Yinelenen İşkenceler

Şadan Karadeniz

Biraz abartarak işkencenin insanın varoluşuyla yaşıt olduğunu söyleyebiliriz. Mitologya baştan başa işkencelerle dolu, tarihin her sayfası onlarla dolup taşıyor. Yoksa biz insanlar doğuştan sadist miyiz? Eğer öyle ise genlerle ufacık bir oynama çözebilir sorunu belki de: Umarım, çözecektir de. Londra’da Tower of London’ı görmeye gitmiştim, yıllar oluyor. Birçok ünlünün konuk edilip ağırlandıkları hücreleri gördüm orada. Bu arada, Sir Walter Raleigh’nin kapatıldığı hücreyi de; duvarları kurumuş kan lekeleriyle kaplıydı. Kan lekesi duvardan kolay çıkmaz, yıllara direnir, tanıklığını sonsuza dek sürdürmek istercesine. Bunu ilk kez altmışlı yılların başında Roma dışında, Via Appia Antica’daki Fosse Ardeatine mağaralarında görmüştüm ürpererek. Faşist İtalya’da, İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru İtalyan direnişçilerin öldürdükleri her Alman askeri karşılığında onu aşkın İtalyanın öldürülmesine karar verir yenilginin daha da kıyıcılaştırdığı Alman komutan. Hiçbir ayrım, yaş ya da sıra gözetmeksizin Roma tutukevlerindeki sivil mahkûmlar arasından rasgele alınan yüzü aşkın tutukluyu öldürmeden önce Ardeatine mağarasına kapatıp işkence ederler; böylece bir taşla iki kuş vuracaklar, işkenceyle tutukluları konuşturacaklar, bilgi edineceklerdir. Oysa bunların hepsi sivil İtalyanlardı. Mağaranın duvarları hâlâ kurumuş kan lekeleri içindeydi. Savaştan sonra ortaya çıkarıldı bu vahşet. Dışarıda, mezarların başuçlarındaki mermer plaketlere baktığımda içim acımıştı; aralarında gencecik insanlar da vardı; hele onaltı yaşında bir ayakkabıcı çırağı yüreğimi burkmuştu.
Tower of London’ı Fosse Ardeatine’den birkaç yıl sonra görmüştüm, işkence âletleri müzesi ise tam kuleden çıkarken gözüme çarpmıştı. Uluslararası işkence âletleri sergileniyordu orada, hâlâ da öyledir sanırım. Çok iyi düzenlenmişti müze. Çeşitli ülkelerin işkence âletlerinin yanı sıra, İngiliz buluşu işkence âletlerine de yer verilmişti, üstelik müzenin en saygın bölümünde. Bir dizi kaba, yaratıcılıktan yoksun âlet. İçlerinden biri dikkatimi çekti: çok eski çağlardan kalma, dinozoru andıran bir hayvanın testere ağızlı çene kemiğine benzer metalden yapılma kaba mı kaba bir işkence âleti; bakar bakmaz ürpertiyor insanı. Tam oradan uzaklaşırken bir karı-koca ile on yaşlarındaki sevimli oğulları geldiler. Oğlan baktı baktı, “Baba,” dedi sonra, “bu ne işe yarıyor?” Sesinin tınısında o buz gibi İngiliz mizahı, yanıtladı babası: “Geveze kadınların dillerini o testerenin arasına sıkıştırıp (başıyla o ana dek ayrımına varmadığım bir kolu işaret etti) kolu çevirirlermiş kadın sesini kesinceye dek.” Çocuğun yüzünde ürküntü vardı, başını usulca öteye çevirdi, uzaklaştı annesiyle babasının yanından.
