Ölüler Uzar

Yalçın Tosun

Uzanamadığım lavabolardan, yüksek merdivenlerden, büyük gelen ayakkabılardan, binemediğim tramvaylardan, bitmeyecek gibi gelen koridorlardan, korkunç duvarlı hastanelerden, gıdısı sarkmış ve kırmızı dudak boyalı hemşirelerden, ucuz boyalı sarı saçlarıyla kahreden sıska hemşirelerden, anlayışı bol ve kalantor doktorlardan, sinirli ve sabırsız doktorlardan, yeşil haplardan, pembe haplardan, kırmızı haplardan...
“Eser, Eser’cim lütfen aç ağzını. Bak, içmen gerekiyor bu hapları. Nükhet Halan ta Londra’lardan buldu getirdi bu hapları. Neden böyle yapıyorsun? Baban görürse dar eder bize dünyayı bak gene. Eser senin bu yaptığına oyunbozanlık denir. Hadi güzel oğulcum, aç...”
İçinde mutlu aile resimleri olan kitaplardan, düz kahverengi okul çantalarından, asık yüzlü ve hoşnut olmayan öğretmenlerden, acımalı ve sırıtkan öğretmenlerden, siyah önlüklerden, beyaz yakalardan, yeşil tahtalardan, en ön sıralarda oturmaktan, arkadan gelen gülme seslerinden, birlikteyken yalnız oturmalardan...
“Eser’cim neden ağlıyorsun? Biri bir şey mi söyledi? Kim takıldı Eser’e? Söyleyin, ben bulursam fena yaparım. Cüce mi demişler? Kim demiş? Cüce demeye utanmıyor musunuz arkadaşınıza? Birazcık kısa boylu diye... Tamam ağlama akıllı çocuğum benim, tamam.”
Durup duran eşyadan, odayı dolduran ağır nem kokusundan, eprimiş kadife koltuklardan, tozlu bordo perdelerden, duvardaki resimlerde durup duran, pos bıyıklı, fesli paşa babalardan, hiç tütmeyen göstermelik pipolardan, yuvarlak tel gözlüklerden, gözlerime bakmayan mavi gözlerden, hiç bakmayan...
“Ada’ya gideceksiniz yarın Eser. Sana da iyi gelir biraz. Annenle siz önden gideceksiniz. Ben kardeşin Ensar’ı alıp sonra geleceğim. Tabii işlerimi yoluna koyarsam. Annen ne söylerse yapacaksın. Ada’da onu hiç üzmeyeceksin. Sabah ve akşam egzersizlerini de unutma. Dönünce de annenle seni İsviçre’ye göndereceğim, orada yeni bir tedaviye başlayacaksın. Şimdi çıkabilirsin.”
Yosun kokan haminnelerden, boyası dökülmüş soğuk konaklardan, evde kalmış birbirinin aynı, geçkin teyzelerden, size her baktığında dolan gözlerini gizlemeye çalışan sahte halalardan, acımasız çocuklardan, katil gözlü çocuklardan, çocukken ve hâlâ çocuklardan...
“Eser, bak kuzenlerin sesleniyor aşağıdan duymuyor musun? Hadi çık biraz oyna onlarla. Bu sabah egzersizlerini de yapmadın. Hem temiz hava iyi gelir belki, açılırsın biraz. Eser, Eser... Gene uzaklaştın.”
Pek tabii kuzenlerden; anlayışlı kuzenlerden, zalim kuzenlerden, uzun kuzenlerden, Süreyya hariç tüm kuzenlerden...
“Eser, al bunu. İlk güllerden bu. Yastığının altına koy ve her gece dilek tut uyumadan önce. Dileğin gerçekleşir. Er ya da geç, gerçekleşir.”
İstiklal Caddesi’nden, Rumeli Caddesi’nden, tüm caddelerden, yürüyen insanlardan, kol kolalardan, üstüme gelen kalabalıktan, kıçlardan ve kasıklardan, mağazalardan ve en çok da tezgâhtarlardan...
“Sekiz yaş için mi dediniz? Bir saniye. Yok, bu modelde sekiz yaş kalmamış. Ama gri renkte on yaş var isterseniz. Bel olduktan sonra paçaları hallederiz. Beyefendi? Duyuyor musunuz beni?”
Gündüzleyin gündüzden, geceleyin geceden, yağız kapıcıdan, evi temizleyen karısından, garip bakışlarından, koca memelerinden, çirkin ellerinden, kara ellerinden...
“Daha ütü var mıydı Beyim? Biliyorum zarf telefonun yanında. Hayırlı günler.”
Kendi ellerimden, küçük ayaklarımdan, koca kafamdan, harcayamadığım paramdan, hepsi birbirinin aynı yalaka avukatlardan, özellikle avukatımdan, beni kazıklamasından, bunu umursamamamdan...
“Kunduracı hariç binadaki herkes kirasını tam verdi Eser Bey. Ona da protestoyu çektim; bugün yarın boşaltır dükkânı. Bu arada bizim hanım özellikle davet etti sizi. Bir akşam yemeğe bekliyoruz artık. Kendi elleriyle açacak; Kayseri mantısı. Gelmez dedim ama çok ısrar etti, kadın kafası işte. Tutturunca tuturuyor.”
Nişantaşı’ndan, vitrinlerden, aynalardan, su birikintilerinden, köpek gezdiren yaşlı kadınlardan, parlak saçlı jigololarından, parti veren genç komşularımdan, her yanı sarkmış kokona komşularımdan...
“Eser Bey oğlum, bence bu yalnızlık sizin seçiminiz. Sizin gibi toplumda saygın bir yere sahip olan bir beyle izdivaç yapmak isteyecek onlarca hanım kız tanıyorum ben. Ne olmuş efendim boyunuz biraz... Öhöm... Ne diyordum, kusursuz kul olmaz değil mi efendim. Ne dediniz? Tamam, anladım. Ben de gidiyordum zaten.”
Havaalanlarından, uçaklardan, annemin umutlu gözlerinden, yurda dönüşlerden, büyümeyişlerden...

“Sen mi buldun kızım rahmetliyi? Temizlik günüydü demek. Allah’ın işine bak, daha iki gün önce ziyaret etmiştim. Gerçi kovmaktan beter ettiydi beni. Kötü bir şey de dememiştim, ‘Yalnızlık Allah’a mahsus, gel sana münasip bir kısmet bulalım,’ deyivermiştim sadece. Demek çözülmüş adam. Bak sen Allah’ın işine, öldükten sonra böyle ha! Ölüler uzar zaten kızım, yataklara sığmaz. Çözülürler öyle. Ya, şükretmek gerek evladım; para pul hepsi boş, hepsi. Mektup falan bulmuşlar mı peki?”
“Hayır. Göğsüne birleştirmiş ellerini, öylece yatıyormuş yatakta. Yalnızca ellerinin arasında kurumuş bir çiçek. Hepsi bu.”

<<geri dön