| Modernite’den Avant-Garde’a
|
| |
Matei
Calinescu |
Modernite fikri hem geçmişin kökten bir eleştirisini hem de değişime
ve geleceğin değerlerine kesin bir bağlılığı dile getirdiğine göre, modernlerin,
özellikle de son iki yüzyıl boyunca, neden çatışmacı “avant-garde” (ya
da “advance guard” [öncü güç], ya da “vanguard” [ileri kol]) eğretilemesini
edebiyat, sanatlar ve politika da içinde olmak üzere çeşitli alanlara
uygulamayı yeğlediğini anlamak zor olmasa gerek. Kavramın apaçık savaşçı
içermeleri, çok yerinde bir biçimde, avant-garde’ın daha geniş bir modernite
anlayışına borçlu olduğu bazı tavırları ve yönsemeleri hedefliyor– sert
bir saldırganlık, törelere uymazlık (nonconformism) övgüsü, yol açıcı
cesur keşif ve daha genel bir planda, zaman’ın ve içkinliğin ebedi, değişmez
ve aşkın olarak belirlenmiş görünmeye çalışan gelenekler üzerinde sonul
zaferine olan güven. Gelecek için savaşımda, bir öz-bilinç ve kahraman
avant-garde mitini mümkün kılan da, modernitenin zamanla ve ilerleme kavramına
sarsılmaz güvenle kurduğu bağlaşıklıktı. Tarihsel olarak, avant-garde,
modernite fikrinin bazı temel öğelerini dramatize etmekle, onları devrimci
bir göreneğin temel taşları yapmakla başladı. Örneğin, ondokuzuncu yüzyılın
ilk yarısı boyunca, hatta daha da sonraları –hem politik hem de kültürel
olarak– avant-garde düşüncesi, modernitenin köktenleştirilmiş ve güçlü
bir biçimde ütopyalaştırılmış bir versiyonundan biraz öte bir şeydi.
(Kendini avant-garde’ın bir üyesi olarak görmeden edemeyen) kuramsal bir
devrimci bakış açısından, adalet eninde sonunda zafere ulaşacağı için,
başına buyruk geçmiş kendiliğinden mahkûm edilmiştir; fakat geleneğin
baskıcı etkisi uzun bir süre daha devam edeceğine göre, –avant-garde’la
acilen birleşerek– ona hemen karşı çıkmak ve onu olabildiğince kısa zamanda
baskı altına almak önemlidir. Geniş tarihsel evrim görüş açısı içinde
onu kurtaracak hiçbir şey olmamasına karşın, geçmiş ve devrimcinin onun
hâlâ yaşayan inatçı biçimleri olarak kabul ettiği şeyler, tedirgin edici,
şeytani bir güç kazanır. Böylece, avant-garde yandaşı –son derece kurnaz
ve korkunç bir canavar yarattığı– düşmanının uyutucu etkisine girerek,
çoğu kez geleceği unutur gider. Geçmişin cinleri kaçırılırken, avant-garde’cının
ima eder göründüğü gelecek kendini kurtarabilir. Öncelikle estetikle ilgilendiğimize
göre, avant-garde’ın kuramsal gelecekçiliğinin, çoğu kez didişmeciliğin
(polemicism) en köktenci türleri için ve yıkıcı ya da açıkça bozucu artistik
tekniklerin yaygın bir biçimde kullanılışı için bir özürden öte bir şey
olmadığını söyleyelim. Farklı artistik avant-garde’ların gerçek programlarındaki
olumsuz öğenin karşı konulmaz önemi gösterir ki, onlar en sonunda kendilerini
her şeyi kapsayan bir nihilizme adamışlardır, bunun kaçınılmaz sonucu
da öz-yıkımdır (burada, intihar estetiği “anti-sanat için anti-sanat”
ile dadaizm, yerinde bir örnektir).
Kurtarıcı çabalarıyla romantik ütopyacılıktan köken alan avant-garde,
temelde daha eski ve daha kapsamlı modernite fikrininkine benzer bir gelişim
seyri izler. Bu koşutluk, kesinlikle, her ikisinin de başlangıçta aynı
çizgisel ve geriye dönüşsüz zaman kavramına dayanıyor olmasına ve bunun
sonucu olarak böyle bir zaman kavramıyla ilgili bütün o çözülmez ikilemlerle
ve uyumsuzluklarla karşı karşıya gelmesine bağlıdır. Belki de avant-garde’ın
tarihsel başkalaşımlarının herhangi birinde tek özelliği yoktur ki, daha
geniş modernite alanında içerilmemiş, hatta önceden düşünülmemiş olsun.
Bununla birlikte, iki hareket arasında önemli farklılıklar vardır. Avant-garde,
moderniteden her bakımdan daha köktencidir. Daha az esnek ve ince ayrıntılara
daha az hoşgörülü olduğu için, doğallıkla daha dogmatiktir – hem kendini
zorla kabul ettirici olma anlamında, hem de tam tersi, kendini yıkıcı
olma anlamında. Avant-garde, kılgısal olarak bütün öğelerini modern gelenekten
alır, ama aynı zamanda onları büyütür, abartır ve çoğu kez hiç tanınmaz
hale getirerek en umulmadık bağlamlara yerleştirir. Avant-garde’ın farklı
ve tamamıyla gelişmiş bir modernite bilincinin yokluğunda kavranılamayacağı
oldukça açıktır; bununla birlikte, böyle bir tanınma, modernitenin ya
da modernizmin avant-garde ile karıştırılmasını –İngiliz-Amerikan eleştirisinde
sık sık yapılan ve bu terminolojik çözümlemenin gidermeye çalışacağı bir
karıştırmadır bu– mazur göstermez.
Avant-Garde ve Estetik Aşırılıkçılık
Apollinaire, kübizmin başlıca kuramcılarından biri sayılmasına karşın,
Les Peintres cubistes (Kübist Ressamlar) kitabının yayımlandığı 1913 baharından
önce “kübizm” terimini pek kullanmamıştı. Alcools’ün yazarının başlangıçta
kübizm üzerine bir kitap yayımlamak düşüncesinde olmadığı biliniyor artık;
onun kafasındaki şey, “yeni resim” üzerine yazılarından bir seçmeyi Méditations
esthétiques gibi iddiasız bir başlık altında toplamaktı. Yaptığı ilk düzeltme
kopyası (1912 Eylülü’nde almış olabilir bunları) “kübizm” teriminin bütün
kitap boyunca yalnızca dört kez kullanılmış olduğunu gösteriyor. Ancak
bundan sonra, Apollinaire