Lirik Tat

Ebubekir Eroğlu

1
Bir şarkı üstüne yapılan sohbet o şarkıyı dinlemenin yerini tutmaz. Şarkının doğasına ilişkin sözler, dünyasını zihnimizde canlandırdığı ölçüde bir şey öğretir bize. Kulağın tanıdığı bir şarkı, sözlerinden bir bölümü kaçırıldığında da anlaşılmaz değildir. Hisseden kişi hayal edebilir, hayal eden düşünebilir.
Şiirde lirizm doğrudan hissedilen bir durumdur, hakkında konuşmaya gelmez pek. Lirik şiir hakkında yapılan yorumlar, yaşamın saklı kalmış tarafları üzerinde düşünmenin önünü açıyor, okuyanı düşündürüyor, bir kavram olarak lirizmin kendisi hakkındaki açıklamaların böyle bir işlev gördüğü yok. Estetik yazarlarına düşenin zor olduğunu kabul etmek gerek. Duygu ortamının dışında var olmayan bir durumu, kavram olarak ele almanın itici bir tarafı da var. Şiir üzerine düşünmede estetikçiler, anlam yüklü kelimeler ile sıradan nesnelerin adı olan bir kelimeyi aynı seviyede, aynı yörüngede, aynı duygusuzlukla ve gerilimden arındırılmış biçimde ele aldıkları; işin özü olan derin bunalımları, kusursuz cümleleriyle yüzeyin kendisi haline getirdikleri; kızmadıkları, acımadıkları, üzüntü duymadıkları için ve aslında kimsenin böyle yapmayacağı, kızmayacağı, acımayacağı, üzülmeyeceği ve herkesin tuzu kuru profesyonellikle davranacakları önkabulünden yola çıkmalarıyla, konunun kendisi kadar çekici olmayan bir üslubun dokusunda tutkuları çökertiyorlar. Bu bağlamda psikanalistler ise değer ölçülerini bir yana iterek çözümleme başlığı altında değerli ile değersizi birbirine karıştırıp anormallik sıralamasından başka bir çizelge oluşturamadıkları için (en az estetikçiler kadar) itici görünmüşlerdir.
Lirizmin kendisi gerçeklik kazanmasıyla, gerçekleştiği duruma tanıklık edilmesiyle anlaşılır, ona tanıklık etmekle onun yaşanmışlık haline gelmesi aynı anda gerçekleşir. Şiirde lirizmin teknik biçimlemeyle oluşturulan bir durum olmadığını herkes bilir. Lirik şiirler bir biçime sokulmuş değil, adeta biçimleriyle birlikte doğmuşlardır. Bir okurun lirik şiirlerle sürekli ilgilenmek dışında, tarihe uzanarak şiirsel imgeleme ilişkin yaratım bağlamında lirik ögenin seyrine bakmakla öğreneceği şeyler vardır.
Bir şiirin lirik niteliğini anlamak kadar şairinin ortaya çıktığı toplumdaki şiir algısının lirik niteliğini tanımak da önemli. Anlatıma dayalı şiirlerin lirik bölümlerinde de bu nitelik görülebilir. Dramda lirik bölümler vardır, epik eserlerde de. Düzyazıyla anlatılanların başlı başına bir dünya oluşturduğu çağımızda, epik şiir içindeki hikâyeleri izlemek için okunmuyor. Yansıttığı duygu yoğunlaşmasıyla okuru anlatıma ortak eden aralardaki lirik parçalar ile eser boyunca alttan alta akan duygusal bütünlük epik şiiri okunur kılmakta. Lirizm (bilinçlilik haline bağlanamayan) basit duygulanımın ya da duyguları alabildiğine serbest bırakmanın bir sonucu olmadığı gibi, şiirin yazılışı sırasındaki duygusal rastlantının kazandırdığı bir nitelik değildir. Bu nedenle bizden önceki çağlarda, duygusal birlik ve bütünlüğün sağlanmış olduğu lirik örneklerin ortaya çıkış sürecine bakmamız gerekiyor. Amacımız sadece bilgi edinmek olsa bile böyle bir deneyimle lirik şiirin zihnimizdeki icrasına tanıklık etmiş, onu yaşanmışlıklarımızın arasına katmış ve böylelikle edebiyat tarihi bilgileri üzerinden değil, imgelemimizdeki gerçekleşişler üzerinden gitmiş oluruz.