Yoksa tanrıların genlerinde de mi bazı değişiklikler yapılmalı? Eski Yunan tanrıları işledikleri suçlardan ötürü insanları usasığmaz cezalara çarptırırlarmış. Ölümsüz olduklarına göre, belki de hâlâ vazgeçmemişlerdir bu huylarından. Biz ayrımına varmasak da, başka nedenlerle açıkladığımız işkence-benzeri cezalarla cezalandırıyorlar belki de biz insanları. Bunu biraz da can sıkıntısından yapıyor olsalar gerek. Yalnız ölümlülerin değil, ölümsüzlerin de canı sıkılıyor anlaşılan. Ne var ki, ölesiye sıkılsalar ya da ölümsüzlükten bıkıp usansalar da, canlarına kıymaları söz konusu olamazdı. Bu da anlaşılabilir bir şey: canlarına kıyabilselerdi ölümsüz olmazlardı ki! Kimbilir belki bizden daha çok sıkılıyordu canları tanrıların. Ölümsüzlük kolay değil ne de olsa. Hiç ölmeyecek olsak mutlaka bizim de zaman zaman katlanılmaz ölçüde sıkılırdı canımız. O zaman biz de insanlarla oynar mıydık? (Sanki şimdi oynamıyor muyuz?) Ölümlü olduğumuza göre, ölümsüz varlıkların can sıkıntılarının nasıl olduğunu tasarlamamız olanaksız; kesin olan, tanrıların can sıkıntılarının bizimkinden farklı olduğudur. Ölümsüz olsaydık, avunmaya, ölümsüzlüğümüzü unutmaya çalışırdık belki biz de. Umarsız bir çaba olurdu bu. Çünkü ölümlülük unutulabilir de, ölümsüzlük unutulamaz gibi görünüyor.
Prometheus’u alalım örneğin. Prometheus, Titan soyundan gelmektedir. Dört kardeşin biridir: Atlas, Menoitios, Epimetheus ve Prometheus. Dört kardeşin dördünün de ortak yazgısı Zeus’un hışmına uğrayıp, korkunç kazalara çarptırılmalarıdır. Biri, Atlas, omuzlarına yüklenen gökkubbeyi taşımakla cezalandırılır. Menoitios yıldırımla çarpılarak yerin dibine kapatılır, Epimetheus’un başına kadın belâsı sarılır. Prometheus’un cezası, belki de en korkuncudur: tanrıların ışığını çalıp insanlara götürdüğü için zincire vurulup bir kayanın eteğinde bırakılır. Her gün bir kartal gelip akşama dek ciğerini yer Prometheus’un. Sabaha dek yaralı ciğer iyileşir, alıcı kuş gene gelir, gene yer Prometheus’un ciğerini. Durmadan yinelenir bu süreç. Söylencede açık açık belirtilmese de bu işkencenin sonsuza dek süreceği sezdiriliyor en azından. Burada bir çelişki yok mu? Eğer bu işkence sonsuza dek yinelenecekse, sonsuzca sürecek bir işkenceden ötürü, bir anlamda, insan da ölümsüzleşmiş olmuyor mu? Hiç de istenir bir ölümsüzleşme değil bu, kuşkusuz. Ama mitoloji bu; böyle çelişkilere yer vardır mitolojide.
Bir başka örnek, Sisyphos’tur. O da Prometheus gibi tanrılara karşı insanlardan yana olduğu; insan aklı ve kurnazlığıyla tanrılara bile üstün olduğu, onlarla boy ölçüşmeye kalkıştığı için cezalandırılır. Odysseus anlatır Sisyphos’un çektiği işkenceyi, Odysseia’da. İki avucuyla kocaman bir kayayı yakalayıp, kollarıyla bacaklarıyla dayanarak onu bir tepeye doğru iter Sisyphos, tam tepeye varacağı sırada kaya ellerinden kurtulur, gerisin geri aşağıya dek yuvarlanır; Sisyphos yeniden itmeye başlar kayayı; aynı şey yinelenir, bir daha, bir daha... Çağdaş yazarlar özellikle Sisyphos’tan etkilenmişlerdir. Camus’nün Le Mythe de Sisyphe adlı denemesi ünlüdür. Sisyphos’u, anlamsızlığın bir simgesi gibi algılar. Umarsız bir kahramandır Sisyphos, ama insandır, bilinçlidir. Yaşamın anlamsızlığına, kendisine dayatılan koşulların kaçınılmaz baskısına karşın, sırtına yüklenen yükü onurluca taşır. Böylece umutsuzluğun mutluluğuna erişir Sisyphos, Camus’ye göre. Tanrı, ne yaparsa yapsın onu alt edemez.
