Ters Yağmurlar
Bugüne kadar, yağmurlar hep gökyüzünden yeryüzüne yağdılar. Yağmurlar, bundan sonra artık, yeryüzünden gökyüzüne yağacaklar.
Dedelerimin, Ninelerimin
Hatırlarını Soruyorum
Ey dedelerim, ey dedelerimin dedeleri, ey dedelerimin dedelerinin dedeleri ve ey onların da dedeleri; nasılsınız, iyi misiniz?
Ey ninelerim, ey ninelerimin nineleri, ey ninelerimin ninelerinin nineleri ve ey onların da nineleri; nasılsınız iyi misiniz?
Ya ey dedelerimin nineleri, ninelerimin dedeleri ve ey onların nineleri, onların dedeleri; sizler nasılsınız?
Diyeceğim o ki, nasılsınız, iyi misiniz bütün ninelerim, bütün dedelerim?
“Magnus Magister” Nasıl Seçilirdi?
İlk önce, iktidardaki “Chapitre General” birini seçerdi. Seçilen bu kişi, Seçici Kurul’un ilk üç üyesini belirlerdi. Sonra bu üç üye dördüncü üyeyi, sonra bu dört üye beşinci üyeyi, sonra bu beş üye altıncı üyeyi, sonra bu altı üye yedinci üyeyi, sonra bu yedi üye sekizinci üyeyi, sonra bu sekiz üye dokuzuncu üyeyi, sonra bu dokuz üye onuncu üyeyi, sonra bu on üye onbirinci üyeyi, sonra bu onbir üye onikinci üyeyi, sonra bu oniki üye onüçüncü üyeyi seçerdi. Orada durulurdu, daha öteye gidilmezdi, ondördüncü üye seçilmezdi, on beşinci, on altıncı üye de. “Magnus Magister” yani “Büyük Üstat”, yukarıdaki seçim yöntemiyle seçilen onüç kişilik kurul tarafından seçilirdi.
Rodos Şövalyeleri’nin başkanlarını nasıl seçtiklerini ölesiye merak edenlere, işlerini güçlerini bırakıp, o sorunun yanıtının peşinde koşanlara duyurulur.
Kazancakis’in Sevdiğim Yazıları
Zorba’yı severim. Kazancakis’i de. Kazancakis’i sevmemin nedenlerinden biri Zorba’dır. Ama Zorba Kazancakis’i sevmemin tek nedeni değildir, en büyük nedeni de değildir.”
Ben Kazancakis’i daha çok El Greco’ya Mektup başlıklı kitabın yazarı olduğu için severim.
Ama ben Kazancakis’i en çok, Girit’in Herakleion kentindeki mezarının üzerinde yer alan şu üçleme nedeniyle severim: “Hiçbir umudum yok, hiçbir şeyden korkmuyorum, özgürüm”.
Güzelim Küçük Alıntılar
Güzel kitaplar okudum. Onları çok sevdim. Onların kimi bölümlerini daha da çok sevdim. Sonra unuttum onları. Üzüldüm. Daha sonra, biriktirmeye karar verdim onları. Ancak, o kadar çoktular ki baş edemedim onlarla. Bir kitap yapmayı düşünüyorum. O alıntılardan oluşacak bu kitap ve “Güzelim Küçük Alıntılar” başlığını taşıyacak. Aşağıdaki güzelim küçük alıntılar, henüz varolmayan o kitaptan:
“Uykunun uzvi biçimsizliğine düşmeden, uyku vaziyetinde duran güzel karısına Adnan daldı. Deminki heyecanlardan, Belkıs’ın yanaklarını ayrı ayrı renkte bir sis kaplamıştı.
Belkıs’ın bu hâli, Adnan’ı rahatsız edecek kadar güzeldi. Adnan, her tarzda kendisinin olmayan, her zaman kendisinin olmayan karısını, metres kadar, başkasının karısı kadar seviyordu. Bu kadın, her gece, Adnan’a pijaması gibi kollarını açmıyordu. Bu gözler ona seyahat kadar uzaktan bakıyordu. Bu elleri, Adnan her akşam, ömründe ilk defa öpüyordu. Bu kadın, her dakika, her türlü onun değildi; Adnan işte bu kadına bayılıyordu […] Adnan’ı beğenmediği zaman, Belkıs daha güzeldi.” (Mithat Cemal Kuntay , Üç İstanbul).
“Büyük bir törene katılan bir kadın, yan tarafında, apansız peydahlanan bir sancı duyar. Böylesine beklenmedik bir olay karşısında telâşa kapılarak, olayın odak noktası olduğu ve kendisi için düzenlenmiş toplantıyı terk eder. Herkes kaygılanır, yardım etmeye çalışırlar. İnsanlar yardımına koştururlar. Hippokrat’ın müritleri çağrılır; apar topar bir araya gelip, rahatsızlığın nedenini saptamak için kafa kafaya verirler, çeşitli otoritelere başvurulur ve nihayet, kadının alışkanlıkları ve yediği yemekler gözden geçirilir. Hasta incelendiği sırada kadın, çıkmaya çalışan koskoca bir osuruğu, hangi akla hizmetse, içinde tuttuğunu anımsar.” (Salvador Dali, Bir Dâhinin Güncesi).
Sonuncu örnek tek bir cümle: “Bu aklı kıt, derme çatma bir şeyler okumuş adamın zihni, ona telkin edilen felsefi düşüncelerle büsbütün karışmıştı.” (Dostoyevski, Karamozov Kardeşler).
