Zürih Buluşması

Uğur Kökden


Gazetelere bakılırsa, doğa, mevsimsel anlamda takvimden yirmi gün ileri. Şubatın son haftasındayız. Saat on beş otuz! Hava sıcaklığı on iki, belki on beş derecenin üstünde.
Zürih Garı’nın önünde, dört numaralı tramvaya bindim. Sürücü, genç bir kadın. Gözlüklü, davranışlarında kendine duyduğu güven dile geliyor. Yönettiği tramvay, rıhtım üstünde, Limmat Irmağı boyunca ağır ağır ilerlemekte. Sanırım ben, elimdeki plana göre, büyük olasılıkla Rudolf-Brun Köprüsü’nden sonra ineceğim. Başka bir deyişle, Rathaus (Belediye) önünde.
Rathaus Köprüsü, sonra da Rathaus Alanı!
Belediye’ye bağlı Cinayet Polisi Merkezi’ni sağda bırakınca, küçük bir meydancığa ulaşılıyor: Weinplatz! Köprü’nün önünde ve Irmağın yanında. Şarap Alanı’nda küçük bir çeşme var, tüm gelip geçenlere suyun gizemli şarkısını duyuran; şaraba karşı suyu yücelten…
Weinplatz’ın en önemli ve görkemli yapısı, Hôtel zum Storchen. Sevimli ve albenili bir otel! Bir yüzü küçük alana, bir yüzü de sokağa (Storchengasse) bakıyor. Bir çeşit köşe taşı sanki! Üçüncü cephesi de, Irmak yönünde.
Otel, beş kat. Temiz, sessiz, durağan bir ortam. Yazar Hugo Loetscher, Storchen Sokağı’nda altı numarada oturuyor. Evi, dört katlı eski bir yapı! Ama, kapıda üç zil var. En üstteki onun. Zaten, ismi üstünde yazılı.
Hem sokak hem de ev, son kertede merkezi denecek bir yerde. Açıkçası, yürüyerek ulaşılacak bir uzaklıkta.
Storchengasse, aslında daracık bir sokak. Nerdeyse gözlerden uzak bir bölge, bulunduğu yer. Bununla birlikte, yine de sokağa açılan ve onu kesen, Irmağa dik iki küçük aralık var: biri Zinnengasse, öbürüyse Kämbelgasse!
Storchen Sokağı’nın tam arkasında, Irmak boyunca varolan yapıların arkasına düşen yol ‘Wühre’ adını taşımakta; Wühre’nin öbür ucuysa, Münsterhof’a açılıyor. Köşesinde, şirin mi şirin bir sokak kahvesi: dört-beş masası ya var ya yok! Müşterileri, beklenmedik  kış güneşinden yararlanmak amacıyla dışarıya oturmuşlar. Adı da, “Café pressé”!
Doğrusu, zamanı olan birisi için, bu küçük kahve köşesinde –o erken kış güneşi altında– tembel tembel oturmak ve bir kahve içmek ne güzel olur!
Bir çeşit iç avluyu andıran Münsterhof’a, herhalde beş-altı yol açılıyor. Belki de, daha çok! Ama, bu meydanımsı açıklığa asıl damgasını vuran ‘Fraumünster Kilisesi!’ Ayrıca, Kilise, yüksek yeşil külahı olan bir saat kulesine sahip. Gotik havalı, soğuk görünümlü taş bir yapı.
Tarihsel bir geçmişi olan eski Kilise’nin önünden Fraumünster Caddesi geçmekte. Onun öbür yanındaki Post-Strasse de, Münsterhof’a açılıyor.
Köprü’nün (Münsterbrücke) başında, eski bir Belediye Başkanı’nın soylu  görünümünü yansıtan atlı anıtı yükselmekte: zamanın içinden çıkıp gelen, kurumlu bir yönetici: Hans Waldmann! Handiyse, XV. yüzyılı bu günlere bağlayan görkemli bir anıt! Bir başka açıdan, beş yüz yıllık bir anı; belki, daha bile çok!..
Anıt’ın Irmak karşısındaysa, çift kuleli ‘Büyük Münster Kilisesi!’
                      