Üçüncü bir örnek de, Tantalos’tur. Lydia kralı Tantalos, ölüler ülkesi Hades’te çektiği ceza ile ünlüdür. Söylenceye göre, Tantalos Sipylos (Manisa) dağında krallık kurmuş, güçlü ve zengin bir adammış. Tanrıların lânetine uğramasına yol açan suçu açıkça dile getirilmez söylencede. Bir söylentiye göre, Hermes’e Zeus’un köpeğini vermemek için yalan yere yemin etmiş; Zeus’u öfkelendirmiş bu. Başka bir söylentiye göre ise, tanrıların sofrasına çağrılan Tantalos onların gizlerini açığa vurmuş ya da onların balını, şarabını aşırmış.
Azra Erhat’a göre, Tantalos da, öteki Anadolu tanrı ve kahramanları gibi, Olymposluların düzenine aykırı düşen bir din ve efsane çemberinin kişilerindendir. Anaerkil bir düzeni, Ana Tanrıça’nın egemen olduğu bir din görüşünü simgelerler bunlar. Başka bir din ve düzen adına baş kaldırdıkları için cezalandırılırlar.
Tantalos’un trajik öyküsünü Homeros en etkili, üstelik şiirli bir dille anlatmıştır. Odys-seia’da:

Tantalos’u gördüm, korkunç
işkenceler çekerken:
Duruyordu bir gölün içinde, ayakta,
yüksele yüksele çıkıyordu su çenesine kadar,
ama içmek için davrandı mıydı,
damlasını alamıyordu suyun,
ihtiyar adam eğiliyor, eğiliyor,
eğiliyordu,
su da çekiliyor, çekiliyor, yok oluyordu
emici toprakta
ve bir çamur peyda oluyordu
ayaklarının dibinde, kapkara,
ossaat bir tanrı kurutuveriyordu gölü.
Yemişler sarkıyordu başının üstünden
dallı budaklı ağaçlardan,
armutlar, narlar, pırıl pırıl elmalar,
ballı incirler, tombul zeytinler
sarkıyordu,
ama ihtiyar adam, koparayım diye
ellerini uzattı mıydı,
bir yel geliyor, savuruyordu onları
kara bulutlara.

Tantalos’un trajik öyküsünü, destan diliyle, şiirli bir dille anlatıyorlar Azra Erhat - A. Kadir ikilisi. Anlatıyor, diyorum, çünkü bunun, Homeros’un Odisseia’daki şiirli anlatısının çevirisi olduğunu söylemeye dili varmıyor insanın; destanın Türkçede bir kez daha yaratılışıdır bu, bir edebiyat yaratısıdır, gerçekten de. Destanın dili yalın, etkileyici, şiirlidir. Aslında Tantalos bir tragedyanın konusu da olabilir, bir tragedya gibi de yazılabilirdi kuşkusuz. Ne ki, bilindiği gibi tragedya sonunda ‘catharsis’ sağlar, arıtır. Destan için aynı şeyi söyleyemeyiz; destanda, Aldous Huxley’in, “Trajedi ve Tüm Gerçek” başlıklı denemesinde sözünü ettiği tüm gerçek vardır. Tragedyanın yüce kişilerine yaraşmadığı için bir yana bırakılan sıradan olaylara, ayrıntılara da yer verilir destanda. Bir yanı zehir zıkkım, bir yanı bal gibi tatlı olan yaşamın olaylarını bulabilirsiniz destanda, yan yana, iç içe; kısaca gerçeğin tümünü bulabilirsiniz. Odysseia’da olduğu gibi, günlük yaşamın en sıradan olaylarından söz ederken bile, şiirin ve hüznün buruk tadını duyabilirsiniz. Huxley, denemesinde, Odysseia’nın bir bölümüne göndermede bulunuyor: Odysseus’un adamlarının çoğu Skylla tarafından parçalanıp yutulmuşlardır; canlarını kurtarabilenler karaya çıkarlar. Büyük bir özenle akşam yemeklerini hazırlarlar. “Açlıklarını ve susuzluklarını giderdikten sonra,” diye yazıyor Huxley, “sevgili arkadaşlarını düşündüler ve ağladılar, gözyaşları arasında usulca uykuya vardılar.” Yaşam gerçeğinin tümünü görüyoruz burada. Yalnızca sıradan insanlar değil, kahramanlar da acıkırlar ve açlığı doyurma dürtüsü her şeyin önüne geçer. Karınlarını doyurduktan sonra, ölen arkadaşlarını düşünüp ağlarlar Odysseia’nın kişileri. Yaşamın gereksinimleri her şeye, ölüme bile baskın çıkar. Bundan daha yalın, bundan daha etkileyici bir şiir olabilir mi?
