Kayıp Yazarın İzi, Elıas'ın Gizi

Süha Oğuzertem



[Bu "eleştiri öyküsü"nde adı geçen kişi ve olayların gerçek kişi ve olaylarla ilişkisi bulunabilir.]


Kütüphanedeki az sayıda Türkçe kitap arasında dikkatimi çekmişti. Şöyle bir göz atmak için ödünç almıştım. Arka kapağında, Haldun Taner Öykü Ödülü'nü kazandığı belirtiliyordu. Bu da merakımı kamçılamış olmalı. Sonrasında tuhaf bir okuma serüveni gelişti.

Birkaç cümlesini okuduktan sonra bir tarafa bırakacağınız kitaplardan değildi. Epey dizgi hatası vardı ama Türkçesi pek aksamıyordu. Yazarın sözcük dağarcığı zengindi. Klasik Türk müziği ve antikacılık alanlarında önemli bir birikime sahip olduğu anlaşılıyordu. Kurgusunda da ilginç sayılabilecek öğeler vardı. Öykü kitabı olarak sunuluyordu ama bir öykü derlemesi değildi. Başlığın altındaki "Üç Kısım Tekmili Birden" sözleri ve öykülerin başlıklarına eşlik eden üstbaşlıklar, belli bir bütünlüğe sahip olduğunu gösteriyordu. Kitaptaki öyküler, o dönemde -hattâ hâlâ- gözde olan ikiz kimlik, gerçeğin göreceliliği, çoğul anlatıcı perspektifi gibi bazı izlek ve tekniklere dayanıyordu. Bu ilk izlenimlerden yola çıkan yüzeysel bir değerlendirmede "iyi edebiyat" sayılabilirdi. Nitekim, öyle sayılmış ve önemli bir öykü ödülünü kazanmıştı.

Ancak galiba kitabın başka bir boyutu daha vardı. Dili ve yansıttığı kültürel birikim, arka kapakta yazıldığı gibi, "[g]enç öykücü"nün "ilk yapıtı" olamayacağını düşündürüyordu. Kitabın adı, epigrafı, öykülerin başlık ve üstbaşlıkları, öykülerdeki sahtecilik ve kayıp kimlik izlekleri, metinde yazarının kimliğiyle ilgili bir oyun oynandığını sezdiriyordu. Bu, "postmodern" denince akla gelen, bazılarınca otomatik olarak iyi edebiyatın göstergesi sayılan (ama "metin içinde" kalan) bir oyun muydu? Yoksa bu kitap, daha doğrusu yazarı, gözde izleklere dayanan bir metin kurarak edebiyat dünyasına bir oyun mu oynuyordu? Kitabın "ciddi edebiyat"la bağdaşmayan bazı öğeleri olduğunu, yüzeydeki bazı öğelerin altında okura farklı bir mesaj iletmeye çalıştığını düşünüyordum. Kitapta hem bir edebiyat dili vardı, hem de, alttan alta, bu dilin parodisi. Öykülerdeki olayların gelişimi epey rastlantısaldı. Anlatı sık sık özgünlükten uzaklaşıyor, klişeleşmiş ifadelere, diyaloglara yer veriyordu. Hem gözde izlekleri, teknikleri kullanıyor, hem de araya abes düşünceleri, banal sözleri, düşün ve edebiyat alanındaki klişeleri sıkıştırıyordu. Yazar, bir yönüyle "üsluplu", diğer yönüyle "şakacı" bir kitabı piyasaya sürmüş gibiydi. Sonuçta "otoriteler"in onayını almıştı, ama belki de aslında onlara bir oyun oynuyordu. Nasıl bir oyundu bu? Amacı neydi? Kimdi bu yazar?

Birkaç kez okuduktan sonra kitabın takma adla yayımlanmış olabileceğini düşünmeye başladım. Ancak Türkiye'ye döndüğümde bu varsayımım geçersizleşti; çünkü kitabın kapağındaki adın gerçek bir kişiye ait olduğunu öğrenmiştim. Edebiyat dünyasındaki gelişmeleri yakından izleyen bazı dostlar, tabii ki kitaptan haberdardılar. Kendilerinden öğrendiğime göre, kitaba öykü ödülü verildiğinde yazarının kimliği hakkında bazı söylentiler yayılmıştı. Kitabın yazarı olan ya da öyle görünen kişi gerçekten bir edebiyatçı mıydı? Söylentiler bir süre devam etmiş, sonra konu kapanmış, daha doğrusu unutulmuştu.

Yıllar geçiyor, kitabın yazarı yeni bir yapıt yayımlamıyordu. Kitap da, yazarı da edebiyat dünyasının gündeminden çıkmıştı. Metnin niteliği zihnimi kurcalamaya devam ediyordu ama kitabın izini yitirmiştim. Bazı notlar almıştım, fakat nasıl olsa Türkiye'de bulurum diye fotokopi yaptırmamıştım. Ancak piyasada da, bazı kütüphanelerde de (kayıtlarda görünmesine karşın) bulamıyordum. Sanki gizli bir el, kitabı ulaşılmaz kılıyordu.

