Sokulmak

Yiğit Bener

Ne akrep ne de meme: İkisini de bu kadar yakından görmemiştim… Aynı gün nasip oldu.
Hayvan belgesellerindekilerle gazetelerin magazin sayfalarındakiler hariç. Anneminkileri de saymıyorum elbette.
Sanırım o günlerde henüz on beş yaşında olmasaydım, dikkatimi daha çok memelerin üzerinde toplardım. Ancak insan o yaşlarda biraz utangaç oluyor. Kafamı çevirdim. Doğru dürüst bakamadım bile. Gösteri çok uzun sürmedi zaten: Uzun kollu bluzunu çıkarıp kısa kollusunu giyinceye kadar… Pek acele etmedi gerçi, kollarını karnının üzerinde çapraz yapıp ağır ağır sıyırdı bluzunu. Sutyeni yoktu elbette. Sonra acele etmeden bluzu katlayıp masasının kenarına koydu. Çekmecesinden kısa kolluyu çıkardı, nazlana nazlana önce bir kolunu, sonra ötekini geçirdi. Göz ucuyla da beni süzüp tepkimi ölçmeye çalışıyordu.
Daha görür görmez uzanıp yakalamaya karar vermiştim aslında, hiç renk vermeden odaklanmayı yeğlediğim evrak dolabının üzerinde salınmakta olan o akrebi. Nereden çıkıp oraya nasıl tırmanmışsa! Sarımtırak, dört beş santim boyunda, küçük ama irkiltici bir yaratıktı. Upuzun, kıvrık bir kuyruğu, daha koyu renkteki kalın gövdesiyle orantısız olmakla birlikte uzun sayılabilecek kıskaçları vardı.
Çok güzel oldukları söylenemezdi. Diri, uçları dikleşmiş, ama bana göre fazla iriydi memeleri, ürkütücü… Yani, bakamadım dediysem, görmedim demedim! O da zaten göstermekten sakınmıyordu. Yoksa sırtını bile dönmeye zahmet etmeden niye yanımda soyunsun? Uyarıldığımı belli etseydim, hoşuna gidecekti besbelli. Her zamanki gibi dalgasını geçerdi eminim, tatil köyünün resepsiyonunda aynı büroyu paylaştığı o sıska, sivilceleri daha yeni azalmaya başlamış yeniyetmeyle… Yani benimle.
Akrep de alay edercesine, fütursuzca dolanıyordu dolabın üstünde. Kendini tehdit altında hissetmiyordu besbelli. Yoksa belgesellerde gördüklerim gibi ucunda zehirli iğnesi bulunan kocaman kuyruğunu, yengeçlerinkileri andıran kıskaçlarını havaya diker, başını kaldırıp göğsünü öne çıkarırdı.
Gözlerimi göğsüne dikip öyle kalakalsaydım, “ne bakıyorsun!” diye paylamazdı beni, eminim. Aksine, cilveli bir edayla uzun saçlarını ensesinde toplar, fettan bir bakışla gözümün içine bakarak: “Çok mu beğendin? Gel daha yakından bak istersen” diye laf atardı kuşkusuz. Onu tarzı buydu: İnsanlarla oynamayı, oynaşmayı çok seviyor, özellikle de erkekleri parmağında oynatıyordu. Varlığımı umursamadan yanımda soyunması vurdumduymazlığının değil, onun bu oyuncu mizacının ifadesiydi. Benden yaşça epey büyük olmasının verdiği özgüvenle, denetimin elinden kaçmayacağına emindi nasıl olsa. Fazla ileri gitmeye cüret edemeyeceğimi biliyordu.
