. Böylece eleştiriyi bilimin ya da yazın üstü bir aklın yaptığı otopsi benzeri bir işleme dönüşmek tehlikesine karşı korumak, yapıtla canlı bir ilişki olarak tanımlamak istediği kanısındayım.
Bütün bu söylediklerine bakarak, Cöntürk’ün eleştiriyi özgül, bilgi ve beğeninin yanı sıra emek gerektiren bir etkinlik olarak konumladığı öne sürülebilir. Keyfi, duygusal metinler okura ne denli haz verirse versin ciddi eleştiri çalışması sayılmazlar. Eleştiri yapmak elbette eleştirmenin ölçüler, değerler geliştirmesini de gerektirecektir. Cöntürk, yazınsal metinde bir anlam değil, birçok anlam olduğunu savunmakla kalmaz, birbirinden ayrımlı eleştirel yaklaşımların da olduğunu kabul eder. Her eleştirel yaklaşımın hakkını vermeye çalışır. O denli karşı çıktığı öznelci eleştirinin bile olumlu yanlarını göstermekten geri kalmaz. Kalın çizgili karşılaştırmalardan kaçınarak ayırtıları (nüans) yakalamaya çalışır. Eleştirel yaklaşımlar arasında üstünlük yarışması yerine tamamlayıcılık ilişkisi kurulmasını önerir. Giderek, yapıta değişik açılardan yaklaşımlar arasında ortak çalışmalar önerir.
Cöntürk’ün önerileri yalnızca metin okumalarıyla sınırlı değildir. Eleştirmenin bir görevinin de Türkiye’de eleştiri geleneği oluşmasına katkı yapmak olduğunu öne sürer. İyi bir okurun nasıl yetiştirileceği üzerinde kafa yorar. Edebiyat dünyasının yayımcılık, dergicilik gibi konuları, edebiyat eğitimi, edebiyat tarihi onun düşünce üretim alanına giren konulardır. Bütün bu konulara hep eleştirmen kimliğiyle yaklaşır. Güçlü, kendini dayatan bir kimliktir bu. Bir bakarsınız ki, sanata göre ikincil olarak sunulan eleştiri, edebiyat dünyasının motorlarından biri haline gelmiştir. Eleştiriyi yalnızca yazına değil çeşitli bilgi alanlarına açılan bir kapı olarak tanımladığı da olmuştur.
Cöntürk’ün eleştiri üzerine bu denli derin düşünmesinin, kendini paralayarak öneriler, fikirler geliştirmesinin eleştiri tarihimizde başka bir örneği var mıdır? Cöntürk, amacının Türk eleştirisini ileriye götürmek olduğunu sık sık vurgularken inandırıcıdır. Ona göre, Türk eleştirisinde evreler vardır. Birinci evre, Ataç eleştirisinin egemen olduğu dönemdir. İkinci evre ise, Cöntürk’ün yanı sıra Asım Bezirci ve Eser Gürson’un çalışmalarıyla oluşan dönemdir. Bu dönemin, “tutum olarak” kendisini kabul ettirdiğini ve “önceki Ataç Tutumu’nun yerini aldığını” savlar Cöntürk. Başka bir deyişle, amacının Ataç’ı kötülemek değil aşmak olduğunu yineler. Üçüncü dönem Yordam dergisinde başlamış olduğunu öne sürdüğü “Ussal Eleştirme Dönemi”dir. Cöntürk, “okuyucu için eleştirme dönemi” der buna. Ataç tarzı yazmanın okura daha çekici geldiğinin, ikinci dönemdeki eleştiri anlayışının ise okurdan çok edebiyatçıya seslendiğinin ayrımına varmıştır Cöntürk. Üçüncü dönemde okuru edebiyata çekecek bir anlayış geliştirmek, ikinci dönemin eksikliğini gidermek çabası içine girecektir. Edebiyat dünyasını, yazar – eleştirmen – okur arasında bir sacayağı olarak gören ve eleştiriyi yapıtın olduğu denli okurun hizmetine sunan Cöntürk’ün bu düşünceye yönelmesi şaşırtıcı değildir. Ancak bu üçüncü dönemin, amacına ulaşmışlık açısından somut kalıcı sonuçlarının ne olduğu tartışma konusudur. Bence ikinci dönemin süreğidir. Bir de gelecekteki bir dördüncü evreden söz eder Cöntürk. Eleştiri dünyamızda yaratmaya çalıştığı evrimin amacını anlatır bu yoldan. “Üçüncü dönemde metinlerle ‘haşir neşir’ olmanın kazandırdığı kök bilgilerle, zevklerle, anlayış ve perspektifle, eleştirmemizin genel önerme, yargı ve ilkeleri oluşturulacaktır.(…) İkinci dönemde de yargılar verildi, ilkeler söylendi, ama bunlar daha çok – hiç değilse Cöntürk için – Batı’dan edinilen bilgilerle yapıldı./ Dördüncü dönemde ise, daha çok metinlerimizden bilgiye, anlayışa geçilecektir. İşlem ters değil düz uygulanacağı için, böylece gelişecek olan eleştirme de ulusal olacaktır. Bizim ve kalıcı olacaktır.” Türk eleştirisi, Türk yazını, Türk kültürü bu ereğe ulaştı mı? Yanıtı hepimiz biliyoruz.
Çağdaşlık heyecanıyla yazın heyecanını aynı anda duyan, bu iki heyecanı bireştiren bir eleştirmenin böyle bir erek saptaması doğaldır. Ancak, bu denli doğru bir erek saptanınca ondan uzak kalmak kişiyi kahredebilir. Cöntürk, 1958 yılında “Eleştirel yazınımız büyük bir gelişmenin arifesinde görünüyor.” diye yazmıştır. Gelgelelim, 1964 yılında “Edebiyatımızın son beş yıl içinde düştüğü yürekler acısı durum”u anlatmaya çalışacaktır. 1965 yılında ise “Eleştirmecilerimiz toplasanız, bir düzineyi geçmez. Bir çağ edebiyatını değerlendirmek için çok azdır bu.” diyecektir. 1966 yılında “edebiyatın çökmüşlüğü”nden söz edecektir. 1969 yılında ise, daha önce alıntıladığım “Çağdaşlıktan büyük heyecan yoktur.” Sözünü ettikten sonra vurgulayacaktır: “Ne yazık ki bizde çağdaş olan tek bir eleştirmeci görünmüyor.” Cöntürk’ün yazdıklarına tarih sırası içinde bakıldığında, ilk yılların umutlu savaşımının yerini, zamanla, özellikle 1960’ların ortalarında bir düş kırıklığına bıraktığı görülür. Bu düş kırıklığı açıkça dışa vurulmasa da yazın dünyamıza yönelik yergilerin artmasından belli olur. Bu bağlamda, 1960’larda Cöntürk’ün işlediği bir izlek de edebiyat dünyamıza çekidüzen verilmesidir. Cöntürk, bu dünyanın yalnızca eleştirmenlerini değil bütün yazarlarını, okurlarını, dergilerini yönlendirmeye çabalar. Tük yazınında “kendini aşan okur” arayışına, yetiştirme uğraşına girer. “İyiyi korumak ve geliştirmek, kötüyle savaşa girmek” için örgütlenmeyi önerir. “Her dalda, her bölükte örgütlenme. / Dallar şunlar: edebiyat öğrenimi, edebiyat tarihi, eleştirme, şiir – öykü – roman. Bölükler de şunlar: şiir – öykü – roman yazanlar, eleştirmenler, dergiler, yayımcılar, öğretmenler, öğrenciler, okuyucular.” Cöntürk’ün ele aldığı her konuya bir sıralama, sınıflandırma tutkusuyla yaklaştığını zaten söylemiştik. Bu tutkuyu, paradoksal biçimde, aradığını bulamadığı, ereklerine varamadığı ölçüde edebiyat dünyasının tümüne yönelttiği anlaşılmaktadır. Türkiye gibi bir ülkede karşılanması olanaksız ve öznesinin içini kavuracak bir tutkudur bu. Hele “…bir milleti millet yapanlar daha çok edebiyatçılardır” diyebilen bir eleştirmense söz konusu olan, kim bilir içinde nasıl fırtınalar kopar! Yineleyelim: Cöntürk’ün geri düzleme çekilmiş olmasının gerçek nedenlerini bilmiyoruz. Elimizdeki ciltlerde bu konuda somut bir yanıt yok. Bununla birlikte, yukarıda geliştirmeye çalıştığımız bakış açısı böyle bir gidişin kaçınılmaz olduğunun en azından aklımızdan geçirilmesine izin veriyor.