En büyük acıların ortasında bile, insanın doğal gereksinimlerini gidermesi, istese de istemese de kaçınılmazdır, doğaldır, içgüdüseldir. Karnı açsa yemek yer, susamışsa su içer, uykusu gelmişse uyur. Bunlar çektiği acıyı küçültmez, sıradanlaştırmaz. Tuzlu gözyaşlarının karıştığı yemeğini, lokmalar boğazına düğümlene düğümlene yemeye çalışan acılı bir insandan daha içe dokunan bir şey olabilir mi? Bir yandan acı çekerken, bir yandan da yaşama içgüdüsünü doyurmaya çalışan bir insandan?
Tanrıların ölümlülere eza etmelerinin belki de onların ölümsüzlüklerinden duydukları can sıkıntısından kaynaklandığını söylüyor Max Frisch, günesinde (Tagebuch). Bu nedenle ölümlüleri cezalandırmak için onlara suçlar yüklüyorlar (Gerçekten de çok kıskançtır
Olympos tanrıları!), ardından onları akıl almaz işkencelerle cezalandırıyorlar. Sonra bu işkenceler zaman içinde dilden dile anlatıla anlatıla, söylence edebiyatının bir parçasını oluşturuyor. Yoksa, Olympos dağını mesken tutmuş yüce tanrılar bütün bu işkenceleri, Homeros’un yazdığı gibi güzelim destanlar yazılsın diye mi reva görüyorlardı ölümlülere?
Özellikle acılardan söz ederken şiire erişir destanlar. Çok eski zamanlardan beri acı –hele yüce bir amaçtan kaynaklanıyorsa (yukarıdaki üç örnekte olduğu gibi) yüceltilir. Tarih boyunca bunun en üstün örneği belki de İsa’nın acılarıdır. Tüm insanlığın günahını, tüm insanlığın acısını taşır o; bu nedenle yüceltilmeyi hak etmiştir.

Prometheus’a, Sisyphos’a, Tantalos’a, daha birçoklarına uygulanan işkencelerin ortak yanı bunların, denebilirse, yinelenen işkenceler oluşudur. Bir işkencenin ardından başlangıç noktasına geliniyor ve her şey baştan başlıyor. Bunun mantığı (işkencenin de bir mantığı olmalı), belki de her işkencenin ardından, ikinci işkence gelinceye dek geçen kısa zamanda, iki işkence arasında, bir çeşit umut molası verilmesidir işkence görene: Kimbilir belki de sondur bu, bir daha yinelenmeyecektir. İşkence göreni ayakta tutan bu umuttur; yoksa çözülür, yok olur gider. Doğrusu Olympos dağı tanrılarını kutlamak gerek. Hem bu buluşlarından ötürü, hem de daha sonraki işkencecilere öncülük ettikleri için!
<<geri dön