Geçen yaz üniversitede bir öğrenci yanıma yaklaşıp kendini tanıttı ve bu kitabı bilip bilmediğimi, hakkında ne düşündüğümü sordu. Kitapla ne vesileyle ilgilendiğimi kendisine ayak üstü anlatamazdım, anlatamadım. Kitabı bildiğimi, ilgilendiğimi, aradığım halde bir türlü bulamadığımı söyledim. Öğrenci, benim için bir kopya sağlamaya çalışacağını söyledi.

Ders yılı başında, aynı öğrenci, telefon edip kitabın bir kopyasını getireceğini söyledi ve birkaç dakika içinde bırakıp gitti. Israrıma karşın ücretini almamış, para ödemediğini söylemişti. Her şey o kadar çabuk olup bitmişti ki kendisine yeterince teşekkür edemediğimi düşündüm. "Hızır" rolünü üstlenen bu arkadaşımız, kitabın benim için taşıdığı tuhaf önemi bilmiyordu. (Kitaba yeniden ulaşmamı sağlayan Mustafa Eray Yücel'e çok teşekkür ediyorum.)

Kitaba yeniden kavuşunca daha önceki varsayımlarımı bir yana bırakıp yeni bir gözle okumaya çalıştım. Ama düşüncem değişmiyordu. Bence burada edebiyat dünyasına bir oyun oynanıyor, okurdan, örtük olarak, kitabın "diğer" ya da "asıl" yazarının kimliğini düşünmesi isteniyordu. Önceki okumalarda dikkatimi çekmeyen bazı ayrıntılar yeni okumada anlam kazanmaya başlamıştı. Kitap, "ciddi edebiyat" gibi sunuluyordu, ama alttan alta, şakacı bir söylemi vardı. Zihnimde oluşan yeni profile göre, yazarı, edebiyat alanında "iddialı" biri değildi. Kitap, edebiyatçılara sunulan bir "edebi aldatmaca"ydı ve bu, metin düzleminde örtük olarak dile getiriliyordu. Metin, "edebiyat gibi" kurulmuştu, ama "edebiyat dışı" olduğunu kabul ediyor, hatta bunu özellikle vurguluyordu. Burada söz konusu olan, sözcüğün kaba anlamında bir "sahtekârlık" değil, bir aldatma oyunu, edebi bir şakaydı. Edebiyatçılar tarafından önemsenmesi, yazarın, kendine koyduğu hedef doğrultusundaki başarısını gösteriyordu. Edebiyatçıları gayet güzel işletmişti.

Edebi aldatmacalar (İng. literary hoax), modern kültür tarihinin ayrılmaz bir parçası olmuşlardır. Edebiyat değerlendirmelerinde özgünlük, biriciklik ve telif yapıt nosyonlarının egemenlik kazanmasından bu yana yüzlerce aldatma vakası ortaya çıkmıştır. Macpherson'un, Chatterton'un 18. yüzyıldaki aldatmacaları kültür tarihine malolmuştur. Türkiye'deki Râbiâ Hatun vakası, Avustralya'da hâlâ tartışılan Ern Malley olayı, yakınlarda fizikçi Alan Sokal'ın postmodernizm kapsamına giren bazı argümanları deşifre eden sözde-bilimsel makalesi şu an aklıma gelen diğer örnekler. Sözcüğün dar anlamıyla "edebiyat" alanına giren aldatmacalarda, çoğu kez, bir ya da birkaç kişi bir şair icat eder, uydurulmuş bu şair, keşfedilmiş gibi piyasaya sürülür. Bu bazen o kadar inandırıcı olur, sahte şairin şiirleri o kadar beğenilir ki, sık sık alıntılanmaya başlar, antolojilere bile girebilir. Alan Sokal'ın "bilimsel" girişiminde de kurgunun, retoriğin, imgelerin bir "edebiyatçı bilinci"yle devreye sokulduğu görülmektedir.

Bu "eleştiri öyküsü"nde irdeleyeceğim metnin "edebiyat" sayılıp sayılamayacağı tartışılacaktır. Kitabın bir yerinde, "saçmasapan, uyduruk bir öyküden başka birşey" (s. 93) olmayabileceği söylense de, böyle metinler, belli koşullarda "edebiyat" sayılabilir. Edebi aldatmacalar, sıradan sahtecilikler gibi değerlendirilemezler. Kendisine "sahte edebiyat" görüntüsü vermesine karşın, bence bu metin edebiyatın parçasıdır. Kitabın öneminin "edebi değer"inden değil, oynadığı oyundan, edebiyatçıları yanıltma başarısını göstermiş olmasından kaynaklandığı savlanabilir. Ama yalnızca bu bile onu "edebiyat" saymak için yeterli bir nedendir. Edebi aldatmacaları edebiyatın parçası saymakla kalmamalı, bu tür yapıtların edebiyata yaptığı önemli katkıyı da kabul etmeliyiz. Edebi aldatmacalar, belli bir dönemin edebiyat anlayışını, değerlerini, sistemini, kurumlarını sorgulamamızı sağlar. Kalıplaşmış değerlerimizi (ya da değerlerimiz arasında kalıplaşmış olanları) gözden geçirmemize olanak tanır. Bunlar iyi edebiyatta (da) aranan niteliklerdir. Hatta bu bakımdan, kendiliğinden "edebiyat içi" sayılan bazı edebi oyunbazlıklardan çok daha anlamlıdırlar. Ancak, edebi aldatmacalar ortaya çıkarılmazsa edebiyatın yadırgatıcı, dolayısıyla farkına vardırıcı ve kültürü yenileyici işlevi yerine gelmez.