Loetscher’le kapı önünde buluştuk. Evden kazağıyla çıktı. İstanbul Kitap Fuarı’na da –o gün, üstelik, Beylikdüzü’ne lapa lapa kar yağmıyor muydu?– yalnızca ceketle gelmişti. Onun için komşu kapısı demek olan, hemen yandaki Otel’e  –Hôtel zum Storchen– geçtik.
Eğer Odéon Café’ye ya da yazarlarla 68’li gençlerin sıkça uğradığı Maröckli’ye (Café Maroc - Fas Kahvesi) gitseydik, epey bir zaman yitimi olacaktı. Özellikle de, Loetscher için.
Kuşkusuz, Limmatquai üstündeki ‘Gran Café’de olabilirdi; herkesin dışarıda, ana cadde üstüne atılmış masalara tek sıra oturduğu gösterişli buluşma ve kendini dinleme yeri!     
Pencereleri Limmat Irmağı’na bakan otelin geniş salonunda, pek kimse yok gibi. Kaldı ki, biz de, loş ışıkta ve kendini duyuran bir sessizlik içinde konuşuyorduk. Bir ‘sır’dan söz edercesine. Bir yandan çay içerken, öbür yandan da Loetscher –üstünde çalıştığı yeni kitabına ilişkin– son kertede ilginç, zengin açıklamalarda bulunuyordu.
Nerdeyse on altı otuzdan on yedi kırk beşe dek, bir saati aşan bir süre konuşmuştuk.
“Bu kitap benim yaşamım, ama de gerçekten yaşamım olacak!” diye söze başlamıştı. “Bir çeşit, evrensel bir bilinç oluşumu!”
Ardından, hemen eklemek gereği duymuştu: “Kuşkusuz, yazınsal özellik taşımak koşuluyla!..”
Bu arada, konuşması boyunca, “anılar derlemesi/günlük karalamalar/tanıklık notları/bilinç üstüne kimi hazırlık malzemeleri” gibi, çalışmasına belirli bir sınır koyma gereksinimi de duyuyor: “Ne bir günün öyküsü (tarihi), ne de bir çeşit ‘itiraflar’ bunlar!”
Acaba, Loetscher, bu son noktada, Cenevreli ünlü yurttaşının yapıtına göndermede mi bulunuyordu?
Bununla birlikte, Zürihli çağdaş yazarın bu son çalışmasında, –söylediklerinden anlaşıldığı ölçüde– bir tür ‘yaşamının dökümünü çıkarma’ tadının olduğu da yadsınamaz. 
“Kuşkusuz, herhangi bir sözcük, gerçeği olduğu ölçüde yalanı da dile getirir. Pinochet, sözgelimi, Şili için ‘devrim’ sözcüğünü kullanmıştı.”
“Dolayısıyla, sözcüklerle gerçeği karıştırmamak gerekir. O halde sözcüklerden bir yardım sağlayabilmek için, ‘alaya almak’ ve ‘kendini alaya alabilmek’ gibi yürümeyi sağlayacak iki temel ayağa gereksinim var. Bu nedenle, Voltaire bir ‘Alman’ olamazdı.”
Anlaşılan o ki, Loetscher’in yeni kitabı, bir bakıma zaman üstünde –elbette, kendi zamanı üstünde– oynayarak kotarılan bir özgeçmiş öyküsünün resimlendirilmesi. Ya da, öykünün özel bir yöntemle canlandırılması! Örneğin, ellili yıllar: Fransa’da geçen dönem! Zamanı, ‘kendi zamanı’nı belirleyen yılların bir bölümü!
O yıllar, uzakta kalmasına karşın, şimdi bile onu tedirgin ediyor besbelli; şöyle ya da böyle ona üzüntü veriyor. Loetscher, ellili yıllarda, Paris’te bir üst öğrenim görmüş. Zürih’te okuduğu siyasal bilimler, ekonomi tarihi, toplumbilim ve güzelyazından sonra, Paris’te (Sorbonne Üniversitesi) izlediği ‘felsefe’ dersleri.
Hareketli, belki biraz da çılgın ellili yıllar!
Savaş sonu! Neden sonra, yeniden kazanılan özgürlüğün getirdiği ‘bağlanma’ yazını, saçma(absurde)’ya dayalı yazın (Sartre ve Camus) sonra ‘yeni roman’, hep o dönemin gündemi!
“Loetscher, dersleri izlemekten çok kitap okumayı, çıkan yayınlarla ilgilenmeyi” yeğ tutmuş. “Bu değişik konuları izlemek, çok daha tutku vericiydi” diyor, kendisi de. “Dahası, bunlar öğrenimin verdiğinden bile fazlasını sağlıyordu” demekten de kendini kolayca alamıyor.
Görülen de o ki, Loetscher’i bir sözcük, bir düşünce, bir başkasına götürüyor. Özgürce çağrışımın yoğun hareketliliği!
Öte yandan, yazarın kendine biçtiği kimlikte, nedense, her zaman bir ‘evrensellik kaygısı’ yer almakta. Zaten, ‘evrensel bilinç’ kavramı da böyle bir kaygıyı kanıtlamakta. Sözgelimi, yaşamı boyunca, o zamana dek gerçekleştirdiği uzun çaplı yolculuklar…
Orta Avrupa’dan Fransa’ya, Kuzey Amerika’ya, sonra Brezilya’ya; üç-dört kez Türkiye’ye, bu arada Ortadoğu’ya, dahası Güneydoğu Asya’ya dek uzanan yolculuklar!
O ülkelerden ya da anakaralardan çıkardığı dersler, taşıdığı ve biriktirdiği deneyimler; hepsinin bir arada olmasıyla ortaya çıkan karşılaştırma olanakları ve zenginliği! Kısaca, yaşadığımız yeryüzüne ilişkin bir ‘somut düşünce’ üretmek ya da edinmek!
Batı Amerika’yı yansıtan ürün, sözgelimi, Los Angeles Güzü. Yazarın özel ilişkilere sahip olduğu Latin Amerika’ya gelince, onu Brezilya Karşılaşması ile, içinde Küba’ya ilişkin bir bölümün de yer aldığı Yetkin Dünya temsil ediyor.
Bir bakıma, zaten, kendisi de bunu dile getiriyor: “Dünyaya geldim, diyoruz. Dünyaya gelmek ne demek? Kimse, bize bunu –yani, dünyaya gelmeyi isteyip istemediğimizi– sormuyor. O halde, ‘Ne yaptım yaşamda?’ demek zorundayız.”
“Bir ülke ya da ‘vatan’, onun yanında başka ülkeler; bir anakara, yanı sıra öteki anakaralar; bir ‘kültür’ ve de öbür ‘kültürler’, sonra bir din ve başka dinler!”
“Hem yolculuk çok önemli! Yolculuklar, bireyi –onun kişisel bilincini ve öteki ülkelere bakış açısını– değiştirir. Başka ülkelere, kültürlere de gereksinimimiz var!”
Gerçekten, kimi İsviçreli yazarlar, kendilerini ülke sınırları içinde belki bir çeşit ‘tutuklu’ gibi görerek hep dışarı atmaya çalışmışlar: Paris, Berlin, Viyana, ABD, dahası Ortadoğu, Latin Amerika ve Uzak Asya gibi… Bununla birlikte, İsviçreli yazar ve sanatçılar için hep bellibaşlı iki kutup olagelmiş Doğu ve Batı’da: bunlardan biri Berlin’se, öbürü de Paris!
Bocion, Corbusier, Giacometti, Ramuz, Walser, Max Fritz, Ludwig Hohl, Dürrenmatt ve Loetscher, işte o türden -bir çeşit-kabına sığamamışlar ailesi!

