| Yüzüm Bir Kentin Anı Defteri
|
| |
Ali Asker Barut |
Frankfurt Şehir Kütüphanesi’nde internet üzerinden yayın yapan Ayrıntı dergisinin birinci kuruluş yılı nedeniyle düzenlenen etkinlikte Berlin’den Gültekin Emre, Londra’dan Roni Margulies ve Türkiye’den küçük İskender ile bir araya geldik, şiirler okuduk, söyleştik. Roni de İskender de içinde “Tunceli” geçen şiir okudular. Benim için hoş bir sürpriz oldu. Etkinlikten sonra İskender ile eve döndük. “Oğluna eşcinsel olduğumu söyleme” dedi. İskender Andaç’ın odasında bir hafta bizde kaldı. Sabahları bahçede koşuşturan sincaplara bayıldı. Doğum günü 28 Mayıs. Kutlanmasına iki gün kala İstanbul’a Eser’le Frankfurt Havaalanı’ndan yolcu ettik İskender’i.
19 Mayıs 2001
Gravenbruch
Bornheim’da üniversitenin karşısında kardeşim Veysel’in oturduğu çok sevdiğim sokağına girerken (Orhan Pamuk da Kar romanının şair Ka’sı olarak bu sokağa girmiştir) rüzgârın havalandırıp bacaklarıma dolaştırdığı Frankfurter Rundschau gazetesinin birkaç gün önce bitmiş Frankfurt Kitap Fuarı ile ilgili haberlerin olduğu sayfasında Suriyeli şair Adonis’in fotoğrafı çekiyor ilgimi. Beyaz saçlı ve takım elbise içinde yakışıklı. Bakışları, duygusunu düşüncesiyle tartıp eşitlemiş, bir kelime, bir hayat ustasının bakışları. Altında şu cümleler:
“Die Bäume sind Blätter in meinen Heften, und die Steine sind Gedichte wie ich”
Yani: Ağaçlar yapraklardır defterlerimde ve taşlar şiirlerdir benim gibi.” Gençlik yıllarında ülkesi Suriye’de Fransız kuvvetlerine karşı mücadele ettiği, şimdilerde Fransa’da yaşadığı belirtiliyor şairin. Suriye’de ülkesinde eylemciyken, Fransa’da yaşayarak teslim olmak olmuyor mu bu?!
6 Ekim Çarşamba, 2004
Oğlum, Eser ve ben büyük bir kitapçıya giriyoruz. Teypte ninemin sesi; torunlarının isimlerini sayıyor. Eser gidip kaset bölümündeki adamla konuşmamızı söylüyor. Boşvermesini söylüyorum. Kemal Özer geliyor (bayağı yaşlanmış). “Osman nerede” diye soruyor. “Bilmiyorum” diyorum. Kemal Özer uzaklaşınca, standda oturan yaşları 14-15 olan iki kıza Kemal Özer’i anlatıyorum. “İngiliz olan karısıyla 1987’de evlendiği zaman, İngiltere dönercilik yapmamak kaydıyla kendisine vize verebileceğini söyledi” diye anlatıyorum.*
* Rüyada 1987 diye verdiğim tarih gerçekte 1984’tü. İngiliz bir bayanla evlenirken İstanbul’daki İngiliz konsolosluğu, gerçekten kendisine lahmacun büfesi açmamak şartıyla vize vereceği yanıtını vermişti. Cağaloğlu yokuşundaki Varlık dergisi bürosunda Kemal Özer kendisi anlatmıştı. Türk şairine bile “lahmacuncu gözüyle” bakıyorlar diye yakınarak...
14.04.2006
Adam Yayınları yayın hayatını sona erdirip Mecidiyeköy’de normal kitapçı olarak sürdürmeye karar verince Adam Öykü’yü yöneten Semih Gümüş, Kabataş Setüstü’nde kimya alanında faaliyet gösteren büyük bir şirketin kurduğu Defne adlı yayınevinde işe başladı yayın yönetmeni olarak. 23 Temmuzda okuduğum haberde yayınevinin kapatıldığını okudum. Yayınevi Semih Gümüş’ün yönetiminde toplam 14 kitap yayımlamış bir yıl içinde. Yayınevinin kapatılmasına gerekçe olarak da “yayıncılık hayatında bir gelecek görmedikleri” gösterilmiş.
