Bahman ve Karim’e
Yazanlardansan; yani yazmak, gecenin kör vakti değil, günün en parlak anında bile seni bin yıllık uykundan uyandıran bir itkiyle içine çörekleniyorsa; “Dudaklarım isterse sonsuza dek kapalı kalsın, elim kalemle sarmaş dolaş olsun, bu yeter bana” diyecek son bir soluk taşıyorsan her daim göğsünde; konuşulanlar mideni, ruhunu, benliğini bulandırıyorsa; susarsın. Bir koşu demiryoluna gidip, vagonlar son sürat önünden geçerken feryat figan bağırır, duymazsın kendi sesini bile. Yazanlardansan eğer, susarsın. Susadığın zamanlarda bile. “Her şeye rağmen.” Dağlarda her gün yirmi beş kilometre yol kat edersin tek kelime etmeden. Günlerce konuşursun taşlarla, ağaçlarla, yolun kıvrımlarıyla. Duyulan tek şey çamların arasından geçerken rüzgârın bıraktığı iz olur.
Susarsın. Yaygarayı marifet bilenlerin etrafta cirit attığını görsen bile. Söz gümüşse sükut yazıdır, bilirsin. Yazanlardansan eğer, bir akşamüstü Sarayburnu’nda Laz’ın biri sana, aldığı her yudumda; “Bu çay, çay değil, ah bizim oralar!” derken, birden kaplumbağalardan bahsediyorsa; sessizce, ağır ağır, ama emin adımlarla çok uzun olduğunu bildiğin o yolda; inatçı, sabırlı ve kararlı bir şekilde ilerlediğini söyleyip, “Tıpkı bir kaplumbağa gibi” diyorsa; susadıkça yazmak, yazdıkça susmak istersin. Yazanlardansan.
İşte bir kaplumbağa. Ölüdeniz görünüyor ufukta. İki kayanın arasına sıkışıp Babadağ’da mahsur kalmış bir kaplumbağa. Tıslıyor çok zor duyulsa da. Yardım çağrısı bu. “Bir el veren olsa” diyor. Orada ne kadar debelendiği bilinmiyor. Sağırlaşmış âlemde bir yankı yaratmıyor bu çağrı. Kaplumbağadan ancak bu kadar ses çıkıyor. Çıkmadık candan ümit kesilmez, deniyor. Bunu en iyi kaplumbağalar biliyor. Kaç gün geçti? Kaç ay? Yoksa yıl mı? Zaman kaplumbağanın zamanı. İnsan aklı buna ermiyor.
İşte bir el. Dağın sessiz gölgesini kendine yurt edinen bir gezgin. Sadece kendi nefes alışverişlerini duyduğunu fark edip, tutuyor nefesini. Bir an için. Belki birkaç saniye. Yeter bir yardım çığlığını duymak için. Kulak kabartıyor sessizliğin içine doğru. Evet, bir tıslama. Çeviriyor başını batan güneşin ışığını son bıraktığı yere. “Bir el” diyor kaplumbağa, “Bir el uzansa bana”.
Soluğunu bırakıyor elin sahibi. Tutuyor kaplumbağayı. Çıkarıyor debelenmekten yorgun düşen gövdesini iki kaya arasında mahsur kaldığı yerden. Usulca bırakıyor toprağa. Fırlıyor kaplumbağa. Nereye gideceğini biliyor çünkü. Engelinden kurtuldu işte. Kurtuldu yolunu kesen o kayadan. Önüne dikilen seti yıkıp geçen azgın bir su gibi akıyor işte kaplumbağa. Yolunu özlemiş yolcu gibi.
Yazanlardansan, yazmak yazgını belirliyordur için için. Yani, allahsız ve kitapsız bir yazarsındır, ama yine de yazmaya devam ediyorsundur. Bir el veren olsa kitaplı da olunur çünkü, biliyorsundur. Yazanlardansan eğer, “Su kaplumbağası olsam her şey daha kolay olur muydu acaba” dersin bir gün. Heraklit’in dediği gibi akıp gider mi o zaman, yazmak da, yaşam da? Bardağın yarısını hep boş görmeye başladığında, ne dersin soranlara? Su var mı bardakta?
“Suyum geldi” diyerek feryat figan doğuran birinin karnından çıkarken bilmezsin. Zihnine kaydedilen ilk bilgi sudur senin. Suyla doğarsın. Su gibi akıp gidecek olan bir yaşama teslim olursun. Acılar, hüzünler, bütün çektiklerin bardağındaki suyu her geçen gün biraz daha azaltır. Yapabileceğin bir şey de yoktur senin. Elinden geleni yapmışsındır ama fayda etmemiştir. Bardağın dolu tarafını görebilmen için arada bir o bardağa birilerinin ya da bir şeyin eklenmesi gerekir. Bu yoksa yılarsın. Yanılırsın. Yorulursun. Boş sanırsın bardağı.
Yazanlardansan, adım adım ilerliyorsan nereye gittiğini bilerek, yani yazmak, gizli bir cevheri mücevhere dönüştürme gücü veriyorsa sana; “Ben buradayım, beni görün, mücevherler görülmek ister” diyorsa ağzını hiç açmadan konuşabilen bir kaplumbağa; yorgun düşüyorsa el verecek birini beklerken sıkıştığı kayaların arasında; yine de yazarsın. Yazanlardansan.
Sabırlı ve kararlı ilerlese de yolunda, kaplumbağalar da yorulur. Kendi soluğunu bir an için kesmeyi denemeyen, kaplumbağaların feryat eden sesini duymaz olur. Kaplumbağa, kendisine uzanacak bir eli bekler durur. Yazanlardansan, yani yazmak, bilirsin işte, o ele –sana hiç uzanmadığı/uzatılmadığı halde– tutunmaktır. Yılgınlığa tek çare belki de budur.
|