Buranın yerlilerini yani balıkçıları ve dükkân sahiplerini saymazsam neredeyse yapayalnızım. Şeker Bayramı haftası olmasına rağmen aylardan Aralık ve kapalı sezon; hava durumu Türkiye'nin batısı için üç gün aralıksız yağmur diyor. Yalnızca ben ve gazeteye bakmamış, televizyon izlememiş veya hava durumunun uyarılarına aldırış etmemeyi seçmiş birkaç kişi daha tatilimizi güney sahilinde geçirmeyi yeğlemişiz. Belki de şanslıyımdır. Dün hafif bir çisenti eşliğinde karanlık bastırdıktan sonra buraya vardım ve sonra yağmur seli bütün gece durmadan boşaldı. Ama bu sabah kahvaltıdan sonra yağmur dindi ve gün ışığı fırtına bulutlarının katmanları arasından parça parça açtı, bu yüzden şimdi bulutların kenarları parlak ışıklar saçarken, deniz görkemli bir gümüş parlaklığıyla ışıldıyor. Kasvetli bulut kümesinde verilmiş şanslı bir ara mı? Yoksa tatilim için gümüşten ince bir astar mı? Göreceğiz. Yine de, bir an için bu köye Gümüşlük adını vermiş olan kişinin neden bu adı seçtiğini kavrayacak kadar şanslıyım. Ama çok da iyimser olmamalı; yeni bulut katmanları şimdi güneydoğudan sahilin üzerine doğru geliyor, denizin parlak yüzeyini gölgelerle döverek onu gümüşten bir levhaya çeviriyor. Dilerim bu gümüşi günün efsunu Türkiye'de yabancı bir yazar olarak geçirdiğim hayatım hakkındaki duygularımı ve yılbeyıl beni burada tutan tılsımı ifade etmemde bana yardımcı olur. * * * Bu yazıya verdiğim başlığa bakarken, aklıma sürgün konusunun Türklerin yanında ağza düşüncesizce alınamayacağı geliyor, özellikle de politikanın ya da sanatın veya her ikisinin içinde olanların yanında. Bazıları bu sözcüğün yalnızca hapse girme ya da beter bir tehlike karşısında yurtlarını terk etmek zorunda kalmış Nâzım Hikmet ve Yılmaz Güney gibi kişiler için kullanılması gerektiğini ileri sürebilirler. Gönüllü bir sürgünü imlemek için kullanıldığında, sözcüğün, "gerçek sürgünde" olanların acısını basitleştirdiğini söyleyebilirler. Benim Türkiye'deki yaşamım kesinlikle zorunlu bir sürgün değil. Yine de ben, sözcüğün en temel anlamından daha geniş anlamlara sahip olduğunu söyleyebilirim, özellikle de sanatsal bir yaradılışı olanlar söz konusu olduğunda. Edward Said, "Sürgün Üzerine Düşünceler" başlıklı denemesinde James Joyce ve Joseph Conrad gibi yazarların, yurtlarından uzaktaki yaşamlarının eserleri üzerine etkilerini tartışırken gönüllü ve zorunlu sürgünü birbirinden ayırır. Vardığı sonuca göre politik, sosyal veya ekonomik nedenlerle yurtlarını terk etmek zorunda kalmış yazarlar, eserlerinin, dışarıdaki yaşamlarıyla hayat bulduklarını görürler. Dahası, Said, gönüllü sürgün durumunun kişiye, taşralı tutumları ve ulusal önyargıları aşan bir Weltanschauung sağlayacağını, böylelikle kişinin, fiilen bir "dünya vatandaşı" haline geldiğini düşünür. Said'in sürgün durumu üzerine düşüncelerine temelde katılsam da, bunu biraz daha farklı bir açıdan görüyorum. Bu bakış açısı hem bir sanatçı ve insan olarak kendi konumumla hem de yaşamım boyunca mitolojiye duyduğum merakla ilişkili. Ne