Cöntürk’ün kendini fazla göstermeden de olsa, 1970’li yıllar ve sonrasında da özellikle şiir incelemelerini sürdürdüğü anlaşılıyor. Şiir, Cöntürk’ün eleştiriye ilişkin kuramsal düşüncelerini kılgıya döktüğü en önemli alan. Dahası: şiir, Cöntürk’ün kuramını yapmaya çalıştığı başlıca yazın türü. Çağının Şairi başlıklı kitabında şiirin ne olup olmadığının irdelemesine girer Cöntürk. Yalnızca o günlerde değil, çok uzun bir süre yazınımızı uğraştırmış olan öz – biçim tartışmasının üstüne çıkarak o günün Türk şiirine, şairlerine yardımcı olmaya çalışır. 1960 tarihli bu yapıtında, “şiirimizde bugün büyük bir gelişme göze çarpıyor.” der. En az bir düzine şair sayesinde Türk şiirinin “O. Veli kuşağının bıraktığı yerden bir hayli ileride” bir düzeye geldiği kanısındadır. Amacı bu sürece katkı yapmaktır. Şiir üzerine özellikle İngiliz – Amerikan kuramcılardan beslenen düşünceleriyle o günün önemli şairleri ve eleştirmenleriyle girdiği düzeyli bir tartışmadır bu kitap. Teknik açıdan bakıldıkta, özellikle imbilim ile anlambilimin henüz yazın alanında öne çıkmamış oldukları bir dönemde yazılmış olduğu için yeterince güncel değer taşımadığı öne sürülebilir. Ancak şiirin temel özellikleri konusunda her zaman yararlanabileceğimiz saptamalar içermektedir. Yazıldığı dönemde o tür çalışmaların pek yapılmıyor olması da kitabı ayrıca değerli ve eleştiri tarihimiz açısından önemli kılan bir özelliktir. Cöntürk, “Şiir dikkatle okunur, atlamadan okunur. Sözcüğü atlatmadan okutturan romanların sayısı herhalde çok azdır. Eleştirel yapıtlar ise, çok atlana atlana okunabilir, sonundan başlayarak da okunabilirler.” der. Bu tümcesinde şiirin önemini yeterince vurgulamış, ancak eleştiriye haksızlık etmiştir. Haksızlık ettiğinin en belirgin kanıtı kendi çalışmalarıdır. Geçenlerde çok beğendiğim güncel bir şairimiz, İkinci Yeni dönemindeki gibi günümüzde de imgeye dayanan önemli bir şiir hareketliliği görüldüğünü, ancak yeni kuşağın bir Hüseyin Cöntürk’ten yoksun olduğunu söyledi. Şiire bu anlamda katkı yapan başka bir eleştirmenimiz oldu mu, bilemiyorum. Elbette, Cöntürk’ün katkısı sözünü ettiğimiz kitabıyla sınırlı değildi. Şiir üzerine başkaca kuramsal yazılar da yazmıştır. Cöntürk denli şiir neliğine (mahiyet) düşünce üretmiş ikinci bir eleştirmenimiz var mı? Ayrıca Cöntürk’ün şiir incelemeleri, araştırmaları geniş bir alanı kapsıyordu. Gerçek bir şiir uzmanıdır Cöntürk. Her Türk şair ve şiirseverinin Cöntürk’ün yazdıklarını mutlaka okuması gereklidir.
Şiirin eleştirel okumalar bakımından en güç yazın türü olduğunu düşünenler vardır. Çünkü şiirsel söz, öyküye, romana oranla çağrışım, duygu, yananlam yükü, ezgiselliği gibi nedenlerle ayrı, nerdeyse büyülü bir dil olarak görülür. Cöntürk, şiirin büyüsünün incelemekle bozulmayacağı inancındadır. Eleştiriyi şiirin düz dile çevrilmesi olarak tanımlamaz. Şiirin anlamının tek bir okumayla tüketilebileceğini de kabul etmez. “Hiçbir usul şiir tam ışık serpmez. Serpebilse belki şiirin varlığının anlamı kalmazdı.” der; “…ancak, çeşitli usullerin uygulanması ile şiire nisbeten fazla bir aydınlık serpilebilir.” Şiirsel söz budur. İyi şiiri istediğiniz denli açıklayıp yorumlayın, bir şeyler artakalır hep. “Benim bildiğim ise, asıl şiir, öğretilemeyen bir şeydir.” diyen Cöntürk şiirsel dilin indirgenemezliğini kabul ederek çıkar yola. “Bir dilsel deyimdeki şiirsel yükün incelenmesi ile uğraşan disipline eleştirme diyoruz.” Bu işi yaparken izleyeceği “usul” metin okuması olacaktır. Yeni eleştiri yöntemine bağlı olarak metnin sınırları içinde kalır Cöntürk. “Yakın okuma” yapar bir bakıma. Behçet Necatigil ve Turgut Uyar üzerine kapsamlı çalışmaları eleştiri yazınımızın önemli metinleri