Daha sonra, ‘bilinç tutanağı’ndan Avrupa’nın tanımına geçen Loetscher sözlerini şöyle sürdürüyor: “İspanya, Portekiz, Avrupa dışıydı zaten. Öte yandan, İngiltere de, bir ‘imparatorluk’ olageldi hep. Doğu Avrupa’ya gelince, orası Avrupa’dan sayılmazdı hiçbir zaman. Dolayısıyla, tek bir tanımı olmadı ‘Avrupa’nın bugüne dek. Topyekûn bir kesinliğe sahip değil, bu sözcük!”
“Zamanımızda ülkeler ve anakaralar birbirine yaklaştı. Evet, bir şeyler yitirilirken bir şeyler de kazanılıyor çünkü.”
Böylece, Loetcher’in yaklaşımı, Alman dilini kullanan Thomas Mann, Robert Musil, Hermann Broch gibi bir ölçüde tutucu sayılacak Alman/Avusturyalı yazarların yokolup giden ‘Avrupa Altın Çağı’nın arkasından yaktıkları ‘ağıt’la ters düşmüş olmuyor mu? Ters düşmüş, ama birçok açıdan daha gerçekçi!..
Bir süre sonra, Zürihli yazar, bir kahramanının –kurgusal kişilik– şu konuşmasını aktardı: “Ben tarih öncesini yaşadım. Oysa, şimdi, gerçek dünya tarihi başlıyor. Onu yaşayacağız!”
Bu durumda, ‘gerçek dünya tarihi’ ne? Çünkü, yazara göre, düşünceyle düşünce tarihi birbiriyle çakışmıyor. Ayrıca, önümüze konan ‘gerçek’e oranla asıl gerçek her zaman daha büyük!

