Üç Kısa Metin

Refik Algan

SATRANÇ: BİR “READY- MADE”
Daha kırk yaşına varmamıştı, ama çoktan tanınmış bir sanatçıydı. Resimleri, yontuları ve “ready-made”leri her yerde devrimci bir rüzgâr estirmişti. Bazıları ise onu sanatın içindeki bir anarşist olarak görüyordu; birkaç arkadaşı ile birlikte artık “Sanat”ın sonunun geldiğini bile söylemişti.
Belki bu söze gerçekten sahip çıkmak için, belki de satrançta çok önemli özellikler bulduğu için, sanatının doruklarında gezinirken her şeyi bıraktı ve kendisini tümüyle bu oyuna verdi. Arkadaşları ve eşi bu değişikliğe pek şaşırdılar. Bu sıralarda kendi elleri ile tahtadan bir satranç takımı yonttuğu bile söylenir. Resimlerine, yontularına ve hazır nesnelerine ne zaman döneceğini soranlara, “Satrancın bir kurbanıyım” diyordu, “Sanatın tüm güzelliğini ve hatta daha fazlasını bile bu oyunun içinde bulmak olası!” ve ekliyordu “Toplumsal konumu içinde satranç, sanattan çok daha temiz.”
Sanat dünyasındaki arkadaşları ve eşi bu yeni duruma hiç alışamadılar; onun sanattan böylesine uzaklaşmasını hiç kaldıramadılar. Ne ki, onlar ne söylerlerse söylesinler, ne yaparlarsa yapsınlar hiçbirşeyi değiştiremiyorlardı. Onun tüm hayatı artık satranç olmuştu; zamanının çoğunu dışarıda satranç kulübünde, yeni arkadaşları ile birlikte geçiriyordu. Turnuvalara katılmaya, hatta iyi dereceler bile almaya başlamıştı.
Bir akşam, yine geç bir saatte kulüpten eve geldi. Yatmadan önce, o gün kafasına takılan bir konumu bir kez de evde incelemek istemişti. Satranç takımının başına oturdu, ama hiç bir taşı yerinden oynatamadı; çünkü o evde yokken eşi, bulabildiği en güçlü tutkal ile tüm oyun taşlarını satranç tahtasına yapıştırmıştı.
Yatak odasının kapısında da bir not ile karşılaştı: “Sana sadece senin kendi ‘ready-made”lerini anımsatmak istiyorum. O kadar!”

DAĞIN TEPESİNDEKİ KIZ
Yolcu otobüsleri iki büyük kentin birisinden diğerine giderken, yolun neredeyse tam yarısındaki o dağın tepesinde uzunca bir ara verirler. Orada çok güzel bir dinlenme yeri var. Tuvaleti çok temiz ve kafeteryası da oldukça geniş.
O gün, sabaha karşı kasada çok güzel, sarışın ve temiz yüzlü bir kız oturuyordu. Terbiyeli bir ses ile ne istediğimizi sordu. Göz göze geldik. Gülümsedi. Sırada bizden başka müşteri kalmadığı için, oturduğu yerden kalkıp çaylarımızı kendisi koydu. Başka bir şey isteyip istemediğimizi de sordu. Kaşarlı tostlarımız hazır olunca yine kendisi yerinden doğrulup bize haber verdi. Hatta, biz hiçbir şey ödemediğimiz halde tostlar ile birlikte bize birer bardak çay daha verdi.
Otobüslerimize dönmek için yerimizden kalkınca, ona doğru yaklaşarak “İyi sabahlar!” dedim. O da “İyi yolculuklar! Başka bir şey ister miydiniz?” dedi.
Gülerek “Sağlığınız!” dedim. O da, “Yine buyurun! Ben buradayım!” diye yanıtladı.

KIRMIZI AYAKKABILAR
Bir lokantada, hafif bir müzik eşliğinde başbaşa yemek yiyiyorduk. Peçete ile hafifçe ağzını sildi, dudak boyası izine bir an baktı ve peçeteyi katladı, kenara koydu. Öteki eli şarap kadehine gitti ve orada durdu. “Hayatta çok zor anlarım da oldu” dedi.
Biliyordum, ama sustum. Bir şey söylemedim. Siyasal bir nedenden dolayı bir ara işkence gördüğünü başkalarından da duymuştum. Ne ki, bu konuda hiç kimse ona bir şey sormaya cesaret edemezdi.
Bana doğru eğilerek çok hafif bir ses ile “Bunu niçin söylüyorum? Şu yan masadaki kızın kırmızı ayakkabıları bana neyi anımsatıyor, biliyor musun?” dedi. “Fark ettirmeden bir bak istersen” diye de ekledi.
Hem garsonu hem de yerde başka birşey arıyormuşum gibi yaparak hafifçe yerimden doğruldum. Yan masadaki kız, bir taraftan sevgilisi ile neşeli bir sohbete dalmış, bir taraftan da kırmızı ayakkabıları ile müziğin ritmine uygun hafif bir tempo tuttturmuştu.
Ben yerime oturunca, kadehini kaldırdı, “Sağlığına” dedi. “Sağlığımıza!” dedim ve birer yudum içip kadehlerimizi masanın üzerine bıraktık.
“Hapse atıldığım zaman çok gençtim” dedi, “İlk gecem çok kötüydü. Çok kötü bir gece geçirmiştim. Oradaki görevliler, sabah olunca, bir süre için beni kendi halime bırakmışlar, kendi aralarında gülüşerek yüksek sesle konuşmaya başlamışlardı.
Bir ara, bana en kötü davrananlardan birisi, hatta en kötüsüydü o, diğerlerine küçük bir paket getirip gösterdi. Sonra paketi açtı ve içinden küçük kırmızı ayakkabılar çıktı. Kendi kızına almıştı; dört ya da beş yaşlarında olmalıydı. Arkadaşlarına o küçücük kırmızı ayakkabıları gösterirken yüzü o kadar sevecen, o kadar babacan bir anlatım almıştı ki gözlerime inanamadım. ‘Bu sabahki bu adam, dün geceki o adam olamaz’ diye düşündüm. Kendime soruyordum, hangisi gerçekti?”
Ben susmuş, sadece onun anlattıklarını dinliyordum. Tek bir sözcük bile konuşmamam gerektiğini duyumsuyordum. Kadehlerimizi bir kez daha kaldırırken yine durdu ve yine sordu, “Evet, hangisi gerçekti?

Verilecek yanıtın “Her ikisi birden!” olduğunu bildiğini biliyordum. Bu yüzden de susuyordum. Kadehlerimizden birer yudum daha aldık ve sürdürdü konuşmasını. “O adamın o sabahki görünüşü ne kadar sevecen olursa olsun, bugüne kadar denemek için bile ayağıma hiç kırmızı ayakkabı giymedim ve ölünceye kadar giyeceğimi de sanmıyorum” dedi.

<<geri dön