Bu vakadaki aldatmacanın yukarıda sözünü ettiklerimden farklı bir tarzda tezgâhlandığını düşünüyordum. Aldatan kişi, aldattığını metinde örtük olarak dile getiriyor, ancak kitabın asıl yazarı olarak başka bir kişiyi piyasaya sürüyor, yapıtı bu görünüşteki yazar üstleniyordu. Birisi kitap yazacak, başka biri de o kitabın gerçek yazarı gibi rol yapacak... Bu pek inanılır bir senaryo değildi; fazlasıyla cüretli bir girişimdi. Ancak ulaştığım (ya da ulaştığımı sandığım) ipuçları beni böyle bir sonuca götürüyordu. Bu inanılmaz senaryoya inanıyordum, çünkü bence metin bunu söylüyordu.

* * *

Doksan beş sayfalık kitap, İngilizce bir epigraf ile önsöze benzer bir metinden sonra gelen üç ana bölümden (ya da öyküden) oluşuyor. Dört cümlelik İngilizce epigrafta Merry, Gimli ve Gandalf adlı karakterler arasında geçen bir diyalog aktarılıyor. Bu konuşmalardan çıkan sonuç, kitabın aldatmacı içeriğine son derece uygun, çünkü bu diyalogda, kapıların ancak parolayı bilen dostlar için açılacağı söyleniyor ("if you are a friend, speak the password and the doors will open"). Epigrafın alındığı kaynak olarak Oscar Wedgewood'un 1893'te yayımlanan, 1962'de yeni basımı yapılan Tales from Babylon (Babil Masalları) başlıklı yapıtı gösterilmiş. Yaptığım araştırmada böyle bir yazara da, kitaba da rastlamadım. Merry, Gimli ve Gandalf'ın J. R. R. Tolkien'in Yüzüklerin Efendisi adlı yapıtının karakterleri olduğunu öğrendim. Aktarılan diyalog bu kitaptan alınmış olabilir (okumadığım için bilemeyeceğim). Kısacası, epigraf, bir epigrafa benziyor ama alıntılandığı belirtilen kaynak gerçek değil. Epigrafın amacı, kitabın aldatmacı içeriğine, parolalı (ya da şifreli) niteliğine dikkat çekmek. Bu yarı-sahte epigrafın kaynağı olarak gösterilen kitabın adındaki "Babil" sözcüğü, farklı dillerin karmaşasını, "Masal" ise hem bir edebi türü, hem de "uydurma" nosyonunu çağrıştırıyor. Böylelikle, parolayı anladığımı sanıyor, açılan kapıdan giriyorum.

Kitabın sonraki bölümü bir tür önsöz, ama herhangi bir başlığı yok. Kurmaca yapıtlar genellikle bu tür önsözlerle sunulmazlar. Yazar, bu önbölümde "masalbilime girişi"ni (s. 11), masallar hakkındaki bazı gözlemlerini dile getiriyor. İlk bakışta metnin deneme üslubuyla yazıldığı söylenebiliyor. Biraz dikkat edilince, bu bölümün de bazı özel mesajlar vermeye çalıştığı anlaşılıyor. Bu bir öykü kitabıysa, yazarı, acaba neden ısrarla "masal" türü üzerine bir söylem geliştiriyor? Bölümü birkaç kez okuyup bazı tuhaflıkları not ettikten sonra, "masal" sözcüğünün "uydurma" anlamını da akılda tutmamız gerektiğini anlıyoruz. Yazarın masallar hakkında söyledikleri çoğunlukla genelgeçer düşünceler olsa da, araya sıkıştırılmış bazı ifadeler, kitabın uydurmaca niteliğine gönderme yapıyor. Şu cümleler özellikle ilgi çekici:

Ve tabii aynı şey kişiler için de geçerlidir. Adsızdırlar ya da eğer bir adları varsa eğer [aynen-S.O.], yalnızca anlatıya bir kolaylık ve akıcılık katmak için verilmiştir bu adlar onlara veya belki de amaç belli bir özelliğe ya da farklılığa dikkat çekmektir. Ama, sonuç olarak güvenilirliği epeyce kuşku götürür bir isim ve bilgi seliyle boğar bizi masal ve ister istemez kaptırırız kendimizi bu önlenemez akışa. (s. 14)

