“Hâdisât İradeyi Aşınca” Uluç Reis’in Tarihi/
Romansal İhtidaları


Fatih Altuğ

Tarihsel roman türüne dair tartışmaların ağırlıklı olarak hakikilik ile kurmacalık ekseninde konumlandığı görülmektedir. İster eksenin iki öğesi arasında keskin bir karşıtlık kuralım, ister hakikatin kurmacadan münezzeh olduğu saf bir konumun imkânsızlığını ve kurmacanın hakikatle olan asli bağını vurgulayalım; hakikat ve kurmaca ekseni, tarihsel roman türünün temel ekseni olarak işlemektedir. Tür, dinamiğini tam da hakikat ve kurmacanın birbirine indirgenemezliğinden ve karşıtına/komşusuna kısmi dönüşümlerinden sağlamaktadır. Kurmacanın dolayımıyla şimdinin hakikatini etkilemek için geçmişin hakikatini dönüştürmek ya da hakikat sayesinde kurmacanın doğasını kavramak çabası ve tartışması oldukça, tarihsel romanın dinamiği de işlemeye devam edecektir.
O halde tarihsel roman pratiği, tarihe ve romana dair bir söylem üretirken, hakikat ve kurmacanın karşılıklı biçimlenişlerini de ima etmektedir. Şimdinin tarihsel koşulları, tarihsel roman yazarının tarihsellik algısını biçimlendirmekte; yazar, şimdinin tarihsel koşullarını etkilemek için ele aldığı geçmişin koşullarını yeniden biçimlendirmektedir ve tüm bu biçimlenişlerde, şimdinin ve geçmişin tarihsel ve toplumsal ideolojisinin kurmaca doğası ve roman türünün kurmacaya dayalı yapısı iç içe geçmiş olarak yürürlüktedir. Böylelikle tarihsel roman; mevcut ve muktedir hakikatin, öznelerinin/tabilerinin tutkuyla bağlanacağı bir hikâye kurma ve geçmişi, bu hikâyeyi zorunlu kılan, tekinsizlikten arındırılmış bir zaman dilime dönüştürme arzusuyla, yazarın dünyayı edebileştirme, edebiliği dünyasallaştırma gayretinin çekiştiği ve çakıştığı bir ara-alan olarak belirir.
Tarihsel romanı bu şekilde tasavvur ettiğimizde, türün hareket alanında, hakikat kurmaca eksenine paralel olarak özne ve tarihsel yapı arasındaki gerilimli ve karşılıklı bağımlılık ilişkisinin de uzandığını görürüz. Tarihsel roman yazarı, tarihsel bir varlık olarak şimdinin tarihsel yapısının mümkün kıldığı bir yatkınlıklar düzlemine kayıtlıdır; ancak aynı zamanda bu yapının içinden bakarak geçmişi şimdide sahnelediği için, bu yapıyı işletmekte ve dönüştürmektedir. Onu mümkün kılan yapı, onun icra ettiği eylemlerle dönüşmektedir de. Osman Necmi Gürmen’in bu yazının başlığına dahil olan sözünde de ima edildiği gibi “hâdisât” bazen “irade”yi aşar; irade, hâdisât karşısında âcizleşir, bu durumda iradenin hâdisâta tabi olmaktan başka çaresi yoktur. Tâbi olmak, hâdisâtın biçimlendirmesine açık olmaktır. Ancak bu açık oluş bile bir hadisedir; dolayısıyla özne hâdisâta boyun eğerken bile hâdisâtı değiştirir, hatta kendisine özgü tabi oluşuyla hâdisâta direnebilir. Bu durumda hem tarihsel roman yazarının, şimdinin tarihsel yapısından kaçısı yoktur, hem de yazar bu yapıya mutlak anlamıyla mahkûm değildir. Yazarın tutucu ya da yıkıcı olabilecek öznelliği bu müphemiyetin içinde biçimlenmektedir.
Bu yazıda tarihsel romanın yukarıda betimlemeye çalıştığım müphem ve gerilimli niteliklerini Halikarnas Balıkçısı’nın Uluç Reis1 ve Osman Necmi Gürmen’in Mühtedi2 romanları üzerinden örneklemek istiyorum. İki roman da kurmaca yapısının merkezine Uluç Reis’i yerleştirmiştir. Bu ortaklık, birbirinden farklı tarihsel dönemlerde romanlarını yazmış iki yazarın, aynı tarihsel figürü ele alırken nasıl farklı çerçevelerden bakabildiğini gösterecektir. Aynı zamanda hâdisâtla iradenin mücadelesinin şiddetli ve gelgitli olduğu bir hayat yaşamış olan Uluç Reis’in kesintilerle ve sürekliliklerle dolu öznelliği, yazarların şimdinin tarihsel yapısının doğurduğu konumlarını geçmişe bakışlarına ne derece yansıttıklarını göstermek için elverişlidir.