Aynı günkü Hürriyet gazetesinde şöyle bir haber daha okuyorum: “1 Japon yılda 25 kitap okurken 6 Türk’e yılda 1 kitap düşüyor.”
6 Türk’e yılda 1 kitap düşerse tabii ki yayıncılıkta bir gelecek görülmez!
25.07.2006
İlhan Berk bugün Heidelberg’de okuma yaptı. Berk’in yanında şiirlerini daha önceden okumadığım Gonca Özmen var. İlhan Berk şiirlerinin dişisini yazıyor. Alman Amerikan Enstitüsü (DAİ) düzenlemiş okumayı. İlhan Berk “Çınar” adlı düz şiirini, Çınar şiirine ek olan “Bir Çocuğa Duyuru”, “Pera”, “İstanbul”, “Eleni’nin Elleri” şiirlerini ve başkacalarını okudu. Şiirleri Almanca okunurken İlhan Berk çok sıkıldı. Şiirler arasında çok az konuştu. Ayıp şiirlerini okurken “hınzırca” gülümsedi. “Çınar” adlı düz şiirinde dediği gibi “Goethe’nin meşe ağacına elveda”ya gelmiş gibi geldi bana. İnci Asena, Turgay Fişekçi, Memet Fuat’tan konuştuk. Ben şişman olarak kalmışım aklında. “Çok zayıflamışsın” dedi. Adam Sanat’tan söz ederken “Memet Fuat kime elini attıysa şair oldu” dedi, beni, küçük İskender’i kastederek. Eser’e, “Buna daha çok şiir yazdır. İyi şair ve yetenekli” dedi.
Dinleyenlere Nâzım Hikmet’in kendisi ve Attilâ İlhan için “Yetenekli, iyi şair bu iki şair” dediğini, İlhan’ın, bu sözü, kendi adını çıkartarak, sırf kendi için söylenmiş gibi kitabının arkasına aldığını anlattı. İçerlemiş ve alınmış olarak. Benimse çok hoşuma gitti Attilâ İlhan’ın yaptığı. Durup durup “Benim ünle işim yok” diyen İlhan Berk’in sözünü (88 yaşında Türkiye’den Almanyalara gelmesini) aklım almadı doğrusu. İlhan Berk’in hep ünle işi olmuştur. Okumayı 20 kişi takip etti. Birlikte fotoğraf çekindik ve ayrıldık İlhan Berk’ten, Heidelberg’den gece.
17.10.2006
Şiir hatırlama sanatı
“Şiir hatırlama sanatı” demişti, yıllar önce Beylerbeyili bir şair arkadaşım. Oğuz Atay Tutunamayanlar romanında, çocukluğunun birinci dereceden görgü tanıklarının dinlenmelerini talep eder: İlkokul çantasının, defterlerinin, boyama kitabının, kurşunkaleminin. “Yalnız kediler, ölecekleri zaman bir iz bırakmadan kaybolurlar”dı.
İlkokulda müdür odasına çağrıldığımda 11 yaşında, üçüncü sınıf öğrencisiydim. Okula değil de sanki baloya geliyor gibi giyinen çok bakımlı, güzel bir öğretmen vardı: Adı Sevinç. Daha niçin çağrıldığımı anlayamadan Sevinç öğretmen ayakkabısını –niçin ayaklarında değildi bugün bile anlamış değilim– giydirmemi istedi, ayaklarına. Çok bakımlı, parmak tırnakları ojeli, güzel bir ayağı tutmaktan utandığım için değil, daha çok biraz da alayla karışık yeni oluşan erkeklik gururumu kırmak için –hem de içimde gizli aşk yaşadığım, sınıf öğretmenimin yanında– emredilmesine “hayır” demiştim. “Giydirmem!” Kalın gözlüklü müdürün beş ders boyunca beş parmağının izini taşıyacağım tokat o dakika yüzümde patlamıştı. Yere düşen bir bardak gibi kırılmıştım. Kırıklarım müdür odasının ortasına dağılmıştı. Sonra kulağımdan tutup o çok bakımlı, parmak tırnakları ojeli ayağın önüne zorla eğmişti beni müdür. Hem ağladım hem de ayakkabısını ayaklarına giydirdim Sevinç öğretmenin. Onların yüzünde mutlak bir zafer vardı, benim yüzümdeyse gözlerimden hızla ayrılan yaşlar. Bütün saflığımla sevdiğim öğretmenin, âşık olduğum kadının yanında ruhumun derinliklerine hınçla atılan o tokadın acısını hiç unutmadım. O haksız tokadı kabullenemedim. Kötü, berbat bir yemeği kabullenemediği için çıkaran bir mide gibi kusmak, çıkarmak istedim o tokadı. Çıkaramadım. Kusamadım. Ders defterlerimin, Hayat Bilgisi kitabımın içine ağladım. Sadece.