Kaleme aldığı anılarının ne zaman yayımlanmış olacağına ya da bitebileceğine ilişkin sorumaysa, ‘2008 güzü’ diye karşılık verdi Loetscher. Demek ki, en az bir buçuk yıl var önümüzde.
Bu arada, ikinci bir kitabının daha Türkiye’de basılacağı haberini aktarmadan edemedi. Bu kitap, hangisi olabilir? Uzay Kapsülündeki Maymun gibi hayvanların yazınsal ve manevi anlamda değerlendirilmesini öne çıkaran bir yapıt yerine, bu kez bir roman mı? Öyleyse, hangisi ve nasıl bir roman? Bana kalsa, Askerlikten Bağışık Birisinin Çocukluğu seçilmeli. Onun hemen ardından da, Askerlikten Bağışık Birisinin Kâğıtları. Zaten, her ikisi de, birbirini bütünler nitelikte ve 1988’de yayımlanmış. Ya da, hiçbiri değilse, Mevsim (1997) romanı!
Birincinin bir özelliği de, özgeçmişle roman ve deneme arası bir yerde –yarı yerde bir noktada– olması. Böylece, yazar, şu anda üstünde çalışmakta olduğu yapıttan uzağa düşmemiş oluyor. 
Başka bir deyişle, Zürih doğumlu yazarın Aussersihl’de geçen  çocukluğunun öyküsü! Yani, o güç yıllar! Aussersihl, o günlerde, İtalyan göçmenlerinin yoğun olduğu bir işçi mahallesiymiş. Bugün bile, orasına renkli sayılacak bir halk yerleşim merkezi denebilir.
Zaten Sihl, Zürih’ten geçen küçük bir akarsu! Dolayısıyla, yazarın o zamanki yaşadığı yer Sihl’in öte yakası! Baba Loetscher, yaklaşık yirmi yaşlarındayken Orta İsviçre’nin küçük bir köyünden gelip işte bu köye –Aussersihl’e– yerleşiyor. İşsiz bir baba, Irmağı geçerek okula giden mahallenin tek çocuğu, yani Küçük Hugo!

Dönüşte, Gar’a kadar yürümeyi yeğlemiştim. Köprü’yü geçtim.
Sol kıyıyı izlemeye koyuldum. Bir an, belki bir süre, Gran Café önünde durakladım. İçeriye girip çıktım. Duvardaki resimleri hem ilgiyle, hem keyifle seyrettim. Sanki, yarı varlığım içeride kalmıştı.
Bu arada, dışarıda, güneşe açık masaların hiç birinde, karşı karşıya oturan iki insan yoktu. Engelsiz, biri ötekine saygılı türden bir güneşlenme biçimi, hiç kuşkusuz!
Yan tarafta, Stüssihofstatt! Banka’nın köşe yaptığı küçük sokak! Biraz ilerideyse, Gar yönünde, Rudolf-Brun Köprüsü!
Bir an önce Zürih’le vedalaşmak, 18,32 trenini kaçırmamak gerekiyor. Öyle ya, önümde, bu ilk trene bağlı başka garlar, başka trenler ve öncekilerle ilişkili başka aktarmalar var ister istemez…

Tuhaf rastlantı, aynı haftanın sonunda –25 Şubat pazar günü, saat 10,15 ile 11,05 arasında– (İsviçre) SAT 3 TV’de, yapıtlarını yine Alman diliyle yazmış bir başka ülke yazarı, Ludwig Hohl üstüne çokkatılımlı bir program yayınlandı. Loetscher de, orada, konuşmacılar arasındaydı; hem de baş köşede. Bu kez onu, uzaktan, mesafeli olarak izliyordum.
Bir gün sonraysa, kötü rastlantı, Ren Irmağı’nda (Almanya bölgesi), Weil yakınlarındaki baraj gölünde, yazar Jürg Fedelspiel’in cesedi bulundu. Bâle’de (Basel) oturan, yetmiş beş yaşındaki, Zevkin Coğrafyası (1989) yazarı için, gerçek acı bir son! Ya da, daha yalın bir söyleyişle bir insan için; ‘herhangi’ bir insan için düşünülebilecek dramatik bir son!
Kaldı ki, yazarın şeker hastası olduğu ve 12 Ocaktan beri yerinin bilinmediği de ayrı bir somut gerçeklik! Yani, yaklaşık kırk beş gündür! Bir günlük ömrü olan gazetelerin o sırada dediği gibi, “Bir Kalem Göğe Uçtu!” Evet, işte, hepsi hepsi bu kadarcık!

Kim bilir, belki SAT 3 Televizyonu, yakın gelecekteki bir programını da Fedelspiel’e ayırır. İçinde, Hugo Loetscher’in de bulunduğu bir konuşmacılar topluluğu eliyle.


<<geri dön

Ana Sayfa