Necati Tosuner: “Çok kısa öykü, öyle olması gerektiği için
çok kısa olan öyküdür”


Behçet Çelik


Yeni öykü kitabınız Yakamoz Avına Çıkmak (Kanat Kitap, 2007) üç bölümden oluşuyor. Bu üç bölümde üç ayrı tarzda yazdığınız öyküler bulunuyor.
Önce, birinci bölümdeki çok kısa öyküler hakkında konuşalım istiyorum. Kısalıkları ve cümlelerin dize gibi kesilmeleri nedeniyle şiir –özellikle anlatımcı şiir– sanılabilecek metinler bunlar.
Yok, “şiir” demeyelim. Şair arkadaşlarıma ayıp etmeyelim. Övünmek gibi olmasın, ben hiç şiir yazmadım.

Hiç mi?
Hemen hemen hiç. Şunu diyorum: Bu yaştan sonra böyle bir şey yapmaya niçin kalkışayım ki?.. Ülkenin beş bin elli birinci şairi olmak beni kesmez! Yani, sayıda “birinci” var diye…
Peki, bir denemenizde, anlatacağını en az sözcükle anlatan bir öykücü için, “sanki kalemle değil de makasla yazmış” gibisinden bir söz ettiğinizi anımsıyorum.
Ama onlar “çok kısa öykü” değildi. Elde Kitap’ın son denemesidir. Barış Bıçakçı. Üç sayfada anlatıyordu anlatacağını. Çok beğenmiştim.

Siz de bu birinci bölümdeki öyküleri kaleme alırken “makas”ınızı hiç korkmadan kullanmış gibisiniz.
Öykünün “çok kısa” biçimlenmesi için “makas”ın işlevi artıyor kaçınılmaz olarak. Ha, şöyle bir şey oldu: Kitabın dosyasını Sinan Kılıç okumuştu. Baktım, ilk öyküden bir satır atmış. Vay be! Bir sözcük de ben attım. Adam Öykü’de yayımlanmıştı, şimdi kitapta –iyice– “makas”lanmışı var.

Sizi bu denli kısa öyküler yazmaya iten nedir?
Seviyorum. Eskiden Necati Tosuner Sokağı’nda yapmıştım. “Hadi, bir ‘çok kısa’ yazayım…” diyor değilim. Benim bu tür öykü için önerdiğim tanımlardan biri şöyledir: “Çok kısa öykü, öyle olması gerektiği için çok kısa olan öyküdür.” İçimden öyle geliyor.

Bu çok kısa öyküler, ilk bakışta kısacık bir an’ı duyuruyor, anlatıyor bize, ama bu sekiz on cümlenin işaret ettiği, anlatmadan anlattığı daha geniş bir alan var ve…
Derinliği de olan!

Evet, derdini en az sözcükle anlatmaktan, damıtılmış metinler kurgulamaktan öte bir durum gibi görünüyor bu bana. Böyle sıkıştırılmış bir anlatım gibi görünürken, okurun algı dünyasında genişleyen, genişlemeye, açılmaya, “derinleşme”ye hazır bir kurgu. Sanki zembereği öyle bir sıkmışsınız ki, öykünün bittiği anda zemberek boşalıveriyor.
O zembereğin atmasını göze alıyor yazar. Benim şu Elde Kitap’ı el altında tutmakta yarar var. Demin sözünü ettiğim tanımlardan biri de şöyledir bu kitapta: “On gram pamuk değil, on gram demir.” Böylesine bir yoğunlaştırmanın ayrı bir önemi olduğuna inanıyorum. Hiç çekinmeden şu da sorulabilir: Bu emeğe değer mi? Evet, çok para etmez. Daha para edecek şeyler peşindeyseniz, boşa giden bir emek olarak da görülebilir. Böyle bir inanışı da küçümsediğimden değil doğrusu, ama kendim o tarza uzak durmak isterim. Az önce de söyledim: Sevilerek yapılan bir iş… Böyle. Seviyorsanız, uykunuzun kaçmasından sevinç duyarsınız.

Yakamoz Avına Çıkmak’ın ikinci bölümünde yer alan iki öykünüzün (“Alanya’da Bir Kıyıda” ve “Gölgeler”in) ortak özelliği, öykü anlatıcılarının, iç dünyalarına bakarken kendilerine kıymaktan hiç sakınmayışları gibi göründü bana. “Gölgeler”in anlatıcısı şöyle diyor: “Şimdi iç çekmek de güzel. İç çekmeyi güzel bulduğuna kendini inandırmak da. Öyle sanmak da…”
Fazla kurcalıyor, değil mi?..

Kurcalamak ne kelime, deşiyor. En küçük bir jest ya da gelgeç bir hislenme durumunda bile kendini kandırmayacak hale gelmiş, korunaksız, kendisini koruyabilecek her türlü örtüyü üzerinden sıyırmış bu öykü anlatıcısının kendine ilişkin şu saptaması da vurucu: “Dışım soğuk.. içim uykulu.”
Ben güzel bulurum bunu. Olmayan bir “kaktüs” türü, –dikenleri kendine.

