Korkak Tavşan

Sunja Altınel

Kapının sürgüsü çekiliyor ve her zaman olduğu gibi o içeri giriyordu. Siyah tişörtünü ve siyah pantolonunu yine siyah postallar tamamlıyordu. Manfred, Tübingen’de fizik öğrencisiydi. Kendisiyle yurda taşındıktan bir iki gün sonra tanışmıştım. Gökdelen şeklinde inşa edilmiş olan yurtların her katında hiç sevmediğim gri-mavi renkteki iki asansörden birinden çıkınca sağda ve solda yer alan koridorlar boyunca sekizer oda sıralıydı. Bazen, mutfağın hemen yanındaki iki oda tek bir geniş odaya dönüştürüldüğü için bu oda sayısı düşüyordu. İki tarafın mutfağını birbirine bağlayan geniş bir balkon vardı. Sabah erken saatlerde başlayan seminerlere gitmeden önce kahvaltımı ederken Manfred elinde kahve fincanıyla balkonda belirirdi. Sonra da aradığını bulmuş insanlara özgü “Hah, işte oradasın!” diyen ifadeyle, iki büyük camlı kanattan oluşan kapının sürgüsünü çekip içeri girerdi. Hava neredeyse her zaman kasvetli olduğu için kare biçimindeki iki beyaz masanın birleştirilmesiyle oluşturulmuş büyük masanın cama yakın kısmına otururdum. Manfred de tam karşımda yerini alırdı ve ondan sonra dersler başlardı. Ülkemdeki insanların sonraki yıllara göre çok ketum olduğu zamanlardı. Bu nedenle, insanın kısa bir süre önce tanıdığı birisine bir sürü şey anlatmasını hep şaşırtıcı bulmuştum. Ama belki de bu dersler Manfred’e göre, belli bir yerden geldiği için belli kalıpların dışına asla çıkamadığını düşündüğü bir yabancıya verilmesi gereken zorunlu bilgilerdi. “Hayat dersleri” diye tanımlayabileceğim bu bilgiler, Manfred’in ailesi esas alınarak ona göre Alman toplumunda geçerli olan değer yargılarını anlatıyordu. “Şimdiki kız arkadaşım Fransız. Eski kız arkadaşım İngilizdi. Çocuk istediği için ondan ayrıldım. Bizim toplumumuzda bile evlenmeden önce çocuk yapmak pek hoş karşılanmaz. Ablam karnı burnunda evlendi. Annemle babam dehşete kapıldı.”
“Dehşete kapılmak” kavramının bana yabancı olduğu zamanlardı. Seksenli yıllardaydık ve hayatta olan annem, “Ne olursa olsun her zaman hayata bağlanmam gerektiğini” söylüyordu. Bu nedenle Manfred’in anlattıkları, benim için bir filmde gördüğüm herhangi bir aile tartışmasından farksızdı. İşin garip yanı bu filmi seyreden kişinin yalnızca ben olmamdan kaynaklanıyordu. “Orada S. ile Manfred var.” Mutfağın kapısı kapalı bile olsa böyle dediklerini dudak hareketlerinden rahatlıkla anlayabildiğim balkondaki kat sakinleri bize şöyle bir bakar, sonra geri dönerlerdi. Onlar için oturduğumuz masanın bacakları kadar sıradan bir görüntü sunuyor olmalıydık.
“Herkes çalışmalı! Hayat müşterek! Bunu sakın unutma!” Manfred’in verdiği dersler arasında para konusu çok önemli bir yer tutuyordu. Öyle ki hemen hemen her gün ondan parayla ilgili bir cümle duyar hale gelmiştim. Manfred’in bu görüşünü kanıtlamak istercesine katta oturan bir Amerikalı öğrenci Noel tatillerinde ülkesine giden tek Amerikalı olan zengin, sevici bir kız öğrenciyle tanıştıktan sonra ona hemen evlenme teklif etmiş, ancak reddedilmişti. Yıllar sonra Marion Gräfin Dönhoff’un Doğu Prusya’da geçen çocukluğunu anlattığı güzel kitabını okuyunca onun parayla ilişkili olarak sergilediği aldırışsızlık karşısında yalnızca Manfred’i hatırlamakla