Bir günlüğüm yoktu, olsa, ölmek üstüne feci cümleler geçirecektim.
Daha dün annemizin
Kollarında yaşarken
Çiçekli bahçemizin
Yollarında koşarken
Şimdi okullu olduk
Sınıfları doldurduk
Yaşasın okulumuz
Yaşasın sınıfımız
şarkısıyla girdiğim okuldan çıktığımda karnem değil ama kalbim kırık doluydu. “Türkan Şoray’ın bir arabanın altından çıkarttığı, hafif ezik, ilkokul önlüklü çocuk” bendim.
Hayatta olduğumu sıkça hatırlatsın biri bana; biri bana geceyi kanıtlasın, nihayet sabahın olduğunu haykırsın biri: Edip Cansever, Metin Eloğlu, Cemal Süreya, Ece Ayhan, Can Yücel, Memet Fuat, Ergin Günçe, Metin Altıok, Behçet Aysan yaşıyor mu söylesin.
“Herkesin bir öyküsü vardır, ama her insanın bir şiiri yoktur” diyor Özdemir Asaf.
Gaziosmanpaşa İlkokulu, Elazığ
Ana Gar’da trenden iniyoruz Berlin’e Eser ile. Soğuk ve güneşsiz, gri bir Berlin. Gökyüzü kar toplamış. Köprüden değil soğuğun içinden geçiyoruz sanki. Acem Özler arıyor. Görüşelim, diyor. Kreuzberg’de saat 17.30 için sözleşiyoruz.
Kuruyemiş satılan ve sıcak çayı da olan Smyrna’da buluşuyoruz. Acem yanında Aşağı Üsküdar adlı kitabımı getirmiş, imzalatmak için. Yanında Şahap Eraslan da var. Yıllar önce Zeynep Oral’lı Milliyet Sanat dergisinde bu iki şairi Gültekin Emre tanıtmıştı.
Şahap Eraslan anlatıyor: 1980’lerin ortaları... Ataol hayranlığı var. İkisi de (Şahap da Acem de) öğrenci. Harçlıklarını inşaatta çalışarak çıkarıyor ikisi. Karar veriyorlar; Ataol’u getirecekler. İnşaattan kazandıkları parayı denkleştirip getiriyorlar Ataol’u.
Güzel şiirler okuyor ve gecenin sonunda “Gözlerimi bırakmaya gidiyorum o ülkeye” diyor Ataol. Şahap, “Gözlerini bırakmaya giden bir şair için iki gün ağlayarak gezdik” diyor, “Berlin’de”.
İnşaattan kazandıkları parayı şiire yatırmaktan ötürü aç gezdiklerini unutarak.
Kim anlayacak seni Şahap, kim anlayacak seni Acem! Gözlerini “o ülkeye” bırakmaya giden şair mi?!
Sarıldık ve ayrıldık Kreuzberg’de.
Sabah bembeyaz karlar içindeki Berlin’de uyanıyoruz Eser ile.
