Maggı tarafından, hatta Knorr tarafından reddedilmiş Bir çorba kâsesi içine hırkalar konulabilmesi çılgınca bir fikir. Kenarları kıvrık ve kolları sıvanmış biçimde, onları dörde katlayıp basit bir önlem alarak, ortalama kapasiteli bir çorba kâsesi içine, önceden sarmısakla ovulmuş on dört ila yirmi yedi hırka yerleştirilebilir. Bunu yapmanın nedeninin ne olabileceği gibi sorular sormak anlamsız olacaktır. Hiç vakit kaybetmeden üstüne iki litre benediktin dökeceksiniz ve hırkalarla liköre kaynaşmaları için zaman tanıdıktan sonra, elinizin altında birçok kez herkesi afallatmış çok önemli bir yağa sahip olacaksınız. Yalnızca bir örnek vermek gerekirse, Sibelius'un bir senfonisini yöneten Van Karajan plağının üstüne ağzına kadar dolu birkaç kaşık dökülmesi, şu dikkat çekici sonuçları doğuracaktır: Öncelikle, pikap her yana kaymaya başlayacak, bu sırada motor alkolün ve sarmısağın çifte etkisiyle gemi azıya alacak, sonra da bu iki skandalın bir araya gelmesi hoparlör tarafından yadsınamaz derecede farklı guruldamalarla bir kokunun yükselmesini sağlayacaktır. Tam da bu anda, İskandinav müziğinin keyfini çıkarmak isteyen misafirlerinizin acımasız eleştirilerine fazlasıyla hedef olmadıysanız, hırkalı çorbanın en güzel gösterisine tanık olacaksınız, çünkü köpeğiniz bu yolla ortaya çıkan ultrasonları yutmaya başlayacak, tavana kadar sıçrayacak ve en dokunaklı mutluluk hareketlerini yapacak. Doğrudur, o her zaman sineklere, okşamalara çok iştahlı olmuştur, titreyen ve vızıldayan her şeye, mırıldanan her şeye ve YAT AŞAĞI! İnsan düşündüğünden çok daha fazla koşullandırılmıştır Küçük Hector bir büyük dağcılık romanı okuyor. O kadar yavaş okuyor ki büyük şampiyon Max Banotti'nin başarıları sonunda tüm yaldızlarını döküyor. Hiç kuşku yok ki, Annapurna'nın kuzey yamacına o kadar uzun zaman asılı kalamaz insan, bunun nedeni de çok basit, çünkü küçük Hector çok iyi bir okuyucu değil. Ne budala, yani. Banotti dört çikolatanın sonunda tayınını tükettiğini farkediyor. Ardından ayakparmakları donuyor, İncil'in seçilmiş bölümleri yeniden aklına geliyor, sayıklama, dağlı türküleri. Sonra vida yerinden çıkıyor, pat ve küt, vadinin dereotundan omlet, helikopterler. Küçük Hector şaşırıyor daha çok, çünkü her şey onu birçoklarının başarısızlığa uğradığı yerde büyük Max Banotti'nin zafer kazanacağını düşünmeye itiyordu. Dağcılık romanlarına ilişkin, daha çok üzüntü veren bir düşünce beslemeye başlıyor. Belki de, diye düşünüyor safça, çok hızlı okudum ve böylesine acınası bir amatörlüğün gerçek nedenlerini kaçırdım. Öte yandan, şu Banotti de ne budala. O güne dek her şey iyi kötü devam edecek Makineler güven verir, mantığın, nedenselliğin, termodinamiğin ve yağlamanın en yüce ilkelerinin onlarda nasıl egemen bir şaşmazlıkla işlediğini görmek yeter. Ruhunuzda bir dalgalanma olursa, buzdolabınıza sarılın, gidin kahve değirmeninize, o bir yıl, bazen iki yıl garantili can simitlerine bakın. Tavuklarsa, tersine, rastlantı ve olağan olandır, döşemelere sıçan ve sonsuz bir bayağılıkla glu glu ederek tüylerini döken şu kaltaklardan mı söz ediyorsun? Ben, makinelerden yanayım, kanıtı da, kırda kırmızı 4L Esterel'imle dolaşmam; çok şık bir renk, al sana bir çiçek gibi söz dinleyen bir makine, birinci vites, ikinci, üçüncü, debriyaj, ah hava nasıl da ağır, camları açalım, ah nasıl da yağıyor, sileceği çalıştıralım zup zap, zup zap, a bak, hava yeniden ağırlaşıyor, araba da nasıl uslu, nasıl ağırbaşlı. Pat, zınk diye duruyor üçlü yoncanın tam ortasında. Kuşkusuz önemli bir şey yoktur, bir yanma var mı kontrol edelim. Yo, inanılmaz bir şey, daha kontrolüme bile başlamadan bir de ne göreyim, arabam tütüyor. Evet ya, evet ya, tütüyor, hatta Gitanes içiyor, olacak şey değil. -- Bana bunu yaptın ha, hem de üçlü yoncanın tam ortasında, diyorum ona, canım sıkkın. Bir Yahudi karşıtına laf anlatmak gibi, onu pis izmaritini atmaya ikna etmek olanaksız. Şunu belirtmek gerekir ki ardından schön çalışmaya başlıyor, hatta yeniden coştuğu bile söylenebilir, hop bir tepe, ne yol tutuşu ama, iniyor, çıkıyor, çevresinden dolaşıyor ve pancarlar ve korunmaya alınmış bölgeler ve Vélize üstündeki köprü, pat tam da köprünün ortasında bir sigara daha istiyor, ona kibarca ceza yiyebileceğimizi söylemek boşuna, bir sigara kutsaldır, bunu ben de biliyorum