Yazın da, Ada’nın da sonu vardır, her şeyin olduğu gibi. Önceden belirlenmiş bir gündür o, sessizce yaklaşır, gelir. Bir sabah, bavullar, çantalar elde, iskelede bekleyen motorlara binilir. Tekneye adım atar atmaz sanki bir adım uzaklaşır köy, çınarlar, iskele; ayrılık başlamıştır, motor daha bir süre iskeleye bağlı kalsa bile. Sonra palamarlar çözülür; güm güm öten makinaların gürültüsü, veda çığlıkları, bağrışmalar arasında açığa dümen kırılır. Uzaktan, kahveden el sallayan Gega (iyi seçilmiyor, o mu gerçekten?) seni geçirmeye gelmiş bir iki arkadaşın, kıyıda, gerilerde, uzaklarda kalır.
(Samih Rifat, Ada, Geceyarısı Kitapları 2002)
Ré Soupault’nun yeniden keşfedilen fotoğrafları
20. yüzyıl başında doğan, 1940 öncesinde Paris sanat ortamıyla diyalog içinde olan birçok ilginç sanatçı gibi Ré Soupault da, farklı “yaratıcı çalışmalar” gerçekleştirmiş, bir etkinlik alanından ötekine geçerken arkasında ilginç izler bırakmış.
Ré Soupault’nun ilk kez Berlin’de etkileyici bir retrospektif sergiyle sunulan fotoğraflarını herşeyden önce sanat tarihi açısından da değerlendirmek gerekiyor. 60’ı vintage baskı olmak üzere 250 adet siyah-beyaz fotoğraftan oluşan sergi, hem geçen yüzyılda edebiyat ile görsel sanatların Paris kentinde kesişen yollarını, hem de yaratıcı bir sanatçının geçirdiği farklı evreleri izleyicilere sunuyor.
1901 yılında Meta Erna Niemeyer olarak Bublitz’de (eski Almanya günümüze ise Polonya taşra kenti) doğan Ré Soupault’nun Bauhaus’ta Johannes Itten’in öğrencisi olarak resim eğitimi alırken, 1920’lerde altın yıllarını yaşayan Berlin sanat ortamıyla yakın ilişkiye geçer. Dadaist Hans Richter ile yaptığı ilk evliliği dönemin öncü sanatçılarıyla yakın bir diyaloğa geçmesini sağlar. Alman dergilerinde moda eleştirmeni olarak çalışırken Sergej Eisenstein, Ferdinand Léger, Man Ray başta olmak üzere dönemin yaratıcı sanatçılarıyla arkadaşlık kuran Soupault’nun Kurt Schwitters’in taktığı “Ré” isminden esinlenerek, ilk eşinden ayrılıp 1929’da Paris’e yerleşip orada “Ré Sport” ismini verdiği bir moda evi açar.
Burada 1933’te Sürrealizm Akımı içinde aktif bir rol üstlenen Philippe Soupault ile tanışması, onun hayatında önemli bir dönüm noktasıdır. Politik muhabir olarak çalışan Philippe Soupault, Avrupa kıtasına Hitler karanlığının çökmek üzere olduğu dönemi birbirinden ilginç röportajlarıyla, yazılarıyla belgelerken, 1937’de evlendiği eşi Ré’yi de fotoğraf çekmesi için yanına alınca ilginç bir hayat ve yol arkadaşlığı kurulur.
Rolleiflex ve Leica makinalarıyla edebiyat dünyasının parlak yıldızlarından biri olan Philippe Soupault’nun yolculuklarına fotoğrafçı ve çevirmen olarak eşlik eden Ré’nin bu yıllarda çektiği birbirinden ilginç fotoğrafları “belgesel fotograf” tarzındadır. Nazi’lerin altüst edeceği Avrupa kıtasını 1930’ların ışığında, Norveç’ten İspanya’ya dek fotoğraflarıyla yorumlarken Ré’nin geliştirdiği yaklaşım son derece ilginç. Onun kompozisyonlarında yakın arkadaşı olan fotoğrafçı Florence Henri gibi, belli “konuların” değil, “kişilerin”, “insanların” öne çıktığı gözlemleniyor. Berlin’de oldukça etkileyici bir sunumla izleyicilere gösterilen 1930’lu yıllara ait resimlerde öne çıkan bir diğer konu ise “otoportre”. Serginin afişine konu olarak seçilen bu otoportreler, kendinden emin, etkileyici, adeta yırtıcı gözlerle izleyicilere bakan genç bir sanatçının profili hakkında etkileyici duyumlar gönderiyor.
1939 yılı Ré Soupault’nun hayatında önemli bir dönüm noktasını temsil ediyor. Alman işgalinden kaçıp Tunus kentine yerleşen çift burada yeni bir yaşam kurmaya çalışır. Arap kültürünü belgelemek için birbirinden ilginç konulara yoğunlaşan Ré, Tunus’ta halen çalışmakta olan genelevler sokağında, Tunus müftüsünün özel izniyle evleri, burada çalışan kadınları “Quartier réservé” ismini verdiği bir dizi fotografıyla belgeler. Serginin hiç kuşkusuz en ilginç bölümünü temsil eden bu fotoğraflarda, hem konuya yakınlaşma açısında, hem de kompozisyon kurgusunda Ré’nin olağanüstü bir “görsel dil” geliştirdiğini görüyoruz. Onun 1940’ta Hac yolculuğuna çıkan Tunusluları gösteren bir dizi fotoğrafında da, “Quartier réservé” çalışmalarında gözlemlenen yoğunlaşmayla konularını “kendileştirdiği” gözlemleniyor. Egzotik duygulara kapılmadan, güçlü bir siyah-beyaz kontrastıyla portre temasına çok farklı yaklaşımlar getiren Ré, pek çok sanatçıyı yakından etkileyen Kuzey Afrika coğrafyasında, öncesi ve sonrası olmayan bir gözlem gücüyle “günlük yaşamı” belgelerken, alabildiğine sıradan görünen imgelerin altında kendi “yaratıcı kurgusunu” duyumsatıyor.
1942’de Nazi’lerin Tunus’u işal etmesi üzerine eşiyle birlikte Cezayir’e kaçan sanatçının savaş bittiğinde büyük bir şans eseri negatif arşivini ve fotoğraf makinalarını bulmasına rağmen artık fotoğraf çekmediği, çevirmen olarak çalışıp, Romain Rolland, Tristan Tzara, Philippe Soupault başta olmak üzere Fransız yazarlarının kitaplarını Almancaya çevirdiği biliniyor. 1950’de son kez kamerayı eline alıp Almanya’daki göçmen kamplarının fotoğraflarını çeken sanatçı 1956’dan, hayata gözlerini yumacağı 1996’ya kadar yaşayacağı Paris’e yerleşir. 1990’larda tesadüf eseri bir dostunun aracılığıyla hatırladığı fotoğraflarını arşivinden çıkarmaya başladığında önceleri sadece bir avuç fotoğraf meraklısının tanıdığı bir isim olan Ré Soupault, Berlin’deki bu etkileyici retrospektif sergisiyle 20. yüzyıl fotoğraf sanatı tarihinde hak ettiği yere oturuyor.
“Ré Soupault (1901-1996) Die Fotografin der magischen Sekunde”, Martin Gropius-Bau Berlin, 28.04.-13.08.2007.
|