Timour Mouhidine:
“Tanpınar’la Türk Edebiyatı Avrupalılaşmıştır”


Tuna Kargılı

Fransa’da yıllardır Türk edebiyatını kendine zevk ve iş edinmiş biri Timour Mouhidine. Bir başka deyişle kendini durduk yerde edebiyatımıza adamış biri. Fransız okurun dışında, artık Türkiye’de de edebiyat dünyasında kendisine yer yapmış. Yaşamı, yaptıkları bir çırpıda anlatılacak gibi değil. Türkçeyi azimle öğrenip Paris’teki Doğu Dilleri ve Uygarlıkları Enstitüsü’nde (İnalco) Türk dili edebiyatı öğretim görevlisi olması, ardından yazar ve şairlerimizin roman, hikâye, deneme ve şiirlerini Fransızcaya çevirerek Türk edebiyatını Fransa’ya taşıması, her yaptığı, her dönemi başlı başına ilginç heyecan verici.
Gazeteci Suriyeli bir baba, Fransız bir anneden 1959’da Kuveyt’te dünyaya gelen Timour’un ta Osmanlı’ya uzanıyor kökleri. Dedesi Osmanlı ordusu tarafından Suriye’ye gönderilen bir subay. Ona Timour ismini veren de dedesi. Ama o adını aldığı tarihin şiddetli Timur’unun tam tersi mülayim, duygusal, güler yüzlü bir edebiyatçı.
Babasını kaybedince dört yaşında annesiyle Fransa’ya yerleşiyorlar ve Lille Üniversite’sinde İngiliz dili ve edebiyatı okuyor. O günden bu güne İngilizce öğretmenliği mesleği. Almanca bir başka bildiği dil. Zafer Şenocak’ın Dikey Deniz isimli şiir kitabını da Almancadan Fransızcaya çevirmiş. Poliglot yönü sınır tanımaksızın onu bir başka dile, edebiyata, köklerinin dili Türkçe ve Türk edebiyatına yönlendiriyor zamanla. Kendi deyişiyle soluğu İnalco’da alıp, geceli gündüzlü Türkçe çalışıp öğrenip bir süre sonra aynı okulda Türk dili ve edebiyatı dersleri vermeye başlıyor. Ardından 87’de İnalco’daki hocası Nedim Gürsel’in Öyküler kitabını Fransızcaya çevirerek çevirmenlikteki deneyiminden sonra işini çok seviyor olmalı ki o gün bu gündür Fransız okuyucuyu pek boş bırakmıyor. Paris’te okumayı kitabı seven Türklerin ‘artık bizden biri’ diyecek kadar yakın buldukları, Türk edebiyatıyla ilgili hemen her etkinlikte yer alan biri son yıllarda. Ayrıca Le Monde Diplomatique’de, Esprit Magazine’de Türk edebiyatıyla şiiriyle ilgili yazılar yazıyor. Keşfettikçe keşfeden, bir şey atlamamacasına ve derinlemesine Türk edebiyatını şiirini Paris’ten izleyen, bu ara sık sık Türkiye’ye de gitmeyi ihmal etmeyen, artık kendisine rahatlıkla edebiyatımızın Paris’teki elçisi denilebilecek biri.

Nasıl oluştu, nereden kaynaklandı Türk edebiyatına yakınlaşman?
Öncelikle dedemden dolayı Türkiye’ye, tarihine büyük ilgi duyuyordum. Ancak Fransa’da büyüdüğümden, İngiliz dili ve edebiyatı okumamdan pek fazla zamanım ve fırsatım olmamıştı, istediğim gibi inceleyememiştim. Ama bu kadar büyük bir imparatorluk ve tarihin mutlaka büyük bir edebiyat geçmişi vardır diye düşünüyordum. Eskilerde çok az Türk yazarı tanıyorduk Fransa’da. Sadece Fransızcaya çevirilenlerin eserlerini biliyorduk. Yaşar Kemal, Nâzım Hikmet’ti onlar da. Münevver Andaç, Güzin Dino gibi çok da az çevirmen vardı Paris’te. Türk edebiyatının her türünde zenginlik olduğunu tahmin etmekte yanılmadım. Şiirle tanıştım bir gün.

