Aya Sofya Loren, Maça Papazı ve Şamanist Kamer
El yapımı bir panflüt için bir Slav sagusu


İlhan Durusel

Sibel’e; hatırlamaz ama, yine de

Hikâyenin sonunda alev alan bir şaman. Kendisi için bir sagu koşacak, son dörtlükte adını anacak ve döne döne alev alacak bir ateşpereset hem şaman…
“Cevizin yaprağı dal arasında” diye bir türküyü duyup da gözlerinizin yaşardığını hatırladım, Sonolor marka bir Fransız radyosundan – kesik katır kellesinin dişleri gibiydi radyonun tuşları. Gözlerimi kapar da basardım tuşlara, yılan ıslıklarıyla arardım istasyonları.
...
Bembeyaz bir düzlüğün ortasındaki tren istasyonu yapayalnız olan yeisli bir slav şehrinin radyosunu isterdiniz benden. “Burası Sofya Radyosu, Türkçe pirogramımız başliyyor...” derdi Bulgar Neriman Köksal’ına benzediğini düşündüğüm ispiker. “Spiker değil, sunucu demeliyiz,” diyor öğretmenimiz deyince ben; “Sunucu gazinoda olur, radyodakine ispiker denir,” derdiniz. Bana adaçayı ve damlasakızı getirirdiniz sonra dantelli bir tepside.
Gözlerinizi benden kaçırmazdınız; ben “ispiker” deyişinize kızmazdım. Babam, Aynştyan’a “enis-tein” dedi diye hem gülmüş hem de utanmıştım onun adına. “Sığ bir göl veremi benimkisi,” derdiniz, ağzınızda hamayıl bir gülümseme. Onulmaz hastalık; ama, ciğerlerimde akasya çiçekleri var sanki, ben soludukça açan çiçekler. Bir gün okul önlüğümün yakasını düzeltmek için yüzünüz bana yaklaştığında ben de akasya solumuştum sizden. Baharda da bahçenizden bir dal akasya getirmiş ve bana çiçeklerin nasıl yeneceğini göstermiştiniz. Parmak uçlarınıza bakakalmıştım ben, akasya baygını küçük esrik okullu. Kaşlarımı hilale benzetip “kamer” diye ad taktınız bana. Bense şimdi yıllar sonra sizin yaşam sahibi olup olmadığınızı bile hatırlayamadan sadece bir filme benzediğinizi düşünerek, bir filmin mutsuz sonundaki Angelika’ya benzediğinizi hayal edip size, sizin kocanızın şehrinin adını veriyorum Sofya.
Ve kutsallığınız, o cevizli türküyü bir ilahi gibi mırıldanışınız, kutsalsularlaovulmuş kelimelerle susuşunuz sonra; ve… dolayısıyla bir ayin gibi çamaşır asışınızla, siz haleli bir ermiş gibiydiniz: AYA!
“Aya ne demek?” diye sorduğum öğretmenim “Azizdir, eğer kadınsa azize,” deyince, kına gecesi serkeşi kadınların, belleri kalın, kalçaları eşarplı kadınların, ellerini memelerinin altına yerleştirip genç kızlara doğru kösnüyen kadınların, takılan paraları sütyenlerine tıkıştırıp gülsuyu sandıkları iman tahtası terleriyle ıslattıktan sonra çingene çalgıcılara uzatan kadınların oynadıkları “ah azize, vah azize” şarkısını aklımdan bir sirk arabası sallantısıyla geçirdiğim için “Azize” değil, “Aya Sofya” diye karar vermiştim.
Akranlarım evcilik oynardı. Bense sizinle komşuculuk oynamak isterdim hep. Olurdu da. Pazartesi, perşembe çamaşır yıkardınız. Çamaşır bayramı gibi olurdu eviniz. Beyazları gaz ocağında kaynatırken, ılık suyla renkliler –beyaz da bir renkse eğer– arındırırdınız. Yine o türkü çalardı, ben size bakardım. Ağlardınız. “Hiç,” derdiniz ben neden diye sorunca. Hiç. Kime ağlardınız? Ben o zaman Fahriye Abla kırgını bir sünnetsiz yeniyetme gibi hisserdim kendimi.
“Kamer” diye söze başlayıp kocanızı anlatırdınız, “onu severim”. (Kocandı o senin, eşin, dengin olamazdı ama. Benim Aya Sofyam’ın Maça Papazı’ydı.) Şehirli onun ailesi, Sofya’dan gelmişler. Balkan’dan Akdeniz’e. Bu yüzden bakır sakallı. Ben “bakır çalığı” diye çağırırım onu. (Onu çağırırsın Aya Sofya. Bana seslenirsin. Seslen ve el salla. Beyaz mendillerini ütüle, katla onun. Seslen ve mendil salla bana da. Benim de podyemin ceplerinde iki mendil var. Biri sümük mendili. Biri sana uğurlar olsun için.) Bakır çalığı diye çağırırdınız ve severdiniz de onu. Hüzünsüz Slav’dı bence o. Ayran içtiğinde sakalının kızıllığına eşlik edecek beyazlığın hep orda kalacağını, küflenip yeşereceğini düşünürdüm. Küflü bakır. Yeşil sakallı maça papazı. Gülerdim buna, n’apayım? “Ben yekta bunu pek hoş bulurdum.”
Sonra o eve gelirdi; ben eve gitmeye hazırlanırdım. Sakalı poyrazlı Slav. Ortodoks kilislerinin çan kuleleri gibi uğultulu konuşurdu. Sen akasyalı ciğerlerinle bir panflüttün olsa olsa. Angelika’nın hapisten dönen kocası gibi yeri titreterek kaba postallarıyla erken geldiği bir gün, çamaşır yıkadığınız tekneye benzer bir teknede kuskus hamuru karıyordunuz. Sonra mutfaktan bir ürkek panflüt sesi, “Dur Kamer var, hamur da kurur kalır sonra” melodisi duydum. Uğurlar olsun medilleri sallandı içimdeki istasyonlarda. Dostlukların son günündeki o elleri menekşeli gibiydim, bir dal akasyayla.
Bizi, ikimizi bir kitap gibi düşünürdüm. Bakışan iki sayfa, aramızda bir ceviz yaprağı bizi ayıran, zamanla bakır bir usare salacak, salgılar kurtlanacak ve çürüyeceğiz Aya Sofya Loren. Pas lekeli, paslı mendiller gibi yıkanıp temizlenmez olacağız; mandallarla assalar bizi yan yana, kurusak da uçurur bizi bir poyraz, örseler; devrilir akasya, soluğun solar senin. Bakırın kalayı çıkar, zehirler seni bir nefesli, çatlar panflüt.
Aya Sofya Loren, şimdi hikâyesinin sonunda bir şaman gibiyim. Satırları alev alınca o da yanacak. Kendim için bir sagu yazıp senin adına uyaklayacağım. Son dörtlükte bir kaş yarılacak, kamer kırılacak, alacaalevlerdenbirateşperest olacağım.

İzmir-Pennsylvania, 1993-2007
(“tek başına gazeller” Tüyübozuk Hikâyeler’den)

<<geri dön