10.02.2007
One Motel’de sabah kahvaltısı. Vişne reçeli, yumurta, salatalık ve birkaç dilim domates alıyorum kahvaltı tabağıma çayla birlikte. Eser fazladan bal ve sıkılmış portakal suyu da koyuyor. Motelimiz Kreuzberg’e yürüyerek 10 dakika tutuyor. Konumuz Eser ile Berlin, kar ve dün ayrılırken yumuşak, ılık bir havada bıraktığımız Frankfurt. Kahvaltıdan sonra sigara yakıyorum. Aklımdan Ahmet Haşim’in (O, Ergin Günçe ve ben hemşeriyiz Frankfurt’tan) Frankfurt Seyahatnamesi’ndeki Berlin ve Frankfurt’u kıyasladığı cümleleri geçiyor:
“Almanya’da eğlence şehri Berlin’dir. Berlin dünya geceleri içinde bir ziya ahtapotu gibi yayılmış, diğer bütün medeni eğlence merkezlerinin kanını emiyor.
Frankfurt’a gelince; o bütün ikinci derece Alman şehirleri gibi ahalisi saat onda horlayan tatsız bir aile şehridir.”
1998’de gece Berlin dönüşü Frankfurt (Hauptbahnhof) Garı önünde karşıladığım ve “Mutlaka Berlin’i ve Kreuzberg’i görmelisin” diyen Haydar Ergülen ve eşi İdil’i sevgiyle anıyorum, gözlerim, büyük, yeşil harflerle duran “Kreuzberg” yazısına takılırken üstgeçidin tam üstünde.
11.02.2007
Özkan Mert Stockholm’den kitabını göndermiş; Gelincikya!
Yağmurları anlatan şiirinden iki etkileyici dize: “Belki de yıldızlardan gönderilen kristal mektupçuklar. / Okunmadan parçalanıyor saçlarımızda.” İsmet Özel’in böyle yalın, etkileyici, büyük bir dizesi vardır bende. Az mırıldanmadım onu: “Keşke yağmuru çağıracak kadar güzel olmasaydım!” Kalbim eğil bu şairlerin bu dizeleri önünde.
13 Mart 2007
Türk edebiyatı yazılıdır ama tarihi sözlüdür! Yazarların şairlerle, şairlerin yazarlarla yaşadıkları hoş anekdotlar olarak kendi aralarında anlatılır. Şairler, yazarlar arasında kalır bu anekdotlar. Almanya’nın Karlsruhe kentinde yaşayan 1934 Elazığ-Harput doğumlu Sıtkı Salih Gör 10’a yakın mektup yazarak, anılarını paylaştı benimle. Yüzüm Bir Kentin Anı Defteri için kaydediyorum iki anısını.
Sıtkı Salih Gör’ün birinci anısı:
“Elazığ’da eski hastanenin yukarısında eskiden Alman Konsolosluğu olan bir binada ki o sıra ortaokuldu, iki yıl okudum. Bina ahşaptı ve çok geniş ağaçlıklı bir bahçeye sahipti. Sanıyorum, Hasan Âli Yücel’in Milli Eğitim Bakanlığı’ndaki son yılı idi. Çünkü, kendisini komünist olarak damgalayan Kenan Öner’in baskısı altındaydı. Biz, dersinde iken, gelmişti. Yüzünü hâlâ anımsıyorum. Bunu sanıyorum 1995 yılında, Frankfurt Kitap Fuarı’nda sevgili Can Yücel’e anlatmıştım, bayağı sevinmişti. Tabii masasında şarabı vardı ve arada onu yudumluyordu. Hasan Âli Yücel’in kalın ve kişiyi etkileyen kaşları vardı. Bizi şöyle bir öğretmen kürsüsünden süzmüş ve konuşmuştu. Ama, ne konuştuğunu anımsamıyorum. Yüzü hâlâ gözlerimin önündedir.
Sıtkı Salih Gör’ün ikinci anısı:
“1966 yılının yaz aylarında şöyle bir şey oldu. Cemal Süreya o sıralar Papirüs dergisini yayımlıyor. Babıâli’de İran Başkonsolosluğu’nun karşısındaki sokak içinde ahşap bir binada hazırlanıyor Papirüs. Elimde üç şiir, oraya gittim. –Cemal (Süreya) Papirüs’ü aslında 1961 yılında çıkarırken ben ona üç şiir yollamıştım. Ama benim şiirimin yayımlanacağı sayı çıkmadan dergi kapanmıştı.– İçeri girdim, baktım Cemal Süreya bir masanın başında oturuyor. Odada bir de bayan var. O bayan odayı süpürüyordu. Ve Cemal Süreya, nedense, ona biraz çıkışıyordu. Bu kadın Tomris Uyar’dı. O zamanlar, Cemal Süreya ve Ülkü Tamer ile Tomris Tamer (Bir ara Ülkü Tamer ile evliliğinden dolayı Tamer) arasındaki üçlü ilişkiden söz ediliyordu.