İki romanı birlikte düşündüğümüzde dikkati çeken ilk ayrım, Uluç Reis’in etnik ve dinsel kimliğinin birbirine karşıt terimlerle tanımlanmasıdır. Mühtedi’de Uluç Reis, Kalabriyalı bir Hıristiyan olarak yetişip din değiştiren, ihtida eden bir Müslüman sıfatına sahipken, Uluç Reis’te özbeöz Türk’tür. Gürmen’in anlatısı, hâdisâtın iradeyi nasıl kesintiye uğrattığını, şimdiki zamandan gelecek zamana yönelen iradenin başarılı olmak için geçmişini kurban etme çabasını ve bu çabanın, dolayısıyla hakiki bir başarının imkânsızlığını anlatırken; Uluç Reis’te ise tüm arızi görünümlere, göz aldanmalarına rağmen özbeöz Türklüğün ve Anadoluluğun nasıl da bozulmadan devam ettiğini, hiçbir saptırma çabasının bu özü sekteye uğratamadığını sunma gayreti söz konusudur.
İhtida ya da doğru yolu bulma, makbul ve muteber olan yola geçme kavramı, doğası gereği hâdisâtla iradenin karşı karşıya gelişine işaret eder. İhtida-öncesi iradenin hadisat karşısındaki aczinden yeni bir irade/öznellik doğar. Ancak irade ve hâdisât geriliminin çoğulluğu düşünüldüğünde ihtidada, öznelliğin bir yanıyla sekteye uğrarken diğer yanıyla süreklilik arz ettiği söylenebilir. İhtida anında, fâillikle mefûllüğün, yola gelmekle yola getirilmenin yan yana olduğu kavrandığında insanı acze uğratan bir sürecin aynı zamanda iktidar da doğurduğu anlaşılabilir.
O halde iki roman da bir tür ihtida metni olarak okunabilir. Ancak bu ihtidalar birbirine taban tabana zıttır. Halikarnas Balıkçısı, tarihsel kaynakların Türk ve Müslüman olarak doğmadığından emin olduğu Uluç Reis’i oldukça zorlama ve tesadüfler eseri bir kurguyla Türkleştirmektedir. Böylelikle geçmişin melezlikleri, muğlaklıkların silinmesi yoluyla saflaştırılmakta, modern Türk milliyetçiliğinin saf kimlik arzusu uğruna geçmişin hakikati kurban edilmekte, şimdiki zamanın ve yazarın ideolojisinin kurmaca yapısı, kendini hakikate dayatmaktadır. Böylelikle modern iktidarın sunduğu kurmacanın hakikat olarak bellenmesi arzusunun bir sonucu olarak modern toplumla birlikte geçmiş de, hafıza da hizaya sokulmakta, doğru yola ulaştırılmakta, milli hidayete erdirilmektedir. Bu türden bir tarihsel yapı, öznelerini/tabilerini öyle bir tarihsel hadiseye maruz bırakmaktadır ki, Halikarnas Balıkçısı gibi Anadolu’daki kültürün çoğul ve melez niteliğine dair saptamalarıyla tanınan bir yazarı da fazlasıyla etki altına almaktadır. Demek ki öncelikle tarihsel yapı, yazarı milli hakikatin hidayetine erdirmekte; sonrasında da yatkınlıkları milli hakikatçe biçimlendirilmiş yazar, geçmişin kahramanlarının melez ve çoğul niteliğini hakikat iddiasındaki bir kurmaca dolayımıyla milli hakikate yaraşır bir biçimde saflaştırmaktadır. Uluç Reis romanında görüldüğü şekliyle bu saflaştırma, Avrupalıların, Arapların, kadınların zelilleştirilmesine, hayvanileştirilmesine, kökten bir şekilde ötekileştirilmesine yol açmaktadır. Haysiyetli ve kahraman Türk öznelliği, ancak ötekilerin aşağılanmasıyla gerçekleşebilmektedir. Böylelikle öznelliğin kendini aşan hadisat karşısındaki aczi silinmekte; Uluç Reis’in merkezi figürü olduğu Türk denizcilerin öznelliği, yalnızca iktidar uygulayan, ötekilerini kendi yarattıkları hâdisâta maruz bırakan bir iradeye indirgenmektedir. Bu da, öznelliğin bir kapanıma dönüşmesinden başka bir şey değildir.3