2
İyi şiirin yazıldığı dillerin gelişme sürecinde ritmin elde edildiği bir başlangıç eşiği ve bu eşiğin belirleyicisi olarak kabul edilen bir lirik şair vardır.
Şiirin algılandığı genel alandaki ritim imgelem üzerinden elde edildiği takdirde, düşler, bilgiler, gündelik gerçekler, insanlarla ilişkiler ve imgelemin içeriğini oluşturan başka her şeyin karıştığı diyaloglar ritmin oluşumunu etkiler. Bu ögelerin, imgelem alanında türlü biçimlere girerek kaynayıp durması ritmin düzyazıya, akıl yürütmeye teslim olması tehlikesini doğurur ve duygu ögesinin etkisi silindiği oranda lirizm söner. Lirizmi boşlamış ritim yaygındır ama lirik şiirler kadar etkili olmamıştır. Şiirde ritim, denge olgusu ve dengeleme ile bağlantılı olarak biçimlenir.
Ritim düşlere odaklanmış olarak da elde edilebilir. Bir kişideki duygu kabarması aynı evreni paylaşan başka kişilerle duygusal ortaklık kurmayı kolaylaştırır. Duygu üzerinden eşitlenme isteği, mesela icra edilmekte olan müziğe katılmaya çağırır ve bu çağrıya uyarak verilen cevap lirizmi getirir. Müzikte duyguların eşitlenmesi, denkleşmesi ve paylaşılan bir kaynaşma olması yönündeki arzu koroyu doğurmuştur. Şiirde duygusal paylaşım alanının açılmasını, şairden okura yönelen bir yardım sayabiliriz. Duygunun kabarması onu daha anlamlı, derinlikli ve değerli hale getirmez, şiddetini arttırır sadece. Duygu kabarmasının ritim açısından taşıdığı tehlike, akıntıya kapılmışlıkta, duyguların kapıp koyverilmesinde açığa çıkar.
Lirik şiir denildiğinde, çoğunlukla düşlere dayalı olan lirizm anlaşılıyor. Düşler duygu üzerinde kurduğu baskıyla onu biçimlemeye çabalıyor. Duygusallığın her biçimlenişinde lirizm aranması bir hata. Anlamsal olarak verecek bir şeyi olmayan, kelimeleriyle ve anlattıklarıyla sıradan olan bir metin duygu kabarmasından medet umabilir. Hesaplılık içermediği ve savunmasız halde bulunmakla muhatabına güven telkin ettiği için bunda bir yanlışlık aramaya kalkışmayız. Duygusallık, kendisini anlamsal olarak besleyen bilinci erittiğinde içeriksiz hale gelir, bilincin aradan çekilmesi duyumu körleştirir. Bu körlük, lirizmin duyumun o andaki durumu gibi basit bir unsur olarak algılanmasına yol açar. Lirik olan, içeriği anlam yüklü bir eriyiktir; pürüzsüz ve akıcı. Bu niteliğiyle lirik şiir bilgi ve anlam ögesini duygu donunda kuşaktan kuşağa taşır ve terennüm edildiği sırada hiç yabancılık çekmez; şiirin anlamını zaten bildiğinizi düşünürsünüz.
Lirik şiir, imgelemin mevcut hazinesi ile düşlerin kaynaştığı, düşlemin imgelemi beslediği (aksi halde düşlemin tek biçimine mahkûm olan imgelem verimsizleşecektir), okurları ve kulak verenleriyle ortak bir tempoda buluşan, buluşma esnasında doğan pürüzleri ve imgelemin zenginliğini oluşturan düşünce tohumlarının yol açtığı tereddütleri müziğin giderdiği, müzikle iç içe olan ama müzik olmasa da okunabilen ve anlamını iletmek için kendisinin içerdiğinden başka bir müziğin yardımına ihtiyaç duymayan şiirdir.

3
Toplumları başlangıçtaki oluşum süreçleri, insanların bir araya gelmesine ve bir arada yaşamasına zemin hazırlayan hikâyelerle doludur. Çoğunlukla aşk, kahramanlık konulu, ahlaki değerlere istinat eden bu hikâyelerin anlatımında lirizme ulaşıldığı aşamada basit duyguların tekrarından ibaret nazım parçaları olduğu gibi, ortak duyguyu üzerinde toplayarak serbest yaratım için zemin oluşturan özlü örnekler de vardır. Okuryazarlığın az olduğu, yazının çoğunlukla “hatırlama” amacıyla kullanıldığı ilk çağlarda hikâyeler, müzik eşliğinde anlatacak ölçüde, vezinle yazarak dile getirilmiş, notaya uygulanmış ve nihayet müzik eşliğinde yaygınlık kazanmıştır. Sözün ve müziğin dünyasındaki lirik tadın bir kere alınmasıyla, insanlar arasında lirik şiirin yazıldığı ve alımlandığı esrime hali değer kazanır. Lirik şiir müziğin aradan çekilmesinden sonraki haliyle şiirdir. Günlük hayata lirik bir atmosfer adım adım dahil olur, biçim verir.
