| Kararsız
Kurbağa Eşliğinde Tilki ile Keçinin Söyleşisi
|
| |
Enis Batur |
C: Bilemiyorum, vardır da denilebilir, yoktur da. Gerçekten bilemiyorum.
E: Bana kalırsa yoktur: Deneysel Edebiyat diye birşeyden sözedilemez,
çünkü, bir anlamda her yazınsal ürün özünde deneyseldir.
B: Bir kategoriden sözetmiyoruz ama. “Deneysel”in burada bir sıfat olarak
kullanıldığını unutmamak gerekir. “Bağımlı”, “güdümlü” edebiyat denilebilmişse,
“littérature potentielle”den sözaçılabilmişse, “deney” ile “yazın” arasında
bir ilinti kurulabilir; ben en azından kurulabileceğini düşünüyor, dahası
kuruyorum da.
C: Bilemiyorum, gerçekten bilemiyorum, kurulabilir kurulmasına ama kurulmayabilir
de.
E: Deneysel Yazın başlığı altında ayrıca toplanabilecek ürünler mi var,
her metnin tasarlanmasında ve gerçekleştirilmesinde devreye giren deneysellik
gizilgücünün ötesinde? İlk “sonnet”leri yazan da, Ronsard da deneysel
bir girişim içindeydi bence.
B: Deney’i, deneyselliği tanımlama çabasına girişmek en doğrusu olacak
sanırım. Her yazı çalışmasının çekirdeğinde payı olan bir deneysel gizilgüçten
dem vurmak, sözgelimi her “sonnet” yazarının deneysel bir işlem yürüttüğünü
ileri sürmek kulağa hoşgeliyor ama, diyelim ki iki çağdaş şairin, Berryman
ile Roubaud’nun bu türde verdiği ürünlerin tasarlanma sürecinde taban
tabana zıt verilerden yola çıktığını gözden kaçıracak mıyız? Berryman,
ikizi kıldığı yarı-kurmaca birinin içinden, “sonnet” geleneğinin alışıldık
kalıplarına yan çizen bir yaşamöyküsel soruşturmaya yönelmiştir Dreamsongs’da.
Roubaud, buna karşılık, “sonnet”nin tarihsel güzergâhı ve teknik evrimi
hakkında deyim yerindeyse metasonnet’ler kurar, bir tür üst-yazıyla. Bir
ölçüsüzlük içinde yaşamayı ve yazmayı seçmiş Berryman’in girişimiyle,
–matematikçi olmasının payını unutmaksızın– ölçü ile bir bakıma laboratuvar
soruşturmasına giren Roubaud’nunkini bir tutamayız herhalde. Berryman
için bir seçim, bir çözüm yoludur “sonnet”; Roubaud için olanaklarını
ve gizilgücünü kurcalamak üzere kobayı seçtiği bir kalıp ve biçim çeşitlemesi.
C: Evet, olabilir, bu iki yaklaşım arasında bir fark olduğu kesin.
E: Kesin olan bir farkın olmadığı. İki şair de, her şiirin üzerinde çalışmaya,
yazı öncesi ve sonrası işlemleri yürütmeye koyulduklarında, bir deney
yaşantısı kurmuşlardır.
C: Olabilir, evet, böyle de bakılabilir.
B: Önce metinlere, arka-hikâyelerine eğilmek önemli. Bir fikirden yola
çıkınca, o fikrin her duruma uygun olduğu görüşü insanı rahatlatabilir
şüphesiz. Berryman’in de, Roubaud’nun da sonnet’lerini okumam gerekmez
diyorsunuz, bu düşünceyi savunmak için. Anlamasına anlıyorum bu tavrı,
gelgelelim aynı “kanaat”ı paylaşmıyorum. Deneysel yazı, bir dizi ön karara
dayanır; bu karar tipolojisi, yazın türlerinde (ama şiir, anlatı, ama
deneme) yazarın yazma öncesi arayışlarına, buluşlarına, çatı çalışmalarına
pek benzemez: Tanımlanmış, çerçevesi netleştirilmiş bir hedeften yola
çıkar deneysel yazı, bir kanıtlanması gerekir (c.q.f.d.) “problem”den
hareket etmiştir. OuLiPo’culardan çok önce, Raymond Roussel’in yazma “procédé”lerinden
sözettiğini görüyoruz. Nedir “procédé”? Sözlükler, birden fazla karşılık
getiriyor önümüze: İşlem yol, yordam, usûl, düstur, biçim... uzayıp giden
bir liste. Yazınsal yazı, yazarı ne düşünmüş olursa olsun önceden, yola
düşünce biçimini alır, pek çok bilinmezin arasından geçerek bütünlenir.
Deneysel yazı, yol yordamı konusunda kesin kararlı olmak durumundadır,
çünkü burada denenen zaten yolun-yordamın kendisidir. Perec, hiç “e” harfi
kullanmadan bir roman yazmaya kalkışmışsa, bir aşamada, “romanın akışı
beni “e” harfini kullanmaya zorladı” diyemez; demesine der de, ilk amacı
hepten gözden çıkarmayı kabullendikten sonra o yöne sapacaktır. Deneysel
yazı, bir ön amacın, bir hedefin kesin başarısını ya da bozgununu getirir
önümüze.
C: Doğru!
E: Değil! Her metin, her kitap bir ‘nokta’dan hareket eder zaten; yazarın
hiçbir tasarı/m kaygısına bulaşmaksızın yazmaya koyulduğu görülmüş müdür?
C: Doğru!
B: Neresi doğru? Şöyle bakalım: Thomas Mann, Doktor Faustus’u yazarken,
bir yandan da romanıyla ilgili bir günlük tutmuştur; tıpkı Gide gibi.
Bir kitabın önce fikrinin doğması, ardından bir ilk çatı çalışması yapılması,
deneysel bir boyut taşımaz. Buna karşılık, Roussel’in “Kimi Kitaplarımı
Nasıl Yazdım?”da (1936), Calvino’nun “Kitaplarımdan Birini Nasıl Yazdım”da
(1984) sundukları çerçeve, Mann ya da Gide örneğiyle karşılaştırılabilir
gibi değildir: Her iki metinde de, yazarın yetkin, eksiksiz fazlasız çerçevesi
çizilmiş bir projenin peşine takıldığını görüyoruz. Yapılması gereken
önceden bellidir deneysel yazıda.
C: Bu da doğru aslında!
E: Anlaşamayacağız.
B: Anlaşmak şart değil. Kendi payıma, “deneysel edebiyat” tamlamasını
yadırgıyorum; “littérature potentielle” tamlamasını da. Öte yandan, yazı’nın
deneysel boyutunun yumuşak açılımlar getirdiğini düşünüyorum. Genellikle
bir “humour” payına da rastlanıyor bu girişimlerde, ki her zaman ciddiyetten
ölmenin yararlı olmadığını da anımsatabiliyor okura. Queneau’nun, Perec’in,
Mathews’ün, Calvino’nun, bizde Âsaf Halet Çelebi’den Cem Akaş’a ve Levent
Şentürk’e giden çizgide pek çok ürünün deneysel dinamiği ortadadır — katılsanız
katılmasanız böyle bu.
|