Masallar hakkındaki genelgeçer görüşlerin arasında böyle bir pasaj ister istemez kuşku uyandırıyor. Masallarda kişilerin "genellikle adsız" oldukları söylenemez (Keloğlan, Keloğlan'dır). Demek ki yazar, fazla belli etmeden, adların güvenilirliği konusuna dikkat çekiyor. "[İ]sim ve bilgi seli" de, son derece tutumlu olan masal anlatılarının özellikleri arasında yer almaz (masalda Keloğlan'ın kime ne yaptığı bellidir). Ancak bu kitabı farklı bir anlamda "masal" sayacak olursak yorumumuz da değişecektir. Belki de yazar, bu önbölümde, masal türü hakkında geçerli olabilecek görüşlerle geçerli olamayacakları bir arada sunmakta, ama alttan alta "sahte kimlik" olgusuna gönderme yapmaktadır. Aynı bölümde yer alan şu cümle de epey kuşku uyandıracak nitelikte: "Shakespeare'in dediği gibi 'bir kişi birden fazla rolü üstlenmektedir' artık" (s. 15). Shakespeare'e yapılan bu yersiz, bağlam içinde anlamsız, hattâ abes gönderme, metnin "şakacı" niteliğine dikkat çekiyor. Bu gönderme bir yandan metni "edebi görünüşlü" kılarken diğer yandan da "asılsız kimlik" konusunu vurgulamış oluyor. Yazar, daha sonra, masal ile öykü türlerini eşitleyen bir söyleme yönelerek edebiyatçılar arasında sık rastlanan bazı klişeleşmiş görüşleri ("görecelidir gerçek", vb.) peşpeşe sıralıyor. Bu arada, kendi kitabının "asılsızlığı"yla ilgili sayabileceğimiz bazı noktaları da gündeme getiriyor:

Dolayısıyla, öykülerdeki kahramanları ve kimi zaman bir anlatıcı, kimi zaman ise yalnızca bizi düşüncelerine ortak eden belirsiz bir kişi olarak ortaya çıkan anonim sesi doğrudan doğruya yazarla özdeşleştirmek, içinden çıkmanın belki de imkânsız olduğu bir labirente sürükleyecektir okuyucuyu ve sonunda gözlerimizin önünde tümüyle yanıltıcı bir görüntü oluşabilecektir. Oysa, daha önce de değinildiği gibi, masalların dünyasında adlar, yerler, kişiler, kişilikler ve hatta cinsiyetler bile belirsizdir, kalın ve geçirimsiz bir buğu tabakasının ardından izleriz onları. (s. 15-16)

Bu pasajda, kitap hakkındaki kuşkularımızı pekiştiren birçok ifadeye rastlıyoruz. Masalların anonimliği, el çabukluğuyla, öykülere atfediliyor. Ancak bu düşünce, buradaki özel bağlamda son derece anlamlı; çünkü galiba bu kitabın yazarı da "anonim", yani asıl adı belirsiz. Öte yandan, alıntıladığım pasajda, daha çok öykü türüne içkin olan (anlatıcının konumu ve yazarla ilişkisinin niteliği konusundaki) bazı belirsizlikler masalların özellikleri arasında sayılıyor. Cinsiyetlerin belirsizliğinden söz edilirken ise kitabın asıl yazarının görünüştekinden farklı olan cinsiyetine dikkat çekilmek isteniyor sanki. Dolayısıyla, kitabın bu önbölümünde söylenenlerden bazılarının "masalbilim"le ilgisi yok. Ancak, bu bölümün ayrı bir başlıkla sunulmadığını anımsarsak, burada anıştırılanların, önsözlerde olduğu gibi, kitaptaki asıl malzemenin dışında konumlanmadığını, tersine, kitabın oynadığı oyuna içkin olduğunu düşünebiliriz.

Kitabın "Sessizlik" başlıklı ilk bölümü (ya da öyküsü), bilimsel yayınları anımsatacak bir tarzda, "Giriş" üstbaşlığıyla sunuluyor. Kurmaca yapıtlarda olağan olmayan bir önbölümün ardından, bu kez de, olağan olmayan bir "giriş"le karşı karşıyayız. (Yoksa yazarı bir bilim insanı mı?) Bu kısa bölümde, ahşap bir konakta, geçmiş günleri yalnız başına anarken bir yandan da yağmur damlalarının pencere camındaki tıpırtısını klasik Türk müziğinin bazı ritimleri ile bağdaştıran bir karakterin iç monoloğunu izliyoruz. Bu kişinin sonraki bölümde tanışacağımız Zeynep karakterinin annesi olduğu anlaşılıyor. Üslup bakımından kitabın en edebi bölümü sayılabilecek olan "Sessizlik", sahte kimlik ve edebi aldatmaca konularını izlekleştirmede, epigraf ve önbölümden farklı olarak, "sessiz" kalıyor. İzini sürdüğümüz gizin çözülmesine bu bölümün en önemli katkısı, ritmik dizilerden -bu arada "aksak semai"den- söz eden ve sık sık bazı şarkı sözlerine gönderme yapan yazarının klasik Türk müziği konusundaki bilgisi olabilir.

