Lübnan Dağlarında Zeki Müren

Sevgi Ünal

Şaşkınlıktan arındırılmış ellerini körfeze doğru uzatıp, “Beyrut!” dedi. İşaret ettiği yerde, sahil boyunca geniş bir alana yayılmış, salt yıkıntıdan oluşan bir yerleşim yeri vardı. Gülümsemesinde yakaladığım endişeden yoksun kavis şöyle diyordu: Beyrut böyle işte. Yıkık ve solgun bir şehir. Biz alıştık. Sen de şaşırma!
Yıkık bir mahalle –ister savaşta bombalanmış olsun, ister depremde yerle bir– yıkık bir mahalledir. Alıp başını giden gezgin bilir. Gölcük’ün savaşı depremledir. Beyrut’un depremi ise savaş. Beyrut, yıkık ve solgun olabilir. Ama petrol ucuzdur bir kere. İstanbul trafiği halt etmiş. Beyrut’ta sıkışan trafik, lüks arabaların birbirine gösteriş yaptığı yerdir. Beyrut’ta bir gezgin, yaşamı ancak sebze-meyve pazarında bulabilir. Duvarları mermi delikleriyle fazlasıyla havadar olan binaların neredeyse bütün cepheleri, siyasilerin dev posterleriyle kaplanmıştır. Seçim bir türlü sonuçlandırılamaz. Sıkıyönetim ilan edilmiştir. Ama seçilmek için bir apartman boyundaki posterlerden medet uman adaylar, muz satan esnafa dekor olur Beyrut pazarında. Sakalını sıvazlayarak poz vermiş diğer bir adayın fotoğrafı, patates satıcısına gölge yapar. Beyrut Kalesi tam karşıdadır. Manzaranın tuhaf bir fotoğraf sergisine dönüşmesine aldırmazlıkla bakmaktadır.
‘Gönlüne göre’yi her neredeyse bulup yaşamayı âdet edinmiş bir gezgin, Lübnan dağlarında yol alırken, bütün Arap âlemi gibi sabahları Feyruz dinleyerek başlar güne. Araplar için Feyruz dinlemek, kahve içip ayılmak gibidir. Ortak bir dil olmamasına rağmen etrafındakilerle anlaşabilmenin mümkün oluşudur güzel olan. Sınırların olmadığı ve herkesin birbirinin dilini anladığı özgür bir dünyada yaşadığını hayal ederek yola düştüğünde, sessizlik ortak dil olur. Sınırlar bir şekilde aşılır. Yollar? Yol, bir gezgin için her zaman, her haliyle güzeldir zaten. Sahaftan alınmış 1949 tarihli bir Ortadoğu haritası ile seyahat ettiğinde bile.
Dağlarda Bsharri’ye doğru yol alırken, “Takdir, takdir!” diye kahkahalarla gülmeye başlamasında en ufak bir alay sezmez gezgin. Gülüşü hayranlıktandır. Gülüşü şaşkınlıktan. Hiç durmadan konuşan bir Lübnanlının ses tonundaki neşe, tek başına hem de böyle bir haritayla yola çıkmış bir kadını olağanüstü sayar. Olağanüstülük gezginde değildir oysa. Yoldadır bütün mucizeler.
On yıl boyunca Ermiş’ten bir pasajı cüzdanında taşıyıp, Bsharri’ye Halil Cibran’ın memleketine giden gezgin, yol boyunca tek bir şey mırıldanır. Cibran’ın dizelerini. “Karşısındakine kendisinden başka hiçbir şey vermez sevgi. Ve kendisinden başka hiçbir şeyi de geri almaz. Ne kendi dışındaki şeylere sahiptir. Ne de kendisine sahip olunabilir. Çünkü sevgi, kendi kendini bütünler ve kendi kendine yeterlidir.”
Derken çığlığı basar. Çünkü yol, bir büyücü gibi yapacağını yapmıştır yine. Beyrut’u kendine armağan sayan gezgine, Lübnan dağlarında Zeki Müren’i dinletmiştir. Arap radyolarından birinde Feyruz’un sabah karşılaması bitmiş, birden Zeki Müren dağlardan bahseden hicaz bir esere girmiştir. Ardından bir rast, bir de hüzzam. Dağları karlı Bsharri’de, kuş cıvıltıları ve kilise çanlarından başka sesin duyulmadığı bir yerde olmanın tadını çıkarmaktır güzel olan. Bunun için iki ülke kat edip, Cibran’ın doğduğu ve sonra vasiyeti gereği New York’tan getirilip gömüldüğü topraklara ulaşmak, ironik bir şekilde sessizliği çalkantısı hiç durmayan Ortadoğu’da bulmaktır tesirli olan. Yedi yılın yorgunluğunu bir kayanın dibinde Bsharri’ye bir Cibran tablosuymuş gibi bakarak atmaktır.
Hama’da, Arapların “naura” dedikleri Memlükler’den kalma dev su dolaplarını görmek, Halep’te Fatteh ve Maria Arayis isimli yöresel yemekleri yemek, Halep’in meşhur çarşısına Bab Antakiya kapısından girmek, ‘en gerçek kehribarı ben satıyorum’ diyen esnafın izini kokularla sürmektir özel olan. Palmira Kraliçesi Zenobia’yı Suriye’nin doğusunda ararken, Halep’te bir tuvaletin lavabosunda ticari bir marka olarak görmektir komik olan.
Beyrut’a gitmek, karşı komşuya gitmek gibidir gezgin için. “Ben çıkıyorum” der ve gider. Gittiği yerin Lübnan olduğunu kardeşi sonradan öğrenip arkadaşına anlattığında, kızcağız uzun süre donup kalır: “Nasıl yani, nasıl olur, çıkıyorum demişti, bana pastil vermişti.” Oluyor işte. Olduğunu yaşayıp görmek, ‘gönlüne göre’yi her neredeyse bulup yaşamaktır asıl güzel olan.

<<geri dön