| "Korkuya Bakmak ve Evrende Hikâyelerin Kapladığı Yer"
|
| |
|
İnsanın içine bir küçücük korku tohumu düşmeyegörsün, sessizce ve çabucak kök salıp büyüyor, köklerinin açtığı dehlizlerde ilerliyor, bilince sıkıca yerleşiyor. Korkunun kökleri bedeni de sinsice sarıveriyor. Bir nedeni olmaksızın yürek çarpıntısına, baş dönmesine, el titremesine dönüşüyor. Kimi kez anadan oğula, dededen toruna miras kalıyor. Bu, aynı ifadeyle bakan gözlerden, aynı çekingen dokunuşlardan, kimi kez dilinin ucuna kadar geleni söylemeyişlerden, susuşlardan hemen anlaşılıyor. Çünkü korku, masalların bir köşesine sinip çocukların uyumasını bekliyor, artık uyudu sanılan çocuğun duymayacağı düşünülerek ninnilere eklenmiş acılı bir dizede yankılanıyor, düşlere giriyor. Korku çocukla birlikte büyüyor, onu içinde taşıyanı ele geçiriyor, sahibi oluveriyor. Uzak anılardan yeni masallara akıyor. Bellekte kendine yeni dehlizler açıyor.
Filiz Özdem Korku Benim Sahibim’de (YKY, 2007) iç içe geçen arayışlarla iç içe geçen korkuları anlatıyor. Etnik kimliğinin peşine düşen Sude, dedesinin izini çocukluk anılarında sürerken, gerçek, anılar ve düşler birbirine karışıyor. Her uyanış ise, kaybedilmiş bir sevgiliye sonsuza kadar kavuşamayacak olmakla bir yüzleşme. Şimdiki zamandan üç dört kuşak öteye gidip gelen düşüncelerin dehlizinde “taştan kapılar, her kapının üzerinde yazılar, yazılarda sesler var…” Yazar bu kapıları aralıyor. Varlık ve kimlik sorunu çıkıyor karşımıza.
Bir varlık, oluşunu borçlu olduğu varoluşlar kadar geri dönüşü olmayan olmayışlara, yok oluşlara da borçlu. Kitabın kahramanı şöyle diyor: “Benim adım Sude. Adım atalarımınkine benzemiyor. 1915’te zincirin halkası kopmasaydı ve onlar hayatlarını sürdürebilmiş olsalardı, ben olmayacaktım.” Mühtedi olduğu ölümünden sonra öğrenilen dedenin ardından iğneyle kuyu kazarcasına sürdürülen arayışta anılar yeniden gözden geçiriliyor, eski eşyalara, dantel yastık yüzlerine bir daha dokunuluyor, vukuatlı nüfus kayıtları çıkarılıyor, fotoğraflara yeniden bakılıyor, bir sürü belge toplanıyor. Bir kitaptan fotokopisi çekilen fotoğrafta… “İlk sıradakiler soldan sağa: Bilinmiyor, Hovanes, Garabed, Parseh, Nishan […] Arkadakiler: Voskian, Bilinmiyor… diye sıralanıp gidiyor. […] Anadolu’daki bir cezaevinde çekilen bu fotoğraftaki elli bir adam, fotoğraf çekildikten bir saat sonra öldürülmüşler.” İçlerinden biri dedesinin ailesinden.
Romanda genç bir kadın olan Sude, sevgiyi kaybetme korkusuyla babasının gölgesinin saldığı korku arasında büyüyen bir çocuğun gözleriyle dünyaya bakıyor. Geçmiş zaman o çocuğun diliyle genç kadının ağzından anlatılıyor. Okuyucu metne Sude’nin anlattığı sokaktan geçerek giriyor. Bu, romandaki dehlizlerin ilki. Babaannenin üvey kardeşi olan Nermin’in babadan kalma evine çıkıyor. Bu kadın, adının anıldığı ilk cümlede bir durum olmaktan çok kimliğinin bir parçası olan yalnızlığıyla tanıtılıyor. Bir çocuk masalının acılı bir tekerlemeyle birleştiği bölümde anlatılan Nermin’le okuyucu metinde bir daha karşılaşmıyor. Ama onun ölümü ve Sude’nin kâbusları arasında ilişki kendini daha başlangıçta hissettiriyor.
Ölümler ve ölümden daha derin susuşlar romanda bir dehlizden ötekine geçerken karşılaşılan korkunun sessiz yankıları. Elmas Nine’nin ölümü, Sude’nin belleğinde üstüne ay ışığının düştüğü donmuş bir sükûnet ve ölüme daha çocuklukta ulanan bilinemezliğin birbirine eklemlendiği belli belirsiz bir korku tablosu çiziyor. Elmas Nine’nin ölümünden sonra gördüğü düşte bilinç bedeni terk edince bedenin bir atığa dönüştüğü gerçeği ve ölümün göğe ağış olduğu söylencesi iç içe geçiyor. Tuvaletin deliği yıldızlı bir gökyüzüne açılan bir yeraltı geçidine dönüşüyor. Despot bir babanın şiddetinden duyulan korkuyla, dededen kalıtımla geldiği sonradan öğrenilen, soyun uğradığı şiddetten kaynaklanan korkunun birleşmesi, bir yandan gizli bir ölüm isteği ile öte yandan varlığının bir atığa dönüşmesi duygusunu bir düşte bir araya getiriyor. Bu ölümün ardından annesine başka türlü bir suskunluk çöktüğünü yıllar sonra bunları anlatırken fark ediyor Sude. Karnında yeni bir kardeş taşıyan annesi girdiği dehlizi hıçkırıklarla dolduruyor. Bu dehlizin bir ucu yaşlı misafirin öldüğü yatak odasına, öteki ucu soyaçekimin bilinçaltına kodladığı ölüm korkusuyla soyunun kurşunlandığı avlulara açılıyor.