Paris’te Hiçbir Şey Yapmamak
Paris’e gitmiş Ahmet Hâşim.
Döndüğünde, sormuş kendi kendine: “Paris’te ne yaptın?”
Ve şöyle yanıtlamış bu soruyu: “Hiç”.
Ne yaptın sen Hâşim? Hâşim ne yaptın sen? Paris’te hiçbir şey yapmamak olur mu hiç?
Tanrım! Neler söylüyorum ben? Ben değil miydim Hiçbir Şey Yapmamak kitabını yazan?
Öteki Kentler
Predrag Matvejevic’in Öteki Venedik (YKY, 2007) başlıklı kitabını okudum. Beğendim. Beğendim, çünkü benim gibi düşünüyor adının ve soyadının söylenmesi de yazılması da kolay olmayan o yazar, Predrag Matvejevic. Predrag Matvejevic, o kitabında, Venedik’ten, daha doğrusu “Öteki Venedik”ten söz açıyor.
Peki neden böyle yapıyor Predrag Matvejevic? Predrag Matvejevic neden Venedik’e arkasını dönüyor da, “Öteki Venedik”e yüzünü dönüyor?
Kitaptan öğrendiğimize göre, bunun nedeni, Predrag Matvejevic’in bir gün, Venedik’te değil de, Trieste’de, “sanırım” Muggia’da, bir köprüde, bir Doğulu bilgeyle karşılaşmış olması ve o bilgenin Predrag Matvejevic’e şu öğüdü vermesi: “Çok sayıda kişinin geçtiği yerleri anlatma, belki senden önce daha iyi betimleyen biri çıkmıştır.”
Bence haklı bilge. Öyle ya, ne gereği ve ne yararı var “resmî” söylemin peşinde koşmanın, “malûmu ilâm” etmenin, yani bilineni bildirmenin? Öyle ya, ben ki birçok kez gitmişimdir Venedik denilen o kendine özgü kente, bilirim Piazza San Marco’da dolaşmanın, oradaki kafelerden birinde oturmanın ne demek olduğunu, neden alıp okuyayım sıradan bir Venedik kitabını? Onun yerine, alırım Predrag Matvejevic’in Öteki Venedik’ini, onu okurum. Öyle yaptım zaten.
Kitabının bir yerinde şöyle diyor Predrag Matvejevic: “Aniden fırtına patladı, rüzgâr şiddetlendi ve yağmur yağmaya başladı. Gerçek bir hortumdu. Tanrı bilir, nereden havaya yükselen nesneler pek gidilmeyen, çok az kişinin adını bildiği yerlere sürüklendi: Cavollino ve Dolo, Pianiga, Cazzago, Stra. Kanalizasyonlar dayanamadı. Bu aşırı yüklenme patlamalarına neden oldu. Sokakları çamurlu, yer yer kahverengi, hatta kapkara sular istila etti. Büyük gölcükler halindeki su birikintilerinin izleri günlerce kaybolmadı. Şehrin bağırsaklarının kokusunu içime çektim.
Bu da Venedik, ama öteki yüzü.”
Güzel, çok güzel.
Heykelin İçi
Heykel vardır, içi yoktur; heykel vardır, içi vardır.
Evet, kimi heykellerin içi yoktur. İçsiz heykellerdir onlar. Örneğin, aşk tanrıçası Venüs’ün ya da Roma İmparatoru Augustus’un mermerden yapılmış heykelleri bu türe girerler. Öyle bir heykelin içi, tepeden tırnağa mermerle doludur. Bunun böyle olduğunu gözlerinizle görmek isterseniz, yere atıp kırın, parçalayın, unufak edin onlardan birini.
Ama bütün heykellerin böyle olmadığını, az önce de belirttiğim gibi, kimi heykellerin içli olduğunu da unutmayın. Örneğin, unutmayın bronz bir at heykelinin içinde, at biçiminde bir boşluğun bulunduğunu.
Ne var ki, yararsız bir boşluktur bu. Aynı zamanda anlamsızdır da. Onun için de, aklı olan kimse girmeye kalkmaz onun içine.
Yine ne var ki, her konuda olduğu gibi, bu konuda da “istisnalar” yok değildir.
Bunlardan biri, Münih’teki Bavyera Heykeli’dir. Bu heykel, ayakta duran bir adamla, o adamın ayaklarının dibinde yatan bir aslandan oluşur. Bu heykel bronzdan yapılmıştır. Bu heykelin içi boştur. Münihliler’i bilmem, ama bizim Ahmet Mithat Efendi, arkadaşı Doktor Yanpolsky ile birlikte, Bavyera Heykeli’nin içine girmiş oturmuştur. Anlaşılan, o gün hava hayli sıcaktır, hem de o kadar sıcaktır ki, güneşin altında iyice ısınan bronz, Ahmet Mithat Efendi’nin fenalaşmasına neden olmuştur. Bunun dışında, yazar ve doktor, Bavyera Heykeli’nin içinde çocuklar gibi oynamışlar, yazarın şu sözlerinden anlaşıldığı üzere, çok eğlenmişlerdir: “İçtiğimiz sigaraların dumanlarını heykelin burnundan aşağıya doğru üfürüp gülüşüyoruz. Güya aşağıdan görenler heykel tütün içiyor da dumanını burnundan savuruyor zannedecekler diye eğleniyoruz.”
Sonra, o çok ünlü Truva Atı: İçine girilebilen bir heykeldir o da. Ama o, bilirsiniz, bir kalleşlik anıtıdır aynı zamanda.
|