Kitabın "Ortanca Öykü" üstbaşlığıyla sunulan "Kuzguncuk'taki Konak" adlı öyküsünde Zeynep ve Selim karakterleriyle tanışıyoruz. Bu karakterlerin Robert Kolej'den sınıf arkadaşı olduklarını, Amerika'da üniversite öğrenimi gördükten sonra Türkiye'ye döndüklerini, Zeynep'in reklamcılık, Selim'in bankacılık yaptığını ve ikisinin, halen, metinde söylendiği şekliyle, "yuppie way of life" (s. 30) sürdürdüklerini öğreniyoruz. Selim, Zeynep'in elden çıkarmak istediği dede yadigârı konakla ilgilenmekte, onu satın almak istemektedir. Öyküde Zeynep ile Selim'in buluşmaları, konağa gidişleri, oradaki konuşmaları, daha sonra birlikte oluşları anlatılıyor. Selim'i tanıdığı anlaşılan anlatıcının öyküde birinci ve üçüncü kişi söylemlerini dönüşümlü olarak devreye sokması, kısmi bir ilgi uyandırabiliyor. Ancak, bağımsız bir öykü olarak düşünülürse, "Kuzguncuk'taki Konak"ta karakterlerin derindeki motivasyonları, anlatıcının konumu, neyin niçin anlatıldığı belirsiz kalıyor. Hedefin dağınıklığı, üsluptaki yalpalama, "abes" sayılabilecek kullanımların yer yer devreye sokulması, öykünün amaca ulaşmadığını, ama bu sonucun belki de aslında tasarlanmış olduğunu düşündürüyor. İlk bakışta "edebi üslup sahibi" sayılabilecek bir metin, sanki bazı bilinçli müdahalelerle bozulmak istenmiş. Örneğin, öykünün başlarında, tanınmış iktisatçı Keynes'e yapılan şu gönderme epey tuhaf: "Selim'in de başbaşa bar sohbetlerimizden birinde Maynard Keynes'den aktardığı gibi - görecelidir gerçek" (s. 31). Kendisine yapılan göndermelerde genellikle hep soyadıyla anılan Keynes'in öyküde adıyla anılmasının -yazar neredeyse "Baron John Maynard Keynes" diyecek- hem de bu göndermenin son derece anlamsız bir bağlama yerleştirilmesinin rastlantısal olamayacağını düşünüyoruz. Başka bazı durumlarda beğeni sahibi olduğu anlaşılan yazar, burada beğeniyi elden bırakıyor, en azından "banal" sayılabilecek bir kullanıma yöneliyor. Benzer şekilde, öykünün sonunda Zeynep'in inci kolyesinden dağılan tanelerin Selim'e istatistikteki parabolleri anımsatması (s. 50), romantik bağlamı epey aşındırıyor. Aynı şekilde, bazı erkekler arasında rastlanan "kadınların anlaşılmazlığı" söyleminin devreye sokulduğu pasajda (s. 48) "impenetrable" (çözümlenemez, nüfuz edilemez) sözcüğünün kullanılması yoluyla hem yazarın İngilizce bilgisine ilişkin vurgunun dozu kaçıyor, hem de üslûbun fazla zorlandığı görülüyor.

Tüm bu "şakacı sapmalar" aracılığıyla okura bazı mesajların iletilmeye çalışıldığı anlaşılıyor. İktisada ve istatistiğe yapılan bu tuhaf göndermeler bizi asıl yazarın kimliğine yaklaştırabilir mi? Bu arada, kadın kimliklerinin "impenetrable" sayılması, acaba, kitabın görünüşteki kadın yazarının sunduğu "geçirimsiz [...] perde"nin (s. 48) arkasındaki gerçeği görmemiz gerektiğini mi anıştırıyor?

Kitapta edebiyat dünyasına bir oyun oynandığı, bu oyunun da, temelde, yazarın asıl kimliğiyle ilgili olduğu kanısına varmamda en etkili olan bölüm, "Çözüm" üstbaşlığıyla sunulan "Saklambaç"tı. Sanki kitap, ödül jürisinin üyeleriyle, okurla ve eleştirmenle bir saklambaç oynamıştı ve / ama bu başlıklar, kurgulanan gizin, çözümünü de içinde barındırdığını dile getiriyordu. Normalde bağımsız bir öykü sayılabilecek bir ürünün "Çözüm" üstbaşlığıyla sunulması, hem kitabın genel kompozisyonunun belli bir tasarıma dayandığını anlatıyor -hatta bunu yüksek sesle bildiriyor- hem de, öncesi olan bir bilmecenin çözümüyle karşılaşacağımız anlamına geliyordu. Okuma tarzım ve varsayımlarım doğruysa, "ebe" konumuna konan okur galiba artık "sobe" diyebilecekti.

Öykünün başında adını bilmediğimiz bir karakter, Yeni Cami yakınındaki arzuhalcilerden birini bulup "Ali" (s. 57) ya da "İbo" (s. 58) adlı bu arzuhalciye "gayet mühim ve acil" (s. 56) bir şeyler yazdırmak ister, bunun için masraftan kaçınmayacağını bildirir. Bu anlatıcı-karakter, nedense, anlatmak istediklerini kendi yazmaz. Yoksa burada "arzuhalcilik", bir simge oluşturacak şekilde mi kullanılıyor? Arzuhalcinin adının Ali ya da İbo olmasının anlatıcı / yazdırıcı açısından fark etmemesi, asıl yazar açısından, görünüşteki yazarın kim olduğunun hiç de önemli olmadığını mı dile getiriyor?