Osman Necmi Gürmen’in Mühtedi’sinde romanın isminden de anlaşılacağı gibi ihtida izleği merkezidir. 1990’larda Fransızca olarak yazılmış, 2007’de ise Türkçe olarak yeniden yazılmış bu roman, Uluç Reis’ten farklı bir tarihsel yapıda biçimlenmiştir. Milli hakikatin krize girdiği, melezliğin ve çokkültürlülüğün muteber ve ihtimam gösterilmesi gereken değerler olarak öne çıktığı bir bağlamda yazılan Mühtedi’de, Uluç Reis’in temsil ettiği Osmanlı öznelliği, kökeni geçmişe dayanan sabit bir özdense, adalet gibi değerler etrafında geleceğe doğru yönelmekte olan bir tasarının etrafında yuvalanmaktadır. Ancak bu yönelimle eşzamanlı olarak bir bozulma anlatısı da dolaşımdadır. Farklı kökenlerden gelen “biri”leri Osmanlı alanında bir araya gelerek “özne”leşmekte, kökenden çok ideallerin birleştirici olduğu bir uzama kaydedilmektedir. Geçmişe dönüp bakmaktansa geleceğin tasarısına dahil olmanın muteber olduğu bu yapı zayıflamakta, bozulmakta, kokuşmaktadır. Uluç Reis’in temel ideallere, adaletli bir varoluşa duyduğu tutkulu bağlılık, Osmanlı hanedanının padişahından valide sultanına, sadrazamından tüccarına kadar uzanan bozuluşuyla karşıtlık oluşturmaktadır. Bu karşıtlık, aynı zamanda herhangi “biri”yken Osmanlı özneliğine ihtida eden kişilerin, önceden de “biri” olmadıkları, başka bir öznelliğe sahip oldukları ve yeni öznelliğin içinden eski öznelliğin alttan alta daima aktığını ortaya çıkarmaktadır. Bu bakımdan, Uluç Reis’in çifte zamansallığı söz konusudur: İdealler toplumsal yapıda da güçlüyken geçmişini silmek ya da en azından bastırmak yoluyla geleceğe yönelmek ve eylemde bulunmak övülürken, yapı sarsıldığında umutsuzluk, eylemsizlik, kendine dönme, uzlete çekilme, keder, özneye tamamıyla sirayet etmekte, bu da susturulan geçmiş öznelliğin dillenmesini mümkün kılmaktadır. Böylece imparatorluk büyük idealleri olan bir çokluk olmaktan kişisel çıkarların öne çıktığı bir ilişkiler toplumuna dönüştükçe, idealde öznelliğini eritmiş kişi, kendi melezliğini keşfetmekte yahut dile getirmektedir.
O halde Uluç Reis’in öznelliğini de özneyle tarihsel yapı arasındaki gerilimli bir ilişkinin içinde değerlendirebiliriz. Gürmen, Reis’in hem yapıya tabi olduğu, hem de özneleştiği bir anın anlatısını kurmaktadır böylece. Kitabın girişindeki Marguerite Yourcenar’ın Hadrianus Anıları’ndan yapılan alıntı, bu açıdan anlamlıdır:
“Bilinen, tarih tarafından tespit edilmiş bir hayatı, bir bakışta bütün seyrini kavrayacak şekilde ele almalı; dahası, bu hayatı yaşamış olan insanın onu tarttığı, muhasebesini yaptığı, yani bir an olsun yargılayabildiği anı seçmeli. (…) [O tarihsel] insanlarla temas kurmak için, içimizde, tensel heyecanlarda ya da zihnin işleyişinde, en kalıcı olan neyse sadece onu almalı. (…) XIX. yüzyıl arkeologlarının dışarıdan yaptıklarını içeriden yapmalı.” (Gürmen, iii)
Halikarnas Balıkçısı’nın anlatısında Yourcenar’ın söz ettiği türden bir karar anına, dönüm noktasına, eleştirel uğrağa rastlamayız. Balıkçı’nın Uluç Reis’i çizgisel bir anlatının, millileştirilmiş bir epiğin içinde ötekilere hadlerini bildirerek, adaletin kılıcı olarak kendi öznelliğini icra etmekte, yaşadıklarını içselliğiyle temas ettirmeyen Balıkçı’nın onun için biçtiği milli zırhtan ibaret bir varlık olarak tereddütsüz, içsel deneyimsiz bir hayatın sonunda onu bekleyen ölüme doğru yönelmektedir. Gürmen