Nerede ne biçim oldu bu tanışma?
Londra’da bir kitapçıda dolaşırken Türk Şiirleri Antolojisi kitabı elime geçti. Okuyunca çok etkilendim. Melih Cevdet Anday’ın, İlhan Berk’in şiirlerine hayran kaldım. Dolayısıyla Türk edebiyatındaki ilk gözağrım şiirdi. Ve hemen ikinci kuşak şairleri keşfettim. Edip Cansever, Cemal Süreya, Ece Ayhan... Ardından bir önceki kuşak, Orhan Veli, Oktay Rifat... Hemen belirteyim, çok eskilere pek gitmedim. Divan edebiyatı, şiiri, Fuzuli, Yunus Emre açıkçası zor geldi biraz. Dilleri benim gibi lisanı sonradan öğrenen biri için ağırdı. Fazla ilgimi çekmedi. Mutlak halk edebiyatının özleriydi ama, belki çok Türkçeye özgü ve eskiydiler benim için.

Daha sonra öykülerin dünyasına girdin...
Evet, Nedim Gürsel’in 1987’de Öyküler’ini Fransızcaya çevirirken öykülere merak sardım bu kez. Sait Faik’i keşfettim. Onda en sevdiğim gizemli İstanbul’u, 40’ların İstanbul’unu işleyişiydi. Öyle ki, İstanbul’a ilk gittiğimde, ondan okuduğum İstanbul’u bulacağımı sanmıştım. Oysa çok farklıydı gördüklerim. Bu, aynı genç bir frankofon Türk’ün Paris’e gelince Balzac’ı düşünmesi, ondan okuduklarını bulmak istemesi gibidir. Proust’un Gide’in eserleriyle doludurlar. Paris’i onlardan okuduklarıyla yaşarlar bir süre.

Sonraları birbiri ardına çeviriler yaptın ve bu ara Türk edebiyatının iyiden iyiye içine girdin...
Önceleri Nedim’in kitaplarının çevirmeni çizgisinde onun romanlarını çevirdim. En son Ester Heboyan’la birlikte onun Akdeniz’e Bakan Balkon’unu çevirdik Fransızcaya. Yine hemen aklıma gelen yapıtlardan Enis Batur’un St. Nazaire Günlüğü’nü sayabiliriz. Halil Gökhan’la Paristanbul’u hazırladık. Fransız okuyucu ilk önceleri Yaşar Kemal’i, sonraları Orhan Pamuk’u tanıdı.Türk edebiyatından başka yazarlardan çeviri olmadığı ya da yapılmadığı için büyük bir edebiyatı onlardan ibaret sandı. Ben özellikle son yıllarda bu yelpazeyi genişletmeye çalışıyorum.

Hiçbir iş kolay değil ama, senin bu sonradan öğrendiğin dilde çeviri yapmanın özverisi dışında zorlukları da vardır.
Hem de çok. Öncelikle Türkçe çok zengin bir dil. Başka dillerden de çok farklı. Ben anadilim Fransızcanın dışında sonradan öğrendiğim İngilizce ve Almancada kesinlikle Türkçe kadar zorlanmadım. Deyim çok fazla örneğin. Ama öğrenince ve anlamını anlayınca hepsi fevkalade. Ve çok az zaman aralıklarında türeyen, hızla değişen bir dil. Yılmadan, üşenmeden, azimle izlemek gerekiyor. Ve tabii çok okuyarak.