Anlatıcının "yazıcı" konumundaki arzuhalciye yazdırdıklarında, 1920 doğumlu, bekâr, antikacılıktan emekli Arif Emin Konyalı ile tanışıyoruz. Ancak, anlatıcının kendini anlatıp anlatmadığı konusunda belirsizlikler bulunuyor. İlk bakışta, kendini anlattığı sanılsa da, bölümün sonuna doğru, anlatan kişi ile öyküsü anlatılan kişinin kimliklerinin birbirine karıştığı görülüyor. Daha doğrusu, bu iki kimlik bilerek birbirine karıştırılıyor.

Metni arzuhalciye yazdıran anlatıcı, çok geçmeden sadede gelir. "[S]on zamanlarda kafamı ziyadesiyle meşgul etmekte olan bir mesele var" (s. 62) dedikten sonra, elli yıldır tanıdığı ve "pek sevgili refikim, sırdaşım, gönüldaşım, kadim dostum" (s. 63) sözleriyle sunduğu kişiden söz etmeye başlar. Anlatıcının bu kadim dostu, kısa adıyla "Eli" olarak bilinen Elias Behar'dır (s. 63). Anlatıcı ile Elias'ın yaşları, oturdukları mahalle, gittikleri okullar, babalarının mesleği, kendi seçtikleri meslekler, detektif hikâyelerine duydukları merak (nedense) hep aynıdır. Nitekim, eğik harflerle yazılan bir paragrafta, bu yakınlık, "Tıpkı bağlamsal bir bütünün birbirini tamamlayan ve gerektiren iki tikesi gibi" (s. 63-64) sözleriyle vurgulanıyor. Bu sözlerle hem iki karakter arasındaki aynalayıcı / ikizleyici ilişkiye dikkat çekiliyor, hem de bazı çevrelerde "ciddi edebiyat söylemi" sayılabilecek dilin örtük parodisi yapılıyor. Yine eğik yazıyla sunulan daha sonraki paragraflarda kullanılan "şaşkı", "ezinç", "bunaltı" (s. 66), "biçem" (s. 70), "yansı" (s. 72) gibi sözcüklerde yansıyan bir tür edebiyatçı dili, "müteşekkil" (s. 58), "kifayet" (s. 59), "mütekait" (s. 60) gibi eski sözcükleri kullanma eğilimindeki anlatıcı / yazdırıcı tarafından, daha doğrusu, bu tekniği devreye sokan yazar tarafından, pastiş yoluyla parodileştiriliyor. Bu da yazarın "eski dil" ile "yeni dil" arasındaki çatışmaya belli bir eleştirellikle yaklaştığını düşündürüyor.

Anlatıcının "cin gibi bir Yahudi oğlan" (s. 63) olarak tanıttığı Elias, genç yaşında, kuyumculukta büyük bir ustalık göstermiştir, fakat nedense bunun bilinmesini istemez (s. 64). Anlatıcıya göre, mitoman olmak gibi (küçük) bir kusuru vardır Elias'ın (s. 65). Anlatıcı, "Eli'nin bu küçük yalanlarını uydurmaktan zevk duyduğunu, çevresindeki insanları her fırsatta kandırıp yalanlarının tuzağına düşürebilmenin, onun için eğlencenin de fevkinde, adeta bir kendini tatmin vesilesi olduğunu anla[mıştır]" (s. 66). Daha sonra Elias'la iletişimini yitiren anlatıcı, onun "hinoğluhinliklerine vakıf olmaya başla[r]" (s. 68). Elias, taklit antikalar üretip piyasaya sürmektedir. Ancak, anlatıcının kendisi de hiç masum görünmemektedir. Kendisine başvuran antika meraklılarının bilgisizliğinden, onları yanlış yönlendirmekten zevk aldığını itiraf etmekte, bunu "o vakitler, gençtik tabii, serde biraz hergelelik de var" (s. 68) sözleriyle haklı çıkarmaya çalışmaktadır. Anlatıcının Elias'la ikizliği her bakımdan sürmekte ve vurgulanmaktadır.

Elias'ın "muhteşem sahtekârlığı" anlatıcı tarafından keşfedilmiştir, fakat bu "sanatkârane yaratış"taki kendi katkısı nedeniyle bu buluşu kendine saklar (s. 72). Elias'ın "imitasyon"ları (s. 71) anlatıcı için "bir iftihar ve keyif vesilesi"dir (s. 72). "Ellerindeki taklitleri hakikilerinden ayırdedemeyecek kadar bonsanstan mahrum bulunan antika eksperleri ve koleksiyonerlerin haline için için gül[mekten]" (s. 72) kendini alamaz. Bir yandan, Elias'ın piyasaya sürdüğü sahte antikaları izleyen anlatıcı, diğer yandan da bunların farkına varan tek kişi olduğu için gururlanmakta, insanların bilisizlikleri karşısında "kahkahalara boğulup, bütün meseleyi açığa vurmamak için kendi[n]i zor zapte[tmektedir]" (s. 72). Elias'ın piyasaya sürdüğü sahte antikaların farkına varan anlatıcı, kadim dostu ile "edilgin suç ortağı" (s. 73) olmayı sürdürmektedir.