Roman kahramanının çocukluk anıları onun hayal dünyasını da resmediyor. Dedesi ve yazın gidilen bağ evi yıllar sonra bile heyecanla andığı, yaşamının en büyük vahası. Dedenin şefkati çevredeki doğanın rengârenk yumuşaklığıyla kaynaşıyor, varlığının verdiği güven taştan yapılmış bağ eviyle birleşiyor, bahçedeki ceviz ağacı dedenin simgelerinden birine dönüşüyor. Çocukluk anıları içinde korkudan bakılamayan bir geçitten romanın dehlizlerine dönülüyor yine. Dedesinin ölümünden sonra, veraset işlemleri sırasında mühtedi olduğu ortaya çıkıyor.
Filiz Özdem’in daha önce yayımlanan şiir kitabı Saydam ve Seyirci’deki imgelem gücü, dilindeki yalınlıkla dikkati çeken bu romanında kahramanı Sude’nin korku dolu düşlerine yansıyor. Hem bu düşler birer dehliz, hem genç kadın düşlerinde dehlizlere giriyor. Ölüm korkusu, yakınlarının, ailesinin yok edilmesi korkusu, kimliğini ve geçmişini yitirme korkusunun izdüşümü olan kaybolma korkusu, bunlardan kaçmaya çalışmanın belleğindeki yansıması olan düşten çıkamama korkusu… elinin, yüzünün görünümü, konuşması, edası, davranışları, geçirdiği hastalıklar, geçireceği hastalıklar gibi genetik şifrelerle varlığına sızmış.
Dedesinin ölümünden sonra gördüğü bir düşü anlatırken, “Escher’in gravürlerine benzeyen bir Ortaçağ şehriymiş. […] Bir sur gibi yükselen, geçit vermeyen duvarın dibinde […] bir gedik açılmış. Oradan içeriye bakıyormuşum.” diyor Sude. Upuzun koridorları olan eski bir hastane binası da dehlizlerinde dolaşılan mekânlardan. Korkuların başlangıcına dönüş korkusuyla burada yüz yüze geliniyor. Başka bir rüyada yolların hepsinin bir uçuruma açıldığı yolağzına varılıyor. Kaybedilmiş sevgilinin bulunamayışını, korkulsa bile ölüme bağlamak isteği bu. Koridordan koridora geçilen, merdivenlerden inip çıkılan, rampalar tırmanıp sonunda yine aynı düzleme varılan düşten düşe atlayışın huzursuz uykusu ile sadece düşte görülen mekânlar değil, düşlerin kendisi de Escher’in gravürlerine benziyor.
Sevgili ise kayıp bir cennet. Kapısına susuşların pas tutmuş, bir daha açılmayan kilidi vurulmuş. Genç kadın bir yandan dedesinin geçmişi araştırıyor, bir yandan da kaybedilmiş sevgiliyi bulmak için onun anlattığı bir anıdan yola çıkarak vaktiyle yaşadığı evi bulmaya çalışıyor. Orada bir ipucuna rastlamasa bile ona ait bir şeylerle karşılaşmayı umuyor: Kapıyı açmak için elini sürdüğü bir tokmak, lambayı yakmak için dokunduğu bir düğme, pencereden dışarıyı seyretmek için yaslandığı bir pervaz, belki hâlâ yüzünün izini taşıyan, giderken dönüp baktığı bir ayna…
Sude’nin susma anlarında sözcükler de dehlizlere dalıyor, boğazının karanlık, dar koridorunda mahpus kalıyorlar. Ayrılık ve artık sadece düşlerde görülebilen sevgili, korkuların ve kâbusların eşlik ettiği, bütün duyuları ters yüz eden bir arayış daha, hayatı zamanın geçmesini beklemekten ibaret kılıyor. Belleğin raflarında bazen bir kitabın sayfaları arasına sokuşturulmuş, kimi eskidiği halde atmaya kıyılamayan bir elbisenin cebine koyup unutulmuş, bazen bir fotoğrafın, bir düşün, bir dokunuş anısının içine saklanmış, kırıldığı için hâlâ üzüntü duyulan bir bardağın hayalinin içine doldurulup, gece yatmadan önce yatağın başucuna konmuş korkular, kendi kendine sürdürülen uzun bir konuşmanın susuş anlarına, ağıtsız bir arkadan ağlayışa, bütün bunların görüntülerine, gölgelerine gizleniyor. Anlatılanların izlendiği yolda uzun bir merdiven tırmanılmış olsa da, son basamak Escher’in bir gravüründeki gibi ilk basamağın zeminine bağlanıyor.
Nermin’in avluda eğilip karanlığına baktığı kuyu, Sude’nin kulelerine dönüşüyor.
|