ise anlatısına, dışsallığıyla bilinen bir figürün içselliğiyle temas ettiği o “an”ı temel olarak almıştır. Bu anı belirginleştirebilmek, Uluç Reis’in tereddütlü, melez ve çoğul varlığını tarihsel romanda temsil edebilmek için de Reis’i iki ayrı kişiye yaymıştır. Geleceğe ve ideallere yönelmiş tarihsel ve dışsal figür Uluç Reis’in şahsında toplanırken, tereddütler, melezlikler ve içsel karmaşa Uluç Reis’in yanından ayırmadığı kulu/oğlu olan Luc/Luca/Ali’de yoğunlaşmıştır. Bize Ali’nin yazdığı bir anlatı olarak sunulan romanda kul Ali ile Uluç Ali’nin ilişkisi, içsel karmaşanın yerine geçen bir mecaz işlevi görmektedir. İçselliği ihmal eden bir tarihsel hakikat anlayışının telafisi olarak kurmacanın teknikleri hem dışsallığa, hem de içselselliğe odaklanan bir tarihyazımını mümkün kılmıştır. Bu niyet Ali tarafından anlatısının başında da ima edilir:
“İstikbal, koca ilhanlığın en üst kademelerine erişmiş bir fakirin hayatı hakkında, her zaman olduğu gibi, iç âlemini sorgu sual etmeden, o varlığın icraatine bakarak bir hükme varacak.
Hazan yaprakları solarken baharla birlik doğacak nesillerin bilmesini isterdim: o, intikamın kılıcıydı; bense nefretle sevgi arasında yalpalayan bir yürek, ikimiz tek candık gelip geçen ömürde.” (v)
Uluç Ali, iradesiyle hâdisatı etkilerken, kul Ali kendisini aşmış bir hâdisât karşısında iradenin imkân(sızlık)larını sunmaktadır. Kahraman olan, geleceğe ve eyleme yönelmiş şekilde ilerlerken kendisini geçmişe doğru çekiştiren mütereddit olana telkinde bulunarak huzurlu bir öznelliğin yolunu göstermektedir: “Unutma Luka, diye ekledi, bugüne dek kadere boyun eğmekle yetindin. Bundan böyle sen de kaderine yardımcı ol. Günleri, geleceği geçmişin kılıfına sokuşturmaktan vazgeç oğul!” (s. 38) Ancak geçmiş bir türlü usulüyle yası tutularak gömülememektedir. Daima kendini hatırlatmaktadır. İhtida konumunu bir saf kimlikten başka bir saf kimliğe geçiş olarak algılayan mutlak ihtida anlayışının imkansızlığıdır söz konusu olan. Ancak Gürmen’in anlatısı Balıkçı gibi saf kimlik inancına dayalı değildir. İki Ali’nin de ihtida öncesi Hıristiyanlıkları birçok söylemsel mücadelenin kesiştiği bir alan olarak verilir. Osmanlı öznelliğinin çoğul algılandığına da değinmiştik zaten. Dolayısıyla Gürmen’in bakış açısında ihtida, bir çoğulluklar ve çatışmalar alanından başka bir çoğulluklar ve çatışmalar alanına geçmektir. Bu geçişte ihtida anı, önceki ve sonraki çoğulluklar ve çatışmaları yeniden kodlayan bir düğüm noktası olarak işlemektedir. Böylelikle geçmişin hiçbir zaman tam anlamıyla kurban edilemeyeceği, kılıktan kılığa girerek şimdide hep dolaşımda olacağı gösterilmektedir. Balıkçı’nın, çoğulluğunu silerek milli hakikatin hidayetine erdirdiği Reis, Gürmen’in anlatısıyla çoğulluğuna iade edilmektedir. Böylelikle öznelliğin kapanımı gevşetilmekte, özne başkalarına açılmaktadır. Ancak bu mutlak bir keyif anı olarak sunulmaz, her zaman kederi de barındırır.

Notlar
1      Halikarnas Balıkçısı, Uluç Reis, haz. Şadan Gökovalı (Ankara: Bilgi Yayınları, 2006[1962]).
2      Osman Necmi Gürmen, Mühtedi (İstanbul: Kanat Kitap, 2007).
3      Uluç Reis romanındaki ötekici söylemin yakın okumaya dayalı bir çözümlemesi için bkz: Murat Belge, “Mavi Anadolu Tezi ve Halikarnas Balıkçısı,” Birikim 210 (Ekim 2006): 32-45.

<<geri dön