Cemal Süreya bana dedi ki: ‘Senin şiiri çıkaramadan dergi kapandı, üzgünüm.’ Ben üç şiirimi ona verdim. O da dedi ki; ‘Bakın Süreyya Kanıpak (Süreyya Berfe) bana elli şiirini verdi.’ Yani o demeğe getirdi ki ben de otuz–kırk şiirle ona gelmeliydim.”
Sıtkı Salih Gör’ün 1974’te e yayınlarından çıkan Hans Habe’den çevirdiği Kontes adlı bir şiir çeviri kitabı da vardır. 1974 Temmuz ayında Ankara-Kızılay’da Büyük Sinema’nın önünde gran tuvalet olan Cemal Süreya şöyle demiştir Gör’e:
“Belki on yıl sonra ikinci baskısı yapılır, biraz para eline geçer.”
Cemal Süreya, Necati (Tosuner) ve Sıtkı Salih Gör bir süre Büyük Sinema’nın önünü yürürler... Kimbilir hangi düşüncelerle.
05.02.2007
Nedim Gürsel Fransa’dan Frankurt’a geliyor yarın. Bir gece kalıp sonra Göttingen’e geçecekmiş. “Sevgili Ali Asker, Monica’ya da haber ver, vaktiniz varsa görüşelim” diyor attığı e-mailde. Nedim benden daha eski bir Anadoluhisarlıdır.
11 Haziran 2007, Pazartesi
ARTIK 44
Maslak’tan sabah Halim Şefik Güzelson’un “Ali Asker gel seninle has Doğulular gibi bağıra bağıra şöyle erkekçe sarılalım” sözüyle kucaklaşıp çıkıp (Üç ay sonra ölüm haberini alacağım telefonda Turgay’dan) leylak renginde bir yaz yağmuru altındaki bir Taksim gecesinde Turgay’ın kısa vedasıyla (Fişekçi) İstanbul’dan artık bütünüyle ayrıldığımda 24 yaşındaydım. 1988 Yazı’nda bir taksinin arka koltuğunda “İstanbul beni dışarı kustu” diye yazdım “Yüzüm Bir Kentin Anı Defteri” için cebimdeki peçeteye. Bu gece gördüğüm ve Elazığ’da geçen rüyada Bülent Ersoy’un menajeri olduğunu söyleyen bir kadına samimiyetle sarılıp “İstanbul’a bizden çok selam götürün” deyip hıçkıra hıçkıra ağladıktan sonra indiğim sokakta duran lüks arabanın önünde (beni) bekleyen Bülent Ersoy’un “Çocuğum ne güzel bir yüzün var. Ne güzel çocuksun böyle” sözleriyle büyülenmiş kalarak, rüyadan kalktığımda, bunları düşünürken yakalanıyorum Eser’e. “Doğum günün kutlu olsun” diyor Eser, mutfakta sarılmış olarak. Rüyayı anlatıyorum. “Bu bir doğum günü rüyası” diyorum.
İşe geldiğimde rüyanın, Eser’in ve doğum günümün etkisinde önce Turgay’a ardından küçük İskender’e “artık 44” başlığıyla yazdım e-mailimi:
“Bu sabah yağmurlar içinde
Sessiz sedasız
44 yaşıma girdim Frankfurt’ta
Seni de hatırladım”
Bir saat sonra şunları yazdı geri İskender:
yaşlandık kardeşim:)
üstelik ne 44ü, 45e giriyoruz artık.
tüm aileyi sevgi ve hasretle öpüyorum.
bana bir adres yollarsan sana son
kitaplardan göndereyim..
kardeşin iskender
İşyerinden Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı romanını veriyorlar naylonda, içinde bir kutlama kartıyla.
03.04.2008, Perşembe
|