Modern dünyanın karmaşasıyla tanışmamış ve bir medeniyetin taşıyıcı modeli saydığımız eski şehirleri lirik bir form içinde algılamak eğilimindeyiz. Yalnız eski İstanbul ve onun kültürüne karışmış olan Şiraz, Isfahan gibi şehirler değil, Kurtuba ve bir resim atölyesi gibi algıladığımız Floransa da bize, doğa ile iç içe, ruhun lirik akışını sağlayan kanallar oluşturmuş görünürler. Ay ışığı doğa görünümüyle birleşerek çekicilik kazanır, ay akşam gezintilerine eşlik ederek doğanın şiirselliğiyle insanları bir araya getirmiş olur. Bu çekiciliği bir form içinde saklayarak bizi başka zamanlara taşıyan ise şiirdir. Lirizmin algılanması açısından en uygun şartlar o dönemlerde oluşmuştur ya da tarihin süzgeci pürüzleri giderdiğinden ve lirik şiirlerin, gravürlerin, bahçe manzarasını getiren minyatürlerin, keman sesinde hayat bulan lirik parçaların, talik tarzı hatla yazılmış yumuşak kıvrımlı mermer kitabelerin, akşamın alacakaranlığında Boğaziçi yamaçlarında yankılanan ezan sesinin oluşturduğu atmosfer dolayısıyla o günlerin yaşama biçimi bize baştan aşağı lirik görünmektedir.
Toplumsal algıdaki lirizm, dolulukların, sıkışmışlığın, doğaya ya da başka nedenlere dayalı baskılama ve baskı algılamalarının sonunda oluşur; ağırlıkların atılmasını, anlamların boşlanmasını asla içermez. Lirizm insanların içinde, anlaşım biçiminde ve toplumsal düzendedir. Doğa ile barışık, varlığa ve varoluşa yürekten saygılı olarak düşünmek için koşulların elverişli olduğu aşamalardan geçmenin ve nice deneyimin ardından dil açılır, terennüme başlar. Tutkular çözülüp yayılmaya başladığı zaman, bilinç tutkuların kendisini de peşine takıp sürükleme eğilimine karşı talep ettiği dengeyi akılda bulur. Tutkuları zaptetmek için ihtiyaç duyulan ölçü, başlangıçlar başlangıcındaki yuvasından gelerek vezinlerin üzerine serilir. Müzik ve şiir bu aşamada kaynaşır, aynılaşır; insani ruhun lirik akışına (ruh-ı revanın geçişine ) uygun yataklar oluşturur. Lirik tadı herkese ulaştırmak, herkesle paylaşmak için biçimden biçime girer.
Medeniyetlerin batış sürecinde yeis tonunda görünen duygusallık, değerleri birbirine ulama becerisini yitirmiş olmanın bulanık yatağı ve şiirde ritmin bozulma nedeni olduğu halde, insan topluluklarının bir toplum olma iradesine sahip çıktığı başlangıç dönemlerini yaşamakta iken lirik ifadeye ulaştıkları aşamada duygusallık, kabalıktan uzaklaşmanın ve duyarlı olmanın bir göstergesi, zihin sağlığının koruyucu ve korunduğu zeminidir. Yeni şiir tarzlarındaki ritmin kökünde, toplumların oluşum döneminde bir ifadeye kavuştuktan sonra her dönemde ve hâlâ etkili olan lirik tat ve lirik ifade biçimleri vardır. Günümüz şiir tarzlarındaki ritimlerin kökeni, eski şairlerin, terennüm biçimleri kazandırarak insanlara armağan ettiği lirizme kadar gider.