Bu soğukluk, bu soğuma, ya da soğukkanlı bakış giderek daha derinlemesine bakmaya başlamış olmanın sonucunda mı ortaya çıkıyor, yoksa tam tersine, derinlere indiğinde öykü anlatıcısının yeni bir tür kendini koruma gereksiniminin mi sonucu?
Derinlere bakmayı çoktan öğrenmiş.. dahası, öğrenmek zorunda kalmış.
Ve derinlere bakmaktan artık hiç çekinmeyen.. üstelik, bunu alışkanlık edinmiş.

“Alanya’da Bir Kıyıda”da bir kez öykünün başında, bir kez de öykünün sonunda yer alan bölümde, öykü kahramanı şöyle betimleniyor: “Umutlanmanın boşa umutlanmakla sonuçlanacağını bilen, yine de umutlanmayı, yeniden.. yeniden umutlanmayı kendine hiç yasaklamamış olan; oysa umutlara kolayca kapılma yaşını da iyice geride bırakmış olan, bir adam…”
Burada iç içe geçmiş, birbiriyle çelişiyormuş gibi görünen birkaç farklı ruh halinin nasıl bir arada bulunduğunu, görmekteyiz. Aynı zamanda, kişinin iç bakıştaki çıplaklığı, korunaksızlığı çarpıcı bir yalınlıkla karşımıza çıkmakta.
Evet “yalın” ama, karmaşık da.

Haklısınız, öykünün ana gövdesini geçmişteki bir olay oluşturmakta. Bu deneyim, öyküdeki adama bir içgörü kazandırmakta. Umutlarını besleyen de bu. Ne var ki, umut sevinçli bir beklenti olmaktan artık çıkmış durumda.
Beklentisiz bir umut, ha?..
Bir “yanarak var olma” biçimine, bir “kendini perişan etme” biçimine dönüşüyor. Sevinmek değil, perişan olmak için umutlanıyor. Hep “kendi bıçağının üzerine düşme”ye eğilimli… Daha doğrusu, böyle olacağını kestiren, ama bundan sakınmayan bir duruşu var.
Necati Tosuner’e –mi– benziyor!

Onu ben söyleyemem.
Öyle olsa da.. olmasa da, bu damarda çok iş var. Epeydir bir taslak üzerinde çalışıyorum. “Kasırganın Gözü” koydum adını. Bakıyorum yer yer çok iyi. Sonra bir de bakıyorum ki, gözümden düşmüş. Şöyle bir durum anlatılmak isteniyor: Altmış yaşına geliyorsun, ve iğde çiçeğinin kokusu değişiyor. Yahu, iğde çiçeğinin kokusu değişir mi!.. Falan…

Yakamoz Avına Çıkmak’ın üçüncü bölümü tek bir öyküden oluşuyor: “Gelecek”. Neredeyse tamamı diyaloglarla kurulu bu öykünün. Öykü kişilerinin ruh halleri konuşmalardaki kesikliklerde, tutukluklarda seziliyor. İlk bölümdeki eksiltmelerden çok farklı bir anlatım seçmişsiniz bu öyküde. Eksiltme yerine çoğaltmışsınız.
Evet, çünkü yapı olarak birbirinden çok değişik. 45 sayfalık bir öykü bu. Şunu da söylemeliyim: Ben öykünün romandan çok şiire yakın durduğuna –durması gerektiğine– inanırım. Bu yüzden, şiire tanınan biçimsel özgürlük genişliğinin –büyük ölçüde– öyküye de tanınmasını isterim.

Bu açıdan bakarsak…
Bu açıdan bakarsak, Yakamoz Avına Çıkmak’ta rahatça görülebilecek olan, öykünün tam sınırlarında dolaşma ve bunu örneklerle çeşitlendirme çabasıdır.

Bu “Gelecek” adlı öyküyü oluşturan diyaloglar…
Şunu sormadan geçmeyelim: Niçin?.. Üstelik 45 sayfa uzunluğunda, ve romana böylesine uzak. Oysa, şiire –yer yer– nasıl da yakın!..

Bu diyaloglar, ilk bakışta öyküde asıl anlatılmak istenenin ötesinde, gündelik sohbetler gibi duruyor.
Sıradan, –gibi.

Evet ama bu söz kalabalığının içerisinde, Bilge’nin ne duyumsadığı, gelecekten ne beklediği doğrudan ifade edilmiyor –hatta önüne çıkan “seçim”in gerçekten bir seçim olup olmadığı da anlaşılmıyor. Siz Bilge’nin sözlerinin o tutulduğu anlarda, onun bir anlık alınmalarında, o dalgınlığında sezdiriyorsunuz bütün bunları.

Sayfalar süren ruhsal çözümlemeleri çok okuduk. Bu da böyle olmak istiyor. Yakamoz Avına Çıkmak’taki yalınlığın “yalınkat” diye nitelendirilmesinden hiç korkmadım. Çünkü, bu incecik kitaptaki kendisini gizlemiş olan emek yoğunluğunu, en yakından bilen kişiyim ben. Necati Tosuner’in dokuzuncu öykü kitabı bu. Bir onuncusu ya vaar.. ya yok… “Patlıcanda son nokta!”


<<geri dön

Ana Sayfa