ORÇUN TÜRKAY
“Z., Raskolnikov’un, Zebercet’in küçücük bir çıkıntısıdır”


Cem İleri

Z. Zavallı. Peki, zavallı’yı düşündün mü hiç? Zeval’den geliyor sanırım: yok olma, yok edilme; suç, kabahat, sorumluluk; bozulma, alçalma. Belki de bir iki eski Türkçe sözcükten biri kitabındaki. Ama her şey var içinde. Bu anlam alanı, “kaybeden” bir zavallının çok ötesine götürüyor okuyanı. Z. belki de kendisinin bile bilmediği bir suçla, günahla, sorumlulukla yaşamayı sürdüren biri. Kitapta göstere göstere Z. diye anlatılan kahramanın adının kapakta “Zavallı” olarak önceden verilmesi ne anlama geliyor? “Z.” ile “Zavallı” aynı kişi mi?
Sözlüğü açtığında, karşına çıkan ilk anlam, “acınacak kadar kötü durumda bulunan, mutsuz” anlamı değil öncelikli olarak üstlendiği. Acınası sözcüğüne nasıl bakıldığı önemli. Aslında pek “acınası” bir durumu yok, insanın içine falan dokunmuyor bana kalırsa, mutsuz olduğu doğru da... Ben bir aşağılama duyuyorum acınası nitelemesinde. O kadar “kötü bir durumda bulunan” değil, o kadar kötü bir duruma neredeyse bile isteye kendini düşüren biri Z. İkinci olarak ne diyor sözlük: “mec. Gücü bir şeye yetmeyen, aciz”. Bu daha yakın. Bir yandan da gücü pek çok şeye yetiyor, değil mi ki gündüzleri süregiden halinde, kendisine öyle ya da böyle söz geçirebiliyor, ama geceleri bilincinin kendisine ettiğine karşı koyamıyor. Unutmadan söyleyeyim, metindeki eski Türkçe sözcükler senin söylediğinden daha fazla. Yerleşmiş, giderek kimi zaman çok yerleşmemiş çağdaş Türkçe karşılıkları varken, genelde kullanmak istemiyorum onları. Sen kimsin ulan, diyebilirsin ama insan ister istemez... Son yıllarda tersten esen rüzgârla, eski sözcükler yitiyor telaşıyla kapatılan kapılar pek çok güzelim Türkçe sözcüğün unutulmasına yol açtı. Tamam, eski Türkçeyi savunmak isteyen savunsun. Ama geçen bir yerde “yeğin” yazdım, sonra baktım “yoğun” diye değiştirmişler. Kesinkes yanlıştır diye. Öte yandan, Zavallı’da konuşma dili sık sık devreye giriyor, her zaman olmasa da yapaylıktan kaçınmalıydı. Okumanın sesli tarafı beni bir hayli ilgilendiriyor. Örneğin, metinde geçen Fransızca bir çizgi romanın adındaki malheureux sözcüğünü de “kifayetsiz” diye çevirdim. Yergisi daha şiddetli geldi kulağıma. Buradaki Zavallı’nın dildeki “ah vah zavallı”yla pek ilgisi yok. Tam da söylediğin gibi, “bozulma’lı, alçalma’lı”; giderek Z.’nin durumu düşünüldüğünde, bozulmayı, alçalmayı içeren süreğen, öncesiz, sonrasız bir hal; suçun ta kendisi bu zavallılık. Bir varoluş türüne küfür. Adam onun sorumluluğunu sırtlanacak. İsterse sırtlanmasın... Bir sövgü. Aşağılamak için. Amerikalılar pathetic’i bazen nasıl vurgulaya vurgulaya çarpıyorlar karşılarındakinin suratına, o hesap. Adın, “Zavallı” adının yalnız bırakılması biraz da ondan. Bunun bir adı, başka bir varoluşu yok, kemikleşmiş bir durum... Evet, Z. Zavallı, ama sözcüğün başharfini taşıdığından değil elbette. Harf, üstüne yapılacak vurguya, metinde kaç kez “Z.” geçiyordur kim bilir, bir addan daha iyi dayanıyor ayrıca. Örnekleri bol. Belki tüm abece kişileştirilmiştir, bakmak gerek. Özel bir adı onca yinelemek gülünç kaçardı. Bir de Z. harfine örneğin Barthes’ın nasıl baktığı biliniyor. “Sapmanın harfi” diyor ya Barthes, bu da iyisiyle kötüsüyle, o boğucu yaşamından çıkabilmek için metindeki adının, demek ki Z.’nin kendisine “vaat ettiği” sapma’yı; bu sıkı bir dayak yemek, yumurtanın ayarını kaçırmak, işini bırakmak, intihar etmek bile olsa, küçüğüyle büyüğüyle, iyisiyle kötüsüyle, bir sapma’yı düşlüyor durmadan. Ama bunun için bir çaba göstermiyor, çaba gösterilmesine karşı. Bonnefoy diyor: “Nedir melankoli? Bana kalırsa, temelinde, hem sürekli yeniden doğan, hem de asla ama asla gerçekleşmeyen bir umuttur: Ne var ki bu umudun içinde gerçek bir ‘gerçek yaşam’ isteğinden daha çok bu isteğin içinde gerçek bir tatmin gereksiniminin eksikliği vardır.” Z. bir kaza gibi bekliyor sapmayı. O yüzden kapaktaki adını, Zavallı’yı alıyor. Hıyarın teki anlayacağın…