Anlatıcıya göre, Elias, "ardında mahsus birtakım izler bırakarak benim onu takip etmemi, onunla amansız bir kovalamaca oyununa girmemi sağlamaya çalışmaktadır" (s. 75). Daha sonra Paris'e giden Elias (s. 76), sahte antikalarını arkadaşına bir şekilde ulaştırır. Anlatıcı, arkadaşına ihanet edemeyeceği için, "Onu ihbar ve ifşa etmem, hakiki yüzünü açığa çıkarmam mümkün değildi" (s. 79) diye düşünür. Bir seferinde, kendine ulaştırılan bir hamam tası üzerindeki tuğranın ortasında "fazladan bir 'elif'i" farkeder (s. 81). ("Elif", bu bağlamda "e" harfini düşündürecektir ama "a" da olabilir.)

Anlatıcı ile Elias, gençliklerinde, elli yıl sonra buluşmak üzere sözleşmişlerdir. Bu buluşmanın nasıl gerçekleşeceğini bilemeyen anlatıcı, gereken "ipucunu ben kendi kendimde taşıyor olmalıydım" (s. 83) diye düşündüğünde, anlatan ile anlatılanın ikiz olduğu bir kez daha anımsatılmış olur. Elias'la buluşmaya çalışan anlatıcı, pek inandırıcı olmayan bazı serüvenlerden sonra, kendini bir mezarlıkta bulur. Karşısına çıkan mezar taşının üzerinde kendi adı olan "İlyas Bahar" yazılıdır. Bu, "Eli Behar için Arif'in uydurmuş olduğu Türkçe karşılıktı[r]" (s. 91). Anlatan kişi şöyle der: "Çoğu kişi benim asıl ismimin Elias olduğunun farkına bile varmazdı, bilmezlerdi Yahudi olduğumu" (s. 91). Metnin bu bölümünde kimin kim olduğu karışmış gibidir. Ancak, kurgulanan giz açısından bu pek de önemli değildir. Ne de olsa, anlatan ile anlatılan arasındaki olağandışı benzerliği aynılık olarak düşündüğümüzde, sahte yapıtları piyasaya sürenin Arif mi yoksa Elias mı olduğu önemini yitirir. "Benim takma ismimle defnettirmişti kendisini" (s. 91) diyen kişi "iki kadim dost"tan hangisi olursa olsun, önemli olan, varılan sonuç, yani "takma adla gömülme" imgesidir. Nitekim, öykünün sonunda, yazdırıcı, arzuhalciye yazdırdıklarını almadan kalkıp gider (s. 93). Bu sonuç, buradaki yorumu desteklemektedir. Kitabın asıl yazarı, yazdıklarını, aracı konumundaki kişiye bırakmış, yapıt üstündeki isim hakkından vazgeçmiş, "gölge yazar" olarak kalmayı seçmiştir.

Öykünün temel izleği olan sahte antika üretimini simgesel olarak yorumladığımızda "sahte edebiyat yapıtı üretimi" akla geliyor. Takma adla defnedilmenin simgesel yorumu da "başka adla edebiyat tarihine geçmek"tir. Öykünün başlığının "Saklambaç" olması ve "Çözüm" üstbaşlığıyla sunulması, böylelikle -daha doğrusu, bu okumaya göre- açıklık kazanıyor. Kitabın asıl yazarı, okurla saklambaç oynadığı bir metin üretmiş, bu metin, günümüzde geçerli sayılan edebiyatın bağlamına sızmış, kendini "iyi edebiyat" olarak kabul ettirme başarısını göstermiş ve yazar, "diğer adı"yla edebiyat tarihine geçmiştir.

Metindeki "gölge yazarlık", "taklit edebiyat" ve "edebiyat parodisi" bağlamlarını ortaya çıkarmak, eleştirinin ilk göreviydi. Asıl yazarın kimliğine ulaşmak ise ikincil sayılabilecek bir konuydu. Ancak, metnin yazarı, "edebi bir oyun" oynamakla kalmıyor, "edebiyata bir oyun" oynadığını da belli ediyordu. Herhalde o da, "Ellerindeki taklitleri hakikilerinden ayırdedemeyecek kadar bonsanstan mahrum bulunan antika eksperleri ve koleksiyonerlerin haline için için gülüyor [....] bütün meseleyi açığa vurmamak için kendi[n]i zor zaptediyordu" (s. 72). Belki de, "Saklambaç"ın sonunda sözü alan arzuhalcinin "Ama belki de hiçbir önemi yoktur bunun, saçmasapan, uyduruk bir öyküden başka birşey değildir" (s. 93) şeklindeki görüşlerine katılıyor, dolayısıyla, alttan alta, bu edebi aldatmacanın açığa çıkmasını arzuluyordu. Böyle düşünen bir yazar, büyük bir olasılıkla, kimliğinin deşifre edilmesini sağlayacak ipuçlarını metne yerleştirerek "ardında mahsus birtakım izler bıraka[cak]" (s. 75), ustaca yerleştirdiği bu izlerin fark edilmesini bekleyecekti. Eleştiri, bu olasılığı da ciddiye almak zorundaydı. Öyleyse, kitabın asıl yazarının olası kimliğine ilişkin tüm ipuçları değerlendirilmeli, bunlar, gizi çözüme ulaştıracak şekilde yorumlanabilmeliydi.