kalmayacak, ülkemde de parası olduğu için kendinden aşağı konumda olanlara baskı yapanları görecektim. Dönhoff kitabında çocukken yaptıkları bir yolculukta kaldıkları otelde son gün yemek masasında kendisine bir şey yasaklanınca nasıl sinirlenerek elindeki ince cam bardaktan bir parça ısırdığını anlatmıştı. Bunun üzerine dadısı bardağı kendisinin ödemesi gerektiğini söyleyince, bu yolculuk için bir akrabasının verdiği beş Mark’ı kendine ait ilk para olarak niteleyen Dönhoff, “Fark etmez, zenginim, böyle altı bardak bile kırabilirim,” diye düşünmüştü. Olaya dramatik bir boyut kazandırmak için otelin yöneticisine yollanan garson, bir bardağın beş Mark ettiği haberiyle geri dönünce, bunu hayatı boyunca duyacağı bir korku olarak algılayan Dönhoff, para gibi geçici bir değere ulaşmak için çaba göstermeye değmediğine inanmıştı.
Beni eğitmek için büyük bir çaba göstermesine rağmen, Manfred’in genelde pek etkili olduğu söylenemezdi. Bir süre sonra kendi dünyasına dönmekten hoşlanan ben Alman Edebiyatında en sevdiğim dönem olan Romantiklerin önemsedikleri rüyalardan yola çıkarak kurduğum hayallerle daha gündüzden rüya gören bir insana dönüşüyordum. Bu hayal dolu dünyayı bozan tek gerçek, Manfred’in yaşadığımız yörenin insanlarıyla ilgili olarak yaptığı bazı açıklamalardı. “Bu Schwabeler kendi aralarında yaşayan kapalı bir topluluktur. Onlara biraz saf gözüyle bakıldığı için haklarında anlatılan pek çok anekdot vardır. Ama benim aralarında tanıdıklarım var. Bazı zamanlar birlikte yemek yeriz. Siyah, katı bir sosları var. Bir kez yersen ‘Bir daha ister misin?’ diye sorduklarında, ‘Nein, Danke,’ dersin. Ama ben çok severim.”
Bunları anlattığım Alman kız, “Manfred garip zevkli biridir,” demişti. Bu garip zevklere kısa bir süre önce tanıdığı bir yabancıyı eğitmek -daha doğrusu eğitmeye çalışmak- da dahil miydi, bilmiyordum. Ama Almanların çeşitli kurutulmuş gıdalardan oluşan “Müsli” dedikleri şeyi sütle karıştırarak kahvaltı etme alışkanlığı orada oturduğum yıllarda ülkeme de gelecek ve toplumumuzda yıllar geçtikçe dalga dalga yayılan sağlıklı beslenme arzusunun bir öncüsü olarak kabul edilecekti. Bense zamanla yakalanacağım ülserin daha o zamanlar işaretini veren mide hassasiyetini hiçbir zaman tam olarak önleyemediğimden, evde annemin benim için her sabah hazırladığı kahvaltı tipine dönecektim.

Manfred’le konuşmalarımızın gitgide tekdüze bir hal almasına rağmen ısrarla derslere devam edeceğini bildiğim sabahlardan biriydi. Annemle her sabah yaptığım telefon görüşmesi için, zemin katta bulunan iki telefon kulübesinden sol tarafta olanın dolu olmamasına bakmadan -alışkanlıklarımdan vazgeçmemek her zaman tüm hayatımı yönlendiren bir ilke olacaktı- sağ tarafta olana yönelmiştim. Anneme katta geçen her şeyi anlatırdım. Bazı katlarda birbirlerinin varlığından habersiz olan öğrencilerin olduğunu hep duymuştum. Bizim katta ise öyle bir şey yoktu. Daha ilk geldiğim gece akşam yemeğine davet edilmiştim. Sabahları herkesin ders saati ayrı olduğundan çoğu zaman akşamları toplanır, bazı şeyleri kutlamak ya da sırf birlikte olmak için toplu halde yemek yerdik. Bazen kattakilere sevdikleri yemekleri pişirirdim. En çok sigara böreğini severlerdi.


<<geri dön