| Biz İki Kişiyiz: Konuşuyoruz Seninle
|
| |
Sezer Ateş Ayvaz |
Sesler duyarsınız önce, peşi sıra kokular, renkler yaklaşır usulca. Devinimler başlar.
Arı kovanı gibi işleyen, uğuldayan bir dünyanın ortasındasınız. Okumaya başladığınız öyküler kadar açık olmanız gerekir hayatın bin bir halini duyup hissetmeye…
Zamanla değişip başkalaşan kentler. Bir masal kenti İstanbul’da, zamanla başkalaşan insanlar. Caddeler, sokaklar, evler… Her gün, her an apayrı bir öykü gerçekliği kazanır. Anlatabilecek kadar uzaktan, okuduğunuz öyküler kadar yakından bakmanız gerekir, hayata. Yaşamanın diğer adı; öykü yazmaktır çünkü.
Nezihe Meriç öykülerini okumak, iç-dış konuşmalar, birbirlerini tartarak ilerleyen sözcükler, cümleler ve harflerle baş başa kalmak, onlardan; şenlikli bir dünya yaratmak demektir.
Öykü türünün –edebiyatın ele avuca gelmez asi çocuğunun– o çok yoğun, anlamlı yapısının, nasıl biricik olduğunu anlatan yazarıdır: Nezihe Meriç. Çok söze gerek duymayan, kendini inceliklerle, aşkla, tutkuyla dile getirmiş bir öykü anlayışı, Bozbulanık’la başlamış, Topal Koşma, Menekşeli Bilinç, Dumanaltı, Bir Kara Derin Kuyu, Yandırma, Çisenti ve Gülün İçinde Bülbül Sesi Var’la geniş zamanlı bir öykü serüvenine ulaşmıştır.
Yandırma’dan Çisenti’ye
“Senin öykücülüğün çok düşündürüyor beni. Çok bakıyorsun, çok katılıyorsun günlük yaşama. Sonra, tutup sözünü haddeden geçirmek isteyince, zorlanıyorsun; bir kişinin öyküsünü yazmaya kalktığında pek çok kişi seninle.
Hadi başla bakalım, başına neler gelecek. Nasıl toparlayacaksın bu kez. Merak ediyorum.”1
Yandırma ve Çisenti’deki öykülerde, ağırlıklı olarak iki kişinin konuşmasıyla örülmüş bir öykü kurgusu çıkar karşımıza. Yazar ve anlatıcı, birlikte kurarlar öykünün temelini. Klasik öykünün yer-zaman- öykü kişileri, sağlam bir zemine basarlar ayaklarını. Klasik öykünün bakış açısını kırmış, kurmacayı güçlendirerek modernleşmiş bir dokuyu oluşturur. Elverişli olabilen her sanat; tiyatro, müzik, resim katılabilir bu yapıya. Her olanak kullanılabilir, yeter ki, uygun olsun öyküye. Ne çok, ne az, ölçüyle ve bilinçle…
Dış ses- yazar, anlatıcıya sürekli sorar, neden ve ne şekilde yazdığını-yazabileceğini. Öykünün, gerçekliği, hangi açıdan, nasıl anlayıp anlatabileceğini. İnsanı anlamanın hangi yolları olduğunu. Sürekli sorar, sorgular. Yazar, ironik bir anlatımla, yazılanlara uzaktan bakmakla kalmaz, okuyucuyu da, anlatılanlara katmaya çalışır. Eleştirel bir bakış açısıyla, öykü serüvenine katılmaya kışkırtılır okuyucu. Dış sesin söylemini dinlerken, iç sesler duyar ansızın. Öykü kişilerinin birbirlerine değen, değmeyen arzuları, sevdaları, iç dünyalarını ele veren diyaloglar, şiir dizeleri…
Her bir yaşama anıyla cıvıldayan, üzülen, neşelenen, hayata umutla tutunmaya, kendini duyurmaya çalışan iç sesler, derin sessizlikler, iç çekişler ve ünlemler. Öykü coğrafyasını dolaşan, sırtına yaşama anlarını iliştirmiş sözcükler. Uçarı, öfkeli, kederli, şaşkın ünlemlerle soluk alan kentler, insanlar… Dünyaya öykü anlatmaya gelmiş bir yazarın anlatımı çekmiştir sizi, kendisine.
Oysa başlangıçta metne uzaklaşarak bakmış ama sonra uzak açıdan, yakına gelivermişsinizdir, şaşırtıcı bir biçimde. Anlatıcıyla uzaklaşmış, anlatılanlarla yaklaşmışsınızdır, öyküye. Çünkü N. Meriç, dünyaya tek gerçeklikten, dar bir açıdan bakmanın boyutsuzluğunu aşmak, yazarın anlattığı dünyayla tek başınalığını, yalnızlığını giderecek bir biçem geliştirmek istemiştir.
Bir öykü yazacaktır da…
Dil’in, Türkçe’nin, sözden yazıya, tüm olanaklarını kullanacaktır da yılların deneyimiyle… Güzel öyküler kurgulamak, öykü kişileriyle birlikte soluk alarak anlatmak yetmez! Okuyucuyla birlikte olduğunu, bir dünyayı beraberce hissederek, bir öykünün ilmeklerini atmak, kıvamını tutturmak ister.