arasındadır. Her şair böyle bir eleştirmen bekler. Ne var ki, her eleştirmen ancak belirli sayıda şair üzerine bu tür eleştiri yazar. Gerek bu iki kapsamlı çalışmasından gerekse kısa yazılarından, Cöntürk’ün mikro düzlemde çalışmayı sevdiği anlaşılmaktadır. Örneğin, Edip Cansever’in “Salıncak” şiirini çözümlemesi, “Sultan Veled’den bir Gazel” başlıklı yazısı, Cöntürk’ün bu tür çalışmalarda ne denli başarılı olduğunu göstermektedir. Öylesine iştah ve dikkatle yazar ki, vakti olsa okuduğu şiirlerin hepsini aynı biçimde irdelemek istediği izlenimi verir. Şiirleri aşkla okuduğu bellidir. Ancak eleştiri yaparken duygusallığa hiç kaçmadan ussal, soğukkanlı bir yaklaşım içindedir. Şiir ya da şiirlerin teknik özelliklerini, kullanılan söz sanatlarını sabırla inceler. Bir sözcüğü ya da dizeyi beğenmemişse, bunun nedenini inandırıcı biçimde açıklar. Yerleşik kanılara aldırmaz. Şeyh Galib’in bile kusurlarını bulur. Cöntürk gibi bir okurun eline düşen şiir aslında talihlidir. Çünkü bu tür okumalarda şiir kendini bulur. Cöntürk’ün şiir incelemelerinin ayrıntılarına girmemiz bu yazı çerçevesinde olanak dışı. Bununla birlikte, Cöntürk’ü övüyor olmamız, onun yaptığı şiir değerlendirmelerinin tümüne katıldığımız anlamına gelmemektedir. Örneğin, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Türk şiiri tarihi açısından “olmasa da olur” bir nitelik taşıdığı yargısını paylaşmamız olanak dışıdır. Emily Dickinson’ı “ikinci sınıf şair” sayması da gözden geçirilmiş olması gereken bir değerlendirmedir. Bu noktada, Cöntürk eleştirisinin “şiirsel yükün” kültürel, felsefi boyutlarına uzanmakta bazen zorlandığı öne sürülebilir.
Öte yandan, belirtmeliyiz ki, Cöntürk’ün eleştirel kapsama alanı metin incelemeleriyle sınırlı değildir. Gününün şiir dünyasını tümüyle incelemeye de girişmiştir. Şöyle der bir yazısında: “1954 – 1957 yılları ortalamasına göre, her yıl şiirimize 144 yeni imza girmekte, geçen yıldan 321 imza devralmakta ve şiirimizden her yıl 160 imza dökülmektedir. Buna göre her yıl imzası görülenlerin toplamı, ortalama olarak, 321 + 144 = 465’tir.” 1955 ile 1960’ların sonlarına dek Cöntürk’ün Türk şiirindeki gelişmeleri en geniş biçimde izleyen eleştirmen / okur olduğu anlaşılmaktadır. Sınıflandırma – ulamlama tutkusu tek tek şairleri ele almakla doygunluğa ulaşmamış, o gününün Türk şiirinin bütününe doğru açılmıştır. Şairler Sözlüğü o günlerin koşulları içinde olağanüstü bir çalışmadır. Çeşitli istatistikler, değerlendirmelerle o günlerin şiir dünyasının hem haritasını çizmek hem de çeşitli öğütlerle şairleri ve genel Türk şiirini yönlendirmek istemiştir. Modern Türk Şiirinin Tarihini Cöntürk’ün yazdıklarını okumadan yazmak önemli bir eksiklikle sonuçlanır.
Cöntürk, çeşitli denemeler, kitap tanıtma yazıları da kaleme almıştır. Bunlardan, kendi dergiciliğinin yanı sıra bütün dergileri ve gelişmeleri nasıl yakından ve tutkuyla izlediği anlaşılmaktadır. Yalnızca eleştiri kuramı, şiir eleştirisi açısından değil dergicilik ve yazınkürenin tümü açısından merkezde yer alan bir yazar olmuştur Cöntürk.
Cöntürk, bir yandan büyük hayranlık duyduğu, öbür yandan aşmaya çalıştığı Nurullah Ataç’ın ölümünden sonra kaleme aldığı bir yazıyı şöyle bağlar: “Eleştirme de şiire benzer. Onun da bir tarihi vardır. Dünkü eleştirmenin tarihi yüzde doksan Ataç’ın tarihidir. Ataç’ın tarihi yazılmadıkça bugünün eleştirmesi ışığa çıkamaz, bu gün bir eleştirme kuşağı yaşıyor denmez. Ataç ölmüştür. Ama onun için bir kitap yazamazsak biz sağlımızda ölmüş olacağız. Bizim kuşak işte asıl kıyametin bu olduğunu bilmem anlar gibi oluyor mu? / İşte Ataç deyince onun ölümünü, bizim ölüm – kalımımızı düşünüyorum (anlıyorum).”
Bilmem, anlatabiliyor muyum?
|