Kitabın herhangi bir yerinde bizi asıl yazarın kimliğine götürebilecek bir şifreye rastlanmıyordu. Ancak, epigrafta, kapıların ancak parolayı bilenler için açılacağının belirtilmesi, okuru ipucu aramaya özendiriyordu.

Öncelikle, yazarın genel profilini çıkarmak gerekiyordu. Kitapta edebiyat dünyasına bir oyun oynandığının anıştırılması, yazarın kendini edebiyat dünyası içinde saymadığını gösteriyordu. Önemli bir kültürel birikime sahip olduğu, Türkçe kullanımında dil beğenisi sergilediği, bazı eski sözcük ve deyimleri kullanmadaki rahatlığı göz önünde bulundurulursa, orta yaşı geçmiş olabileceği, İngilizceyi iyi bildiği, (Türkçede fazla kullanılmayan "bonsans" sözcüğünün metinde üç kez geçtiğine bakılırsa) büyük olasılıkla Fransızca da bildiği düşünülebiliyordu. Madem metin bizi buna zorluyordu, detektiflerin yaptığı gibi, "failin profili" daha da daraltılmalıydı. Metindeki bazı somut göndermeler, bu genel profili özgülleştirmemizi sağlayabilirdi. Ancak bu göndermeler, metnin herhangi bir yerinde, herhangi bir şekilde bulunabilirdi. Öyleyse, öncelikle, sıradışı kullanımlara dikkat etmemiz gerekiyordu.

Kitabın ilk öyküsünde, yazarın, klasik Türk müziği alanında belli bir birikim sahibi olduğu anlaşılıyordu; ancak bu izlek, diğer öykülerde sürdürülmüyor, bir anlamda, "geçmişte" bırakılıyordu. Başka bir yerde, iktisatçı Keynes'e tuhaf bir gönderme vardı. Daha sonra, romantik bir bağlamda, istatistik grafiklerindeki parabollerden söz ediliyordu.

Metinde kullanılan özel adlara da dikkat etmek gerekiyordu. Toplumda sık rastlanan Zeynep, Selim, Ali, İbo gibi adların yanında, son öyküde geçen "İlyas Bahar" adı düşündürücüydü. Kitabın "Çözüm" bölümünün "aydınlanma anı"nda karşımıza çıkan "İlyas Bahar"ın "Elias Behar" yerine kullanıldığının belirtilmesi özellikle dikkat çekiyordu. Ana izlek olan sahteciliğin çözüme kavuştuğunu imleyen anda "Elias Behar"dan "takma ad" olarak söz edilmesi, İngilizcede "takma ad" ya da "diğer ad" anlamında kullanılan ve "eyliyıs" şeklinde okunan alias sözcüğünü akla getiriyordu. (Metinde sözü edilen "elif"ten yola çıkarak Elias'taki "e" yerine "a" koyabiliyorduk zaten.) Bu durumda "Elias Behar" adı, "alias Behar", yani "diğer adı Behar" şeklinde okunabilirdi. Demek ki, soyadı olarak kullanılan "Behar"ın önemsenmesi gerekiyordu.

Bu soyadı, metnin düşündürdüğü yazar profili ile birlikte değerlendirildiğinde belli bir ad akla geliyordu. Hem genel profil, hem de sıradışı kullanımlar, bu olasılığı destekliyordu. Akla gelen ad, ikinci öyküdeki Zeynep ve Selim gibi Robert Kolej -o dönemdeki Robert Akademi- mezunuydu. Elias gibi Paris'te bulunmuş, orada doktora yapmıştı. İngilizce ve Fransızcayı çok iyi biliyordu. İktisatçıydı. İstatistikçiydi. Klasik Türk müziği alanında önemli çalışmaları vardı. Üçüncü öykünün anlatıcısı (ve temel karakteri) gibi Yahudiydi. Soyadı "Behar"dı. Boğaziçi Üniversitesi'nin de adı geçiyor muydu yoksa metinde? Evet, geçiyordu (s. 30).

Kayıp yazarın izi bu şekilde bulunuyordu. Kitabı A kişisi yazmış, B kişisi ise asıl yazarmış gibi öne çıkarılmıştı. Peki B kişisi kitabı gerçekten yazmış ve / ama A kişisi tarafından yazıldığının sanılmasını istemiş olabilir miydi? Belki de kitabı, hiç hesapta olmayan bir C kişisi yazmış, ama A kişisinin profilini metne yerleştirerek kitabı o yazmış gibi göstermişti.

Nurten Ay'ın Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı, 1991 yılında Simavi Yayınları tarafından yayımlandı. Adına bakılırsa, kitabın "gizli kalması" baştan planlanmıştı.