Karasu, “Masalın da Yırtılıverdiği Yer”de şöyle diyordu: “Yazı ise, çok söylemişimdir, acılarımı, öfkelerimi kusmak için kullanmak isteyeceğim bir araç değil benim gözümde. Yazıyı araç diye görenlere saygı duyabilirim; ama ben, kalemi elime aldığımda, –acıların, öfkelerin tortusuyla doldursam da yazımı– dolaysız acımı, dolaysız öfkemi dökmeyeceğim diye karar verdim”. Peri Masalları’nın girişinde de bir Karasu alıntısı vardı. İlk kitapla ilgili bugün ne düşünüyorsun? Bir parça da olsa bir “araç” olarak görmüş müydün onu? Masallardaki “ben”den Zavallı’ya geçiş, bu anlamda, nasıl gerçekleşti?
Dürüstçe söyleyeyim, Peri Masalları’nı bırak karıştırmayı, elime bile alamıyorum artık. Köprünün altından çok sular aktı, demek için söylemiyorum. Akmıştır da gerçi ama bir şekilde parçalanmış, sözde masallara ayrıştırılmış olsa da, kendisini ve yaptığını belki fazla ciddiye alan –bu yüzden bazen gülünçleşen–, dolayısıyla dilini ve ortaya koyulan şeyi yer yer hantallaştıran bir ben-anlatısı vardı orada. Oysa, onu dengelemek umuduyla defalarca, ama defalarca yeniden yazmıştım. Aynı tümceyle başlayan defterler doldurdum. Sonra, bir de baktım ki, üstünden geçe geçe, azaltmadansa, törpülemedense, elemedense çoğaltma yoluna gitmişim. İşin içindeyken, aslında kendimi geri çekip uzun bir süre onunla ilgilenmemem gerekirdi belki de. O zaman, olur a, şimdi beni rahatsız eden şeyleri daha önce fark edebilirdim. Ama günlerce, sürekli, o metinleri açıp önce elimle, oradan bilgisayara, sonra tekrar deftere yazıp durdum. Bu yöntemi Flaubert’den, Céline’den duydum. Belli beklentilerim vardı kuşkusuz. Yerine geldiler mi? Sanmam. Hiçbir zaman tam olarak gelsinler de istemem tabii ki. Ama yine de o “aracı”nın, belki de “aracı” olması nedeniyle, gözümdeki değeri kitap halini aldığı anda silinip gitti. Metnin, metin olarak değerinin ne olabileceğini düşünmeye başladım. İlk seferinde ne kadar günlük falan yayımlamamış olsam da kitabın bana ettiği bu oldu. Gerçekten bir hayli sarsıcı deneyim. Hepsi öyle ya. Ben zorlanıyorum. Zavallı’nın, Z. dışında, amaçlarından biri de, giderek bu adı taşımasının nedenlerinden biri de, o kendini ciddiye alan, “kendini kendine kaptırıveren”, hantal ben-anlatısıyla yüzleşmemi, çatışmamı, olabilirse ondan uzaklaşmamı sağlamaktı. Z. kişisinde biçimleniyor bu çatışma. İki kitap arasında biçem açısından da, hız açısından da, anlatı açısından da bir kırılma olsun istiyordum. İş o noktaya vardı ki Zavallı kendi içinde bile kırıldı, öykülerden oluşurken öykülükten çıktı. Anlatım “infilak” etti, elimde patladı. Kendi kabuğunu kıramayan Z.’nin anlatısında, arka planda metnin kabuğu, hatta yapısı kırıldı ve ben bunu seve seve kabullendim. Z.’nin yaşantısında meydana gelmesini dilediği hata metinde, çağıra çağıra, benim başıma geldi. Kurtarıcı olmasa da benim için ilerlemeye olanak sağlayacağını, kendi adıma yazıda yaşamsal bir dinamik sağlayacağını ummak istiyorum. Bu dinamik içinde, yakında, başka bir nedenden ötürü, Zavallı’yı elime bile alamıyorum, diyeceğim gün de gelebilir elbette...
(...)

<<geri dön