ne yazık ki, çünkü ben de biraz önce sinirlerimi yatıştırmak için bir tane yaktım, sinirli sinirli içiyoruz sigaralarımızı ve sonra birden her şey halloluyor, mis kokulu vadiler ve hatta çağlayanlar, birbirinden ayrılmış siteler, hayran olunası bir çeviklik. Tüh, artık işin içinde değilim, sürekli geviş getiriyorum, bu da renkli görüntüleri sizin adınıza bozuyor. "Yarından tezi yok satacağım onu", diyorum kendime. "Bu araba sigara içiyor". Buna karşılık ortalamasını düşürdüğünü farkediyorum, demek istediğim Gitanes ortalamasını, çünkü ondan sonra yalnızca bir kez duruyor, gerçi öyle yüksek bir geçitin üstünde yapıyor ki bunu, bir toprak yığınına sığınmak zorunda kalıyorum, oradan tek kelime etmeden onun sigara içişine bakıyorum, laubaliliğine çok hayret ediyorum. Dönüşte stoğumu tüketecek kadar sigara içtim, ama ondan bir sigara istemeye cesaret edemiyorum, zayıflığımı itiraf etmek olur bu, en korkunç despotluğun başlangıcı. Öte yandan bunu kabul etmeyeceğini hissediyorum, her ne kadar bir kez daha durursa bunu her an deneyebilecek olsam da, şöyle çaktırmadan, öylesineymiş gibi, yahu ufaklık, benzinim bitti, onun anlayabileceği bir dilden. Ama olmaz, farketmesi gerekirdi, kurnazdır makineler, eve kadar ortalama yıldırım hızlarından birini yapıyor bana, garaja kendisini kapattırıyor ve orada kapıları kapatmadan onu bir kez daha görüyorum, hareketsiz ve kırmızı Esterel, pek vakur. Evimde sigara arayacağım, onun zifiri karanlıkta bir tane çıkardığını, tüm gece keyifle içeceğini, kusursuz mu kusursuz halkalar yapacağını, bunu da hiçkimse için yapmayacağını düşünerek, zifiri karanlıkta, tam da makinelere yakışan biçimde. Opern Kahvesi'nde Viyana Valsi Işık caddesinde, Aronde, Ariane, Mercedes, Guilietta, Dauphine, nasıl da hafif, yeşil ışıkların altında kıpır kıpır, karnı doymuş kedi mırıldamalarıyla Rhadames'in tüm gücüyle mezartaşını ittiği yeraltı gömütünün yanıbaşından kayıveriyorlar. Rahiplerin bedduaları solunmaz bir son havayı boşa harcıyor, bu sırada, iki adım uzakta Amerikalı bir teğmen bir Kore birliğinin yolunu kesiyor ve makinelisinin mermilerini geniş ekranda düşmanlarının üstüne boşalttıktan sonra ölüyor. Tualin arkasında, bir duvar; duvarın arkasında, ara sıra elden düşme saatlerin tiktaklarının duyulduğu tozlu bir dükkânda çalarsaat tamir eden bir ihtiyar. Arada bir, ihtiyar pencerenin kare camlarından bakmak için kafasını kaldırıyor, gözleri akvaryumun mor suyuna dalıyor, balıkları izliyor: Ariane, Aronde, Guilietta, kırmızı, yeşil, mavi. Mahlerstrasse'nin dibinde bir neon afiş yanıyor ve sönüyor, TÜTÜN TRAFİK TÜTÜN TRAFİK, solgun ışık kesik kesik solgun kesik kesik kirli solgun TABAK oturan çocuğun elleri TRAFİK bir ikinci katın penceresinde, TRAFİK TÜTÜN, bir roman okuyor, Aslan Yürekli Richard'ın şatonun dibinden kurtulup kurtalamayacağını soruyor kendine. Mezartaşı Mısırlı kahramanın tüm çabalarına direniyor, Kore birliği Amerikalı'nın mezarına tükürüyor, Blondel kralının ıstırap çektiği kulenin ayağında şarkı söylemeye başladı bile, Dauphine, Dauphine, Mercedes, Ariane, âşığına sarılmış Aïda, ihtiyarın dükkânında saat akşamın yedisi, TÜTÜN TRAFİK, Opern Kahvesi'nin terasında oturan adam az önce bir kez daha gerçek yakalanabilir mi diye sordu kendine, yalnızca bir an için, Alman isimli bir Mısırlı'nın ölümlerin en korkuncuna boyun eğdiğini bile bilmeden bunu sordu kendine, ipin neyse ki kopmadığını ve Richard'ın atla kaçtığını da TÜTÜN TRAFİK, çalarsaatin çok eski ve çok kullanılmış olduğunu da, Amerikalı ölü bir teğmenin, kırmızı bir Mercedes'in, sadık bir ozanın orada olduğunu da bilmiyordu. Oturduğum yer Bir gözde oturuyorum, rıhtımdaki bir bardan satın aldığım bir göz-evde; ne noter ne senet, ücreti cinle halloldu, orada yaşıyorum, deniz kenarında, ağaçlar ve kumullar içinde; denize bakan bir göz bu, onun hareketlerini izliyor, hareketleri gözkapaklarıyla aynı ritimde. Sedefli camekânıyla ve havada asılı duran siyah çanıyla bu bütün gözü menekşe evde yaşamaktan mutluyum. Evim, ne bir fener ne bir tabya. Amaçsızca bakan bir gözde oturuyorum, gören bir gözde. Biliyorum bir gün denizkızını görecek, bahriyi, ejderi, esmer yosunları; biliyorum bir akşam evimden çıkacağım, plajda, beni kucaklayacak Hollandalı bir adamla buluşacağım. Fransızcadan çeviren: Orçun Türkay
|
||||