Pekiyi Türkiye’de çıkan kitapları yeterince izleyebiliyor musun?
Son zamanlarda senin de herkesin de bildiği gibi çok kitap çıkıyor Türkiye’de. Belki 30’la 80 arası takip edilebiliyordu. O zamanlar bilinen sükse yapan yazarların şairlerin kitapları defalarca basıldı. Bu da izlemeyi kolaylaştırıyordu. Ben kendi açımdan 1985’ten itibaren çıkan kitapların fazlalığından dolayı bir takip sorunu yaşandığını söyleyebilirim. Hele son zamanlarda takip etmek özellikle Türkiye dışından çok zor. Ne kadar gayret etsem de hepsini okuyabilmeme olanak olmuyor. Mutlaka okuyamadıklarım arasında da çok seveceğim kitaplar vardır. Ben daha çok bana uygunluğunu bildiğim, çalıştığım, ne bileyim dikkatimi çeken yayınevlerinin çıkardığı kitapları izliyorum genelde. Ve doğal olarak tercih ettiğim yazarlar da var. Tabii ki arada eksepsiyonlar da oluyor.

Son yıllarda yelpazeni iyiden iyiye genişlettin. Favorilerin arasındaki yazarlardan Tahsin Yücel’le ilgili çalışmalarından söz edelim biraz.
Tahsin Yücel’in Bıyık Söylencesi ve Gökdelen’in Fransa’da yayınlanması konusunda Actesud yayıneviyle anlaşma yapıldı. Bu konuda çalışma ve çabalarım oldu tabii ki... Bu kapsamda yayınevi Fransa’da Türk edebiyatçılarını içeren bir seri kitabı yayınlayacak. Bu çok sevindirici bir olay. Daha önce Yücel’in Fransa’da yayınlanan Vatandaş olsun Peygamberin Son Beş Günü Olsun sevildi. Rocher gibi önemli bir yayınevinden çıktı. Her şeyden öte, ondaki ironiyi çok severim. Ülkesinde önemli yazar olmasından öte, Fransa’da okuyucunun seveceği bir yazar olduğunun kokusunu almak zor olmadı Yücel’in.

Yaşamayanlardan Tanpınar’ın sende tartışılmaz bir yeri var öteden beri...
Tanpınar’ı övmek ve bendeki yerini anlatmak sayfalar ve günler alabilir aslında. 1925 ile 1940 arasında Avrupa’da romanda bir kurgu dönemi var. Avrupa’daki bu dönemin bu yeniliğin Türkiye’deki temsilcisi Ahmet Hamdi Tanpınar’dır. Bir başka örnek, Fransa’da Proust, Almanya’da Thomas Mann, İngiltere’de Virginia Woolf’un karşılığıdır kendisi Türkiye’de. Tanpınar’la Türk edebiyatı Avrupalılaşmıştır. O dönem maalesef bu anlaşılamadı. Asıl değeri 90’lı yıllarda anlaşıldı. Fransa’da kısa süre önce yayımlanan Saatleri Ayarlama Enstitüsü kitabının üzerine çalışmam uzun zaman aldı. Ve değdi.

Bir Türk yazar ya da şairi Fransızcaya çevirirken ya da onun eseri üzerinde çalışırken neler önemlidir senin için? Nedir sende onları çekici kılan özellikler?
Yazar ya da şairin öncelikle kendi dilinde güzel olması, yeni dili ustalıkla kullanması çok önemli. Eskilerin deyişiyle akıcı üslubu olması, okuru etkilemesi, sürükleyiciliği başta gelen etkenlerden. Bir de ben yazarın ‘samimiyeti’ derim hep. Belki yeni dilde içtenliği denir buna. Yani içinden gelenleri olduğu gibi anlatabilmesi, itirafları, sıkıntıları, objektifi, gözlemleri, hatta ironisi... Ama her şeyden önce konunun Fransız okuyucuyu ilgilendirmesi önemlidir. Yani hem konu hem stil. Bunu başlarda bilebilmek, kendini büyük bir okuyucu kitlesinin yerine koymak, koyabilmek çok zor. Bu da çevirmenden çok yayıncının, yayıncılığın kaçınılmaz riski. Ama yine de biraz iyimser olursak çoğu kez önceden anlaşılıyor diyebiliriz.