Kaçmasına izin vermemeliydim. Yoksa onu bir daha böylesine savunmasız yakalayamazdım. Dolabın kenarından kendini aşağı atıp ortadan kaybolursa, hapı yutardık! Klimasız büroda sıcaktan bunaldığımız için zaten çıplak ayakla dolaşıyorduk. Kolay av olabilirdik. Ya da dolaptan bir dosya almak için kolumuzu uzattığımızda, birden kenardan köşeden fırlayabilirdi…
Kendini savunmasını biliyordu ne de olsa. Hoşuna gitmeyen bir durum olduğunda zehir zıkkım laflar sokuşturmaktan hiç çekinmezdi. Tüm tatil köyü personeli arasında nam salmıştı. Köy müdürü bile sivri dilinden çekinir, bir eleştiri yöneltmesi gerektiğinde en yumuşak üslubunu takınarak, kelimelerini özenle seçerdi…
Onunla nasıl baş edeceğimi, nasıl köşeye sıkıştıracağımı bilemiyordum. Zehirli iğnesinin darbesini yemeden akrep nasıl yakalanabilir ki? Derken, gözüm masanın kenarındaki geniş ağızlı su bardağına takıldı. Hemen haince bir plan kurdum: Eğer yeterince hızlı davranırsam, bardağı kapıp ters çevirerek üzerine kapatabilir, böylece onu yakalamış olurdum. Sonra da gönlümce inceleyebilir, akrepler hakkındaki tüm meraklarımı giderebilirdim. Özellikle de o ünlü kuyruklarını yakından görebilirdim… Kalın dosyalardan birini kapıp üzerine indirerek onu öldürmeye çalışmaktan daha zor olsa bile, eğlenceli bir oyun olacaktı bu…
İyi ama insan neden böyle zalimce oyunlar oynar ki? “Güç” sahibi olmak bu kadar mı önemli? Benimle bu şekilde oynamaya ilk kalkışı da değildi. Bir keresinde telefona cevap vermek için minicik bikinisiyle havuzdan fırlayıp, koşarak benim masama kadar gelmişti. Sevgilisiydi arayan. Ben seslenmiştim. Önce bana sırtını dönerek uzunca bir süre ayakta konuşmuş, sonra üzerinden sular damlamakta oluşuna aldırmadan, masamın üstüne çıkıp yayılmıştı… Sanki masanın öbür ucunda ben yokmuşum gibi rahat davranıyordu; telefondakiyle cilveleşirken bir yandan da okşarcasına ellerini bacaklarının üzerinde gezdiriyordu. Yetmedi, masamın üzerinde duran, buzdolabından yeni doldurduğum buğulu bardağı avucuna aldı, serinlemek istermiş gibi yanaklarında, sonra boynunda, göğüs çatalında gezdirmeye başladı…
Bardağı kapıp ona yöneldiğimi fark edince irkildi. Birden dikleniverdi. Oyun bitmişti. Beni nihayet ciddiye almış, onun için yaşamsal bir tehlike oluşturabileceğimi kavramıştı. İnce uzun kıskaçlarını açıp kapamaya başladı. Kuyruğu da soru işareti gibi dikilmişti, tehditkâr. Saldırıyı beklemeye koyuldu…
Bu gösteriden etkilenmemek olanaksızdı. Hele daimi hormon salgısına maruz kalınan o yaşlarda… Ben de hormonlarımın fizyolojik etkilerinin sonuçlarını sergilememek için çareyi kalkıp odayı terk etmekte bulmuştum. Havuzun serinliği ancak yatıştırmıştı bedenimi. Kaçmaktan başka ne yapabilirdim? Atılıp masanın üzerinde tecavüz mü etmeye kalsaydım yani?
Aslında, benimle alay edercesine korkusuzca salınmasının acısını çıkarmak istiyordum. Gelgelelim, kollarını açıp kuyruğunu dikmiş olması işimi zorlaştırıyordu. Bu haliyle bardağın ağzına ancak sığardı. Tam tutturamazsam elime bir kuyruk darbesi yemem işten bile değildi… Birbirimize gözlerimizi dikmiş, hiç kımıldamadan bakışıyorduk. Derken, cesaretimi toplayıp ani bir hamleyle bardağı üzerine kapayarak onu esir ettim. Donakalmıştı. Kıpırdayacak yeri de yoktu zaten… Ava giden işte böyle avlanır!
Bu kahramanlık gösterimin onu etkilemiş olmasını umarak dönüp baktığımda, olan biteni takip bile etmemiş olduğunu anladım. Masasının başına geçmiş, gece gelen müşterilerin dosyalarını düzenlemekle meşguldü. Akrebi bile görmemişti besbelli. Memeleriyle ilgilenmediğimi düşünerek, bozum olup işinin başına dönmüş olmalıydı.