demek istediğimi açıklamak üzere Gümüşlük'e yaptığım başka unutulmaz bir ziyarete döneceğim. Birkaç yıl önceydi, sonbaharın başlarında köy, Türk sanatçılar ve akademisyenlerin mevsimlik akınıyla ve cennet gibi bir mekânda ucuz bir tatilin kârından yararlanmak için Türkiye'ye gelen Batılı turistlerle hâlâ doluydu. Bir sabah iskelede bir çay bahçesinde otururken, benim yaşlarımda, saçlarına kır düşmüş bir adamın gezindiğini fark ettim. Gereken tüm yazlık tatil giysileriyle donatıldığından pekâlâ bir Avrupalı ya da Amerikalı olabilirdi. Birkaç fermuarlı, yapışkan cepli hâki şortu, son moda güneş gözlüğü, yumuşak bez şapkası, dayanıklı yeni bir çift sandaleti ve bir omuzunda tuttuğu büyük bir videokamerası vardı. Bu pahalı donanımı dışında yalnızdı. Oidipus efsanesiyle ilgili (belki de hiç bitmeyecek) uzun bir yazı projesi üzerinde çalışmaktaydım. Ve birden, görüş alanıma giren turist yaşlı, sürgün edilmiş kral Oidipus'un modern bir versiyonu gibi beni çarptı. Göçebe bir yaşam için donatılmış bir adam duruyordu karşımda, yurdunu belli belirsiz ele veren sadece fiziksel görünümüydü. Daha batıdaki gelişmiş ülkelerin birinden geldiği izlenimini uyandırıyordu. Bu türsel bir imgeydi elbette ve bu imge, adamın belli bir kabile, klan ya da ulusla özdeşleştirilmesini olanaksız kılıyordu. Bu tarzda bir adamın herhangi bir lanetlenmişliğin altında ezildiğini düşünmek bir zorlama gibi görünebilir. Ne tür bir lanetlenmişlik olabilir bu? Zenginliğin laneti mi, teknolojik ilerlemenin laneti mi? Prospero'nun büyü kitaplarının ima ettiği o güzel, yeni dünyanın bir sakini miydi, yoksa imgelem adına tek iddiası, kristal gözü efendisinin hayalgücü yerine işleyen, duyarlı, mekanik kulağı sürgündeki sahibinin ona fısıldadığı gezintilerini kaydeden, omuza konmuş o büyük, aerodinamik ve metal gözdesi, kameranın karanlık odasında kilitli duran adamın biri miydi? Ne olursa olsun, bu adamın çevremde, oldukları yerde kök salmış gibi rahatlık içinde oturan, tütün içen, sohbet eden ve iskeleye bağlı teknelere, rıhtıma kurumak üzere atılmış balık ağlarına bakan balıkçılarla tam bir karşıtlık oluşturduğunu düşündüm. Masamda oturmuş kahve içip günlüğüme yazarken, biliyordum ki balıkçılar benim yabancı olduğumun tamamen farkındaydılar, yine de hiçbir zaman ne yan bir bakışla ne de başka bir hareketle bana köyden biri değilmişim gibi davranmamışlardı. Ben de kendimi neredeyse oranın bir sakiniymişim gibi rahat ve huzurlu hissediyordum. Bu ülkeye geldiğimden beri böyle yaşıyordum. Yabancılığım önüme çıkan münasebetsiz bir dikkatle, düşmanlıkla ya da ihmalle nadiren hissettirildi bana. Belki de bunun nedeni Türkiye'nin, konumu ve tarihi gereği, politik, ekonomik veya başka nedenlerle buraya gelen kuşak kuşak göçmenlere yurt olmasıdır. Türkiye'de farklı gelenekler gibi geleneksellik ile modernlik de yan yana yaşıyor, birbirleriyle göçebeliğim sırasında hiçbir kültürde görmediğim bir barışıklık içinde. Yine de, bu hoşnutluğumun altında, bu topraklarda kendimi hâlâ yabancı hissediyordum. Kendimi bir şekilde videokameralı adama benzetiyordum. Ben de o dünyanın bir çocuğuydum. O dünyanın sakinleri bir zamanlar klanda yerlerini belirleyen kurallara meydan okumaya cesaret etmiş olduklarından, hâlâ eski gelenekler içinde yaşayanlara "ötekidünyalı" gibi görünebilirler. Onlar, her gün düşüncesizce eski tabuları yıkan bir toplumun üyeleri: dünyayı "bilimsel nesnelliğin" katı, kusur meraklısı merceklerinden incelemek üzere bize eskilerden intikal eden cin kabilelerine kendilerini kör kılmış köksüz varlıklar, kendilerini Oidipuslar ve Antigoneler ya da belki Prosperolar ve Mirandalar olarak gezerken bulmuş kimlikleri şüpheli yaratıklar. Kültürleri ve miraslarıyla hem kutsanmış hem lanetlenmiş sürgün krallar ve kraliçeler, prensler ve prensesler. * * * Peki göçebe düşüncelerimin Antigone'si beni nereye çekiyor? Doğrudan, Myndos koyuna bakan sandalyemde buradaki başka bir sabaha, ve sonra, şimdiden bir iki gün sonrasına, İstanbul'a dönen bir uçuşa; kendi güzel, yeni dünya versiyonlarının arayışında buraya gelen milyonların hayallerini efsunlamış başka büyülü bir adaya, İstanbul'a. Yine geriye bakıp düşünürken, videokameralı adamın pekâlâ bir İstanbullu da olabileceğini fark ediyorum. Kent, kendi "küresel" kimliğine doğru başkalaşırken, daha gözde ürünler onları alabilenler için hazırda bekliyor, ve daha da "küreselleşmiş" bir yaşam tarzı eski tarzların üstüne çıkarken, kimliğin temelini oluşturan ayrımlar bulanık ve belirsiz hale geliyor, tıpkı bir rüyada olduğu gibi bir netleşiyor bir bulanıklaşıyor. Turist yurduna dönerken, bu İstanbul, Frankfurt veya New York olsun, döndüğü yurdu kadar onun için hayali olan başka bir dünyaya bakışın dijital anılarını beraberinde götürüyor. Bu başka dünya da, her gün onu "gerçek" olarak tanımlamaya çabaladığı halde hayali kalan kendi yurdu gibi hayali. Gezintilerinin kaydını robotumsu bir papağan gibi omuzuna tünemiş bir kameradan çok aklında ve hayal gücünde tutan sanatçı için sanatsal kimliğin arayışı kendi kültürü ve çevresiyle yakından ilişkilidir. Sanatçı, başkalarının hayal gücünü kendi sanat eserine çekmek, onlara orada geçici bir yurt sağlamak amacıyla eserini biçimlendirmeye çalışırken bu bulanıklığı ya da yukarıda sözünü ettiğim ayrımların kayboluşunu keskin bir biçimde hisseder. Kendi kişisel metninin, çevresiyle ya da bağlamıyla desteklenmediğini fark ettiğinde, kendini onlardan koparması, yüzen adalar arasında kendini akıntıya bırakarak ardında bıraktığı hayali yurdunun yerine geçecek bir yurt araması gerekebilir. Ciddi sanatçılardan çoğunun, kuşkusuz birçok Amerikalı sanatçının yaşamı, kısmen de olsa bu sürgünlük durumuyla belirlenmiştir. * * * Amerika, neredeyse kelimenin tam anlamıyla, kendi başına bir ada. Doğal kaynaklarının zenginliği onun bir "çokluk ülkesi", sınırsız olanakların bir tür büyülü adası gibi görünmesine yol açmış. Disneyland, Amerika'nın temsil ettiği durum için oldukça uygun bir kurgu: yüksek teknoloji harikası; geçmişin (Frontierland), şimdinin (Adventureland, Fantasyland) ve geleceğin (Tomorrowland) ayrı ayrı ama aynı zamanda kendine yeten bir bütünlük içinde işlediği bir yer; tüm kâinatın bir eğlence parkı biçiminde algılandığı bir tasarım; Mickey, Minnie, Donald, Goofy ve bu panteonu oluşturan diğer güleryüzlü mürettebatın kollarında insanın kendini güvende ve mutlu hissedebileceği bir alan. Bu plastik maskeli figürlerin ortak maaş bordroları ardındaki gerçek, böyle bir kültürün değerleri ve idealleri ve bireysel kimlik üzerindeki etkileri bakımından düpedüz ürkütücü. ABD Başkanı Calvin Coolidge, 1920'lerde "Amerika'nın işi, işten başka bir şey değildir" demişti. Bu tutum şimdi daha da güçlendi ve bugün Amerika'daki yaşamın her yönünde kendini açıkça gösteriyor. Dev holdingler dokunaçlarını daha da uzattıkça, bireysel kimliği oluşturan belirleyici özellikler düzleştirilerek daha kolay yönetilebilir ve ekonomik anlamda daha kullanılabilir hale geliyor. Bu da kültürde bir tekdüzelik ve "ulusal ideallere" uyumluluk demek. Piyasalar için iyi olabilir bu durum ama iş dünyasının yap-boz'una rahatça uymayan sanatçılar ve sanat üzerinde tam tersi bir etki yaratıyor. On bir eylül sonrasının daha da gerçeküstü dünyasında, asker-sanayi birlikteliğine ortak olan gerici Amerikan hükümetine, kişisel yaşamlara egemen olma yetkisi verildi. Bu da sistemin değerlerini sorgulamadan savunabilmeleri için "iyi vatandaşlar" yetiştirecek kalıplar yaratan o büyük gücü pekiştirmenin bir yolu. Uzun zamandır Amerikalı sanatçıları çalışabilecekleri daha konuksever iklimlere iten koşullar şimdi daha da belirginleşti. Bugünkü "krizden" yıllar önce, ABD'de yaşarken, o kültüre yabancılaştığımı hissediyordum; şimdi ne tuhaftır ki Türkiye'de aslen bir yabancıyken, sanatçı olarak burada kendimi daha çok yurdumda hissediyorum ve her geçen gün doğduğum yere dönmeyi daha az hayal edebiliyorum. Geçmişle bağlarını koparmış biri olarak, İstanbul'un, Myndos'un, Türkiye'nin, Türk insanlarının, buradaki zengin tarih ve kültür dokusunun, yaşadığım sanatsal sürgüne bir panzehir oluşturduğunu düşünüyorum. Bir dereceye kadar kendimi burada hâlâ bir turist gibi hissetsem de, "hakiki yurdum" diye kabul ettiğim hayalden her geçen gün biraz daha uzaklaşıyorum. Önceki yaşamımdan o asıl kopuşun acısını her gün çekiyorum. Türkiye'deki yaşamımla şekillenen 'ben'e adım adım girerken çektiğim gibi. Biliyorum ki burada da hiçbir zaman gerçek anlamda kendimi yurdumda hissedemem. Burada doğmuş balıkçılar veya öteki Gümüşlüklülerin hissettikleri gibi bu muhteşem, efsane yüklü toprakları kemiklerimde, onu saran bu şeffaf denizleri kanımda hiçbir zaman hissedemem. Bir tür kader tarafından dünyanın öbür ucundaki yeni bir yaşama, tanımadığı ev sahiplerinin onu kucakladığı ve kendisine yeni bir yurt yaratsın diye davet ettikleri yere götürülmek üzere seçildiğini hissetmiş olan 'ben'e de artık dönemem. Yalnızca şimdi burada olmakla kendimi şanslı sayabilirim. Gümüşlük-İstanbul, Aralık 2002 İngilizceden çeviren: İ. S.
|
||||