Bunda da herhalde uzun süre edebiyat içinde olmanın verdiği bir önsezi olsa gerek...
Önsezi, tam yerinde bir sözcük. Bu çok edebiyatçıya mahsus özel bir önsezi. Bazen insan bir kitabı biraz karıştırıp tekrar tekrar okuyup bir şeyler bulmaya çalışır ki, bu bir negatifliği gösterir. Ne kadar iyiniyet olsa da. Kitabı Fransız okurun gözü ve duygularıyla okumak önemli bence.

Çevirisini yaptığın yazarla ne şekilde çalışırsın? Örneğin sık bir araya gelir misiniz. Yoksa, haydi allahaısmarladık, bitince görüşürüz mü denir?
Başkalarında nasıl denir nasıl olur bilemem ama , ikinci cümlendeki gibi asla olamaz benim için. Sık bir araya gelip zaman zaman da uzun uzun tartışır konuşuruz. O sizin dilinizi, siz onunkini, sizin onun duygusallığını, o sizinkini bilirsiniz. Hatta birbirimizin ruh yapılarını bile biliriz, anlarız zamanla. Samimiyetimizi, esprilerimizi farkederiz, anlarız. En iyi anlatımı yakalayıncaya dek çalışırız, görüşürüz.

Türkiye’de Fransız edebiyatına ilgi nasıl sence?
Klasikler halen çok okunuyor. Türkiye’de de biraz önce konuştuğumuz durum söz konusu. Yani konunun Türk okurunu ilgilendirip ilgilendirmediği. Örneğin Fransa’da çok satan, sansasyonel olan yazar Michel Houllebecq ülkesi için çok özel bir tarzdır, konuları da çok özeldir. İşte bunu Türk okuyucu Fransız okuyucu gibi algılayabiliyor mu, olay burada bence. Bunu bilmiyorum, daha doğrusu tahmin edemiyorum. Mesela Fransa’daki skandalları içeren kitaplar kendi içinde ilgi görür. Bir toplumu şoke eden bir olay bir kitap, bir başka toplum üzerinde hiçbir ilgi uyandırmayabilir.

Fransa’da Türk edebiyatı konusunda son gözlemlerin neler?
Her zaman ve biraz önce de sözünü ettiğim gibi, önceleri çok az tanınıyordu Türk edebiyatı Fransa’da. Şimdi oldukça önemli bir ilgi var. Bu boşluğun bir an önce doldurulmasına varan bir ilgi. Okuyucu Türk yazar ve kitap tanımak istiyor. Benim eskilerde düşündüğüm gibi bunca tarihe, bugün olağanüstü potansiyele sahip bir ülkenin edebiyatının da o denli güçlü ve sonsuz olduğunu geç de olsa anladı Fransız okur artık. Bu heyecan verici ve yabana atılır gibi değil. Tabii ki bunda ilklerin payını inkâr edemeyiz. Ayrıca Pamuk’un Nobel ödülünü, diğer yazarların ödüllenmelerini veya hiçbir ödül almasa da beğenilmiş yapıtların etkisini unutmamak gerekir. Kitap fuarlarının katkısını da.

Ve bence senin gibi başka ülkelerde kendini Türk edebiyatına adamış çevirmen edebiyatçıları da...
Teşekkür ederim. Bence yerli yabancı Türk edebiyatının değerini bilen herkes elinden geleni yapmalı tanıtım için. Siz araştırıp bulmazsanız, kendinizi göstermezseniz kimse gelip ille de sizi bulmaz. Paris gibi bir kente dünya edebiyatından onca yazar, yayıncı kendine bir yer bir yayınevi bulmak için akın akın gelir. Yazın değeri olan, başka değerleri olan bir kitabın Fransa’da olsun, başka ülkede olsun mutlaka okuyucusu olacaktır. Tarzında bir yayınevi mutlak vardır.

<<geri dön