Büyüleyici bir yaratıktı aslında. Onu bu kadar yakından incelemenin çok heyecan verici olduğunu itiraf etmeliyim. Ne tuhaf, farklı bir vücudu vardı… Ters dönmüş bardağın içinde öylesine, hareketsiz, tepkisiz duruyordu. Bardağı masanın üstünde kaydırarak hızla ileri geri götürmeye başladım. Böyle sallanınca ne yapacağını merak ediyordum. Ama pek fazla tepki vermedi, sadece tedirgin biçimde iyice büzüldü.
İlk başlarda bu küçük oyunlar bayağı canımı sıkıyordu. Beni her fırsatta tahrik edip, sonra geriye çekilerek eğlenmesini bir tür saygısızlık, yani beni “erkek” yerine koymayarak aşağılama olarak algılıyordum. Ancak bana karşı geneldeki sevecen tutumu, sık sık takılıp şakalaşıyor olması, bu algının çok da doğru olmadığını gösteriyordu. İş arkadaşı olarak iyi anlaşıyorduk aslında. Patron oydu elbette. Ben de bir dediğini iki etmiyordum. Güvenini kazanmıştım. Esprilerine karşılık vermesini de biliyordum. Laf sokuşturduğunda, büroya gelip ona asılmaya çalışan müşteriler gibi afallamıyor, alttan almıyordum…
Aslında, kimseyi hafife almamak gerek. Aşırı özgüven zararlıdır. Az önce beni hafifsemesi de ona pahalıya mal olmuştu işte. Henüz ne yapacağıma karar veremediğim sırada kaçsaydı ya! Şimdi tutsağımdı benim. Onu daha rahat inceleyebilmek için yerini değiştirmem gerekiyordu. Bardağın altından bir kâğıt geçirdim, sonra kâğıtla ağzını kapatarak bardağı ters çevirdim. Pencerenin kenarında boş duran o geniş, derin saksıya yöneldim, bardağı içine boca ettim. Buradan kaçması daha zordu. Tırmanmaya çalışmadı zaten. Hâlâ yakalanmış olmanın sarsıntısını atlatamamıştı besbelli.
Ondan gözümü alamıyordum, özellikle de o güzel, uzun bacaklarından. Zayıf noktam buydu. Kayıt fişlerinde okuyamadığı bir ismi sormak için bana sokulduğunda elim ayağım dolaşıyordu. Üzerimde yarattığı etki belli ki onu hem eğlendiriyor, hem de gururunu okşuyordu. İşte bu yüzden beni ikide bir kışkırtıyor, sonra da köşesine çekilip halime kıs kıs gülüyordu. Gücünün tadını çıkarıyordu. Oyuncağı olmuştum.
Kim istemez ki böyle bir canlı oyuncağı ele geçirip hükmetmeyi? Ancak görünürdeki bu çaresizliğe aldanmamak gerekirdi. Fırsat bulsa ya da üzerine varılsa, derhal karşı saldırıya geçeceğinden emindim. Denemesi bedava! Elime bir kalem alıp onu dürtmeye başladım. Önce kıskaçlarıyla kalemi yakalamaya çalıştı, gövdesine değmemle de kuyruk darbesini savurması bir oldu. Darbe, şaşırtıcı bir kesinlikteydi. İncecik kalemi ıskalamamıştı. Önlem almadan bu hayvana yaklaşanın vay haline!
Arkamda bir kıpırtı hissederek irkildim. Oydu. İyice sokulmuş, omzumdan eğilip vazonun içine bakmaya çalışıyordu. Heyecanlı bir sesle: “Bu da nereden çıktı?” diye sordu. Anlattım. “Aferin sana” dedi, “sen ne de cesur çocukmuşsun öyle…” Elini enseme götürüp saçımı okşadı. Beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Tir tir titremeye başladım. Göz göze geldik. Tuhaf bir bakışı vardı. Derken eğilip dudağıma eğreti bir öpücük kondurdu… İşte o an özdenetimimi yitirdim. Beceriksizce ona sarılmaya kalktım. Kendini geri çekti. Suçüstü yakalanmış gibi telaşlandım, ani bir hareketle kendimi geriye atarken kolum saksıya çarptı. Koca saksı önce sanki havalandı, sonra döne döne yere düşerek parçalandı.
Serbest kalan akrep, kuyruğunu dikmişti bile havaya...

 

<<geri dön