“Sözümüzü gevşetmeden sürdürmeliyiz. Bir öyküyü kotarmak büyük incelikler ister. Çok dikkatli olmak gerekir. Örümcek ağı bağlantıları zedelemeden geçmeli söze.”2
Bu yüzden, kendine bakan bir yazar vardır karşımızda. Yandırma ve Çisenti de, hem anlatıcısına hem de yazma edimine bakmaktadır. Gözetler, denetler, ironiyle kurulmuş, bir üst dil’le dikizler anlatıcıyı.
Anlatıcıya bakan yazar, ayrı bir gerçeklik alanı kurmuş, yaratma eyleminin kendisini de bir problematik haline getirmiştir. Gene de, yaklaşabilir okuyucu olan bitenlerin duyarlığına. Bu yaklaşmanın, hissetmenin adı, bir başka gerçeklik olmuştur artık; yazmak.
N. Meriç’in son dönem öykücülüğü, ilk öykülerinden itibaren var olan bir eğilimi, bir amaç haline getirmiştir: Okuyucuyu, dil’le kurulabilen bir evreni paylaşmaya çağırmak, onu, yazma eyleminin bir öznesi kılmaya çabalamak. Mekânın, zamanın ve öykü kişilerinin, nasıl anlaşılır ve anlatılabilir olabileceğinin atölyesini kurmak.
Her öykü, kendi kişileri dışında, en az üç kişilik olmuştur böylece. Yazar, anlatıcı ve okuyucu...
Durmadan yenilenebilir, çeşitlenebilir bu öykü. Biterken yeniden başlar, zamanların yükünü omuzlarken aniden çocuklaşır, gençleşir...
Gülün İçinde Bülbül Sesi Var
Gülün İçinde Bülbül Sesi Var, okuyucu-yazar ayrımını iyice çözüp, ötelemiş bir anlatı söylemi olarak çıkar karşımıza. Nerdeyse, bir meddah tavrı, rahatlığıyla anlatır, serzenişte bulunur, hayata itiraz eder öykü. Öykünün denemeye yaklaştığı yerde “neden”3 diye sorar. Neden, öykü olmasın? Kendi deneyimini, okuyucu-yazarın deneyimi haline getirmeye doğru yol alır. Yazarın gizlenip saklanmasına, kendi dilini, gerçeğin mutlak dili gibi göstermesine ihtiyacı yoktur. Dolaylı bir üslubu reddetmekle kalmaz, anlatıcısının deneyimini, herkesin kılar, hikâye anlatıyor olmanın doğallığını paylaşır.
Gülün İçinde Bülbül Sesi Var, Çisenti’nin sonundaki çığlığın durup dinlendiği yerde, onun bıraktığı kederli tortuda başlamıştır sanki.
İki yaşlı kadının, dipdiri çığlığı, geleceğin karanlık yüzüne fırlatılır. Çisenti’nin son öyküsü, kente, ülkeye, tarihe dikkat çekmek için atılmış çığlıklarla biter. Çisenti ‘gibi hayatı güzelleyen bir öykü kitabının, kederli bir uyarıyla bitmesi, anlamlıdır.
Gülün İçinde Bülbül Sesi Var’da, ölüm, yalnızlık, aşk temalarıyla gelişen, iç ve dış sesler gene çıkar karşımıza. Ama ok yaydan çıkmıştır bir kez. Artık, hayata, olan bitene itiraz eder öykü. Kimi kez bir çığlıkla, kimi kez şiir dizeleriyle, tebessümle, acıyla, duygusal gelgitlerle dokunur. Yaşama kültürünü güzelleştirmenin, sözcüklere, harflere duyulan sevdanın, hayatı yeterince diri tutmaya yetmediği zamanlara gelinmiştir. Bir şeyler yapılmalı, gelecek günlerin kaygısını duymuş sözcükleri, anlatımı bulmalıdır öykü. Öykü, hayattır, insandır, yoksulluk ve yoksunlukların acısını çekendir.
Zaman, tarihin ve yaşanmışlığın, biliyor ve görüyor olmanın deneyimini, sözcüklerin gücünü, aydınlıktan yana hayata geçirebilmenin günüdür. ‘İnsan Tükenmez’.
Gene de, duymak, duyumsamak, yazmak ve bir umudu beslemek zor değildir sanıldığı kadar, N. Meriç’in öykü yazdığı bir coğrafyada öykü de tükenmez!
“Uzattın ama; öykü bitti.
Bitmedi mi?
Öyküler bitmez mi?
Hayda!
Yazacağın öykü bu değil miydi?
Ya! Daha başlamadı bile, öyle mi?
Peki bu yazılanlar ne?
Dedim ya, senin öykücülüğün çok düşündürüyor beni.”4
1 Nezihe Meriç, Çisenti, YKY, İstanbul, 2005, s. 23.
2 Nezihe Meriç, Yandırma, YKY, İstanbul, 2005, s. 67.
3 Nezihe Meriç, Gülün İçinde Bülbül Sesi Var, YKY, İstanbul, 2008, s. 114.
4 Nezihe Meriç, Çisenti, s. 34.
|