Yunus Emre’nin, insanlık durumunun dökümünü verdiği mesnevisi Risaletü’n-Nushiyye anlatıya dayalıdır; ilahi formundaki şiirleri liriktir. Türk toplumunun Selçuklular dönemi Anadolu’sundaki kuruluşu esnasında hikâye ve menkıbeler mesnevi formundaki eserlerle anlatılırken, bu yolla bilgi aktarımı yaygınlaştıktan ve az çok ortak bir dil ve ifade zevki oluştuktan sonra, insanlara kutup yıldızının yaptığı gibi yol gösterecek bir lirik şairin ortaya çıkması, kültürlenen toplumların genel akışındaki ortak görünüme uygundur. Yunus Emre, sıkışmışlık hallerinden geçerken dildeki kimi yetersizlikleri sonlandıran lirizm odaklı bir aşamanın, yirminci yüzyıl başlarında yeniden keşfedilmiş özü, özetidir. Yunus Divanı’nda bulunan ilahilerin bir bölümü (kimi bilim adamlarının ileri sürdüğü biçimde) isimsiz izleyicilerine ait olsa bile ritmi Yunus Emre’nin belirlediği, daha sonra aynı tarzda söyleyenlerin onun ritmine uydukları gerçeği bundan bir zarar görmez. İlahi formunda ve esrimeye dayalı lirik parçaların Hacı Bayram Veli’de, Eşrefoğlu Rumi’de ve aynı yolda söyleyen başka şairlerde Yunus ile paylaşılan bir lirik dünyada doğmuş olduğu açıktır.
Modern öncesi dünyamızda lirik alımlamanın kaynaklarından biri Hâfız Divanı’dır diğeri Mevlânâ Celâleddin-i Rumî’nin Divân-ı Kebir’i. Esrar Dede, Mevlevi yolu’nun fikir kolunun Mesnevi üzerinden, şiir kolunun Divân-ı Kebir üzerinden yürüdüğünü yazar. Mevlevi Şairleri hakkındaki tezkiresinin, gençlik dostu olan Şeyh Gâlib’in tasarısı olduğuna ve gözetiminde hazırlandığına bakılırsa, Sultan Divanî’yi (semai) Mevlevi dünyasındaki lirizmin seyrinde bir geçiş noktasına koyan görüş, kendisi de Mevlevi yolunda biçimlenmiş olan Şeyh Gâlib’e ait olmalıdır.
Eski şiirimiz, vezinli olarak yazıldığına ve onu ortaya çıkaran yaşama biçiminin insanlığın sahip olduğu lirik ruhun akışını gözlemiş olduğuna bakarak, baştan aşağı lirizm aynasında görülebilir. Lirizm, eski söyleyişin ana unsuru olduğundan bir genelleme olarak bu görüşte bir yanlışlık bulmayız. Söyleyiş diyoruz; çünkü eski şairler sese önem vermiştir ve müzik algısını enstrüman olmaksızın uyaran aruz vezni, eski şiirimizdeki lirizmin hem kaynağı hem de taşıyıcılarından biri durumundadır. Müzik, şiirdeki anlamsal boyutun yoğunlaşmış duygu ögesi halinde taşınmasına yarar. Ondokuzuncu yüzyıl sonunda duyum ögesinin sarsılmasıyla, lirizm, basit duygulanımları kanatlandırmaya kalkışarak bozuldu. Eski şiirin dünyasında kaside anlatıma dayalı iken bu türe dahil mersiyelerde lirizm ağır basar, öte yandan bireysel aşk ve başka duyguların terennümüne ayrılmış gazellerin birçoğu lirik sayılmayabilir. Şairler, mesnevi tarzındaki eserlerinde hikâye anlatımını sürdürmekten başka bir işlevi olmayan bölümler ile asıl lirik parçaları birbirinden ayırıyorlardı. Leyla ile Mecnun mesnevisi içindeki mecnun’un ve Leyla’nın ağzından yazılmış lirik gazeller, bu ayrımı gösteren iyi birer örnektir.
Eski dünyamızda müzik ile şiirin kaynaştığı bir âşık geleneği, bu gelenek içinde yetişmiş şairler var. Başta, gerçekçi, doğaya ve insana dönük bir hüzünle yazan Karacaoğlan geliyor, sonra Dadaloğlu. İsimsiz âşıklar çoğunlukla kırsal bölgelerde ellerinde sazlarıyla dolaşarak eserlerini icra etmişler, aynen ortaçağdaki trubadurların yaptığı gibi. Lirik ruhun, kırsal bölgelerdeki ücra noktalara ve eğitimsiz insanlara aktarılmasında paha biçilmez bir işlevi yerine getirmiş olan âşıklık, bir gelenek ve görenek olarak, az bir kısmı imza altına alınmış çoğu anonim lirik parçalarla sürdürülmüştür. Yirminci yüzyılın ilk yarısında, hece vezni çerçevesinde âşıklara bakmanın önerildiğini biliyoruz. Doğal olarak, şehirli olmanın amaç edinildiği bir toplumda, kırsal bölgelerin kültürü yine o bölgelerde kaldı. Ancak şiiri modern tarzda algılayanların keşfi Yunus Emre oldu, onun lirik parçalarında modern algıyı besleyecek insani bir öz bulundu. Bu özü, kişisel deneyim halinde bulan seçkinlerin ve onların bu deneyiminden kaynaklanan etkinin ise sınırlı olduğunu söylemek durumundayız.
Lirik ruh divan şiirinde (Yunus’a özel olarak bağlanmayan) bir kanaldan, âşıklık geleneği içinde de başka bir kanaldan akmıştır. Modern dönemde lirik şiirden esinlenmiş ve beslenmiş, lirik ruh ile akrabalık kurarak biçim kazanmış ritimlerin varlığından söz edebiliriz. Esasen ortaçağda oluşmuş, vezinli kafiyeli, çoğunlukla bir aşkın terennümünden ibaret olan şiirlerin hepsi lirik bir dünyanın ürünü idi, bunlar modern şiirde ritmin belirleyicisi olmuştur.
Avrupa’daki lirik şiirin başlangıcı trubadurların provans dilinde yazdığı lirik şiire kadar gider. Ondan öncesine uzanmak isteyenlere, uzun bir tarihi süreci atlayıp Antik Yunanlılar çağında “lir” çalarak terennüm edilen çoban şiirleri gösterilmekte. Modern Avrupa tarihinin bilinen ve Provans dilinde yazmış bu en eski şairleri olan trubadurlar, elde saz, gezerek okumuşlardır şiirlerini. Duygulardaki yoğunlaşma ve cismani aşkı yüceltmesiyle tanınan Provans şiiri “saraylı aşkı” üzerine kuruludur. Saygıya, sevdiğini yüceltmeye dayalı, saygın kadın ile mevki sahibi erkek arasında geçer bu aşk. Alternatifinde, şövalye aşkı diyerek yumuşattıkları, aslında şiddet içeren tek taraflı alaka ya da ortaçağ uzmanlarının “Latin love” demeyi tercih ederek Antik Roma’ya gönderdikleri başka bir tür bağlılık bulunduğuna bakılırsa, trubadurların başlıca konu olarak “saraylı aşkı”nı terennüm etmeleri bir yeniliktir. Şiirdeki bu yenilik, toplumsal hayatta değerler sıralamasına ilişkin yenilik doğurucu bir değişimi gösterir. Bu şairlerin kaynakladığı yerlerden en önemlisi, siyasi gücünü yitirdikten sonra bilim ve sanattaki etkinliği uzun bir süre devam eden, İspanya’daki Arap kültürüdür. Endülüs’te gelişen kültürün yarattığı lirizm Avrupa dillerini etkilemiştir. Dante’nin, trubadurların en önemlilerinden Arnaut Daniel’i anmış olmasına bakarak en belirgin etkinin İtalyanca üzerinde olduğu kabul edilir. Lirizm şiirin yazıldığı dilde oluşur, bir şiirin çevirilemeyecek tarafı lirik edasıdır. Bu şiirleri çevirilerinden tanıyan şu fakirin, lirik ögenin asıl dildeki geçiş yollarını değerlendirmesi düşünülemez; izlenimlerden doğan kimi sonuçların bir biçimde aktarılmasıdır benim yaptığım. Cavalcanti’nin “Donna me Prega” başlıklı, Kemal Atakay’ın güzel çevirisinden de okuduğumuz ünlü şiiri, İbn Rüşd etkili bir dünyanın ürünü ve modern öncesindeki şiirimizi bilenlerin yalnız kelimeleriyle değil, lirizmiyle de tanış çıkacakları duygularla örülüdür.

4
Edebiyatın modern döneminde, eski çağlarda bugünkü ölçülerde görünürlüğü bulunmayan bir olgu var: Düz yazı ve okurların düz yazı ile iç içe olması. Bir varlığın, varoluşun, durumun, zamanın, olayın, nesnenin, bazen hiç insani duygu katmadan, anlatımın kendisinden doğacak duygularla yetinerek açık seçik anlatılması, sessizce yapılan bir ittifakla düzyazıya bırakılmıştır. Düzyazı-şiir formu her zaman bir istisna oldu. Eski düzyazıda sürekliliği kesen kısa anlatımlardaki ara boşluklar lirizmle gideriliyordu. Şiirden ödünç alınma “seci” düzyazıda ahenk sağladığı kadar, şiirsel algının kesintiye uğramasını önlemiş idi.
Mantığımız, düzyazının kazandığı işlevin bir sonucu olarak kısa şiirlerin yeğlenebileceğini, şiirde lirizmin güçleneceğini, hatta sone ve gazel gibi fragmansal formların geri gelebileceğini söylüyor. Ama tam öyle olmadı. Modern dönemin şiirinde ritim oluşturma kaygısı, hemen hemen lirizmin yerine geçmiştir. Genç şairlerin şiire gömülme sürecindeki, asıl niteliği içtenlik olan duygu evreni herhalde lirizmin kaynağına yakınlık duyuyordur. Fakat bu yakınlık, çok azında bilinçli bir ilgiyle güç kazanıyor. Lirizm, romantik ve sembolist şairlerin kendilerinden önce ortaya konulmuş lirik şiirlerden beslenerek olgunlaşması yanında, duygu dolu bir insancılıkla birleşmiştir (Keats, Coleridge, Shelley, Yenişehirli Avnî, Abdülhak Hâmid).
Günümüzün lirik esinler taşıyan şiirlerindeki ritim, aslında lirizmin bir biçimidir. Çağımızın karmaşasında lirik şiirin yazılamayacağını ve okunamayacağını düşünenler var. Bunlar herhalde lirik şiiri eski formlarda bulmak isteyenlerdir ya da lirik bir özden gelen ritimlere yabancı kalacak kadar az şiir okuyanlardır. Tabii ki köylü lirizmi sürüp gidemez; çünkü doğa ile bütünleşmenin basit, sade ve tek kanallı duygularına pek yer yok. Lirik şiiri tanımlamak güç. Lirizmin, bütün araçları ve biçimleri aşarak yalın bir duygu halindeki insan gerçeğine bizi bağlayan ve akıp giden ruhla yakınlığımızı hatırlatan bir niteliği vardır ki; şiir algısı bu nitelikten vazgeçemez. Lirik olmayan şiir yorumlanır; onu okumak bir tür yorumlamadır. Lirik, okunur ve hissedilir; onu okumak hissetmektir. Ortaçağdaki örneklere uygun şiirler yazılmasını beklemeye gerek yok; lirik geleneğin büyük şairleriyle akraba bir zeminde ritim oluşturan ya da lirizmi şiirinin genel ritmine, bile isteye yedirmiş olan şairler var. Lirik niteliği bilinen Rilke’den başka, e.e. cummings, Dylan Thomas ve Leopardi’ye bağlanabilecek Eugenio Montale’nin şiirlerindeki ritmin lirik niteliğini hissederiz. Sezai Karakoç’tan ve Cemal Süreya’dan yansıyan lirizmi hatırlatmamız fazlalık olabilir, çünkü bilinen niteliktir; ama Ziya Osman Saba’nın, Ülkü Tamer’in, Enis Batur’un, Ali Günvar’ın ritim arayışında lirizmi gözledikleri açık. Çağımızdaki karmaşanın lirizme geçit vermeyeceğini düşünenler bir şartla haklı olabilirler; şiirde ritmin temelinde bulunan lirik tavrı, lirik ögeyi ve bütünüyle lirizmi algılamak şartıyla. Dediğimiz gibi; şiirde tutturulan her ritim lirik değildir, ama iyi şiirin yazıldığı her dilde ritim oluşturma yolunda lirizmi vazgeçilmez sayan ya da az çok kollayan şairler vardır.

Yaşadığımız dönemde ritim arayışı, görselliğe, sesselliğe, toplumsal çoğulluğa baktığı kadar, okurların önünde artık roman ve hikâyenin bulunduğunu bilmek zorunda. Düzyazının da lirizme bütün bütüne sırt çevirdiğini söyleyemeyiz. Bilimsel yazıdaki sebep-sonuç ilişkisinde olduğu gibi, düzyazıyı alttan alta bütünleyen duygu akışı, kendi içinde ve şiirselliğin dışında bir bütünlük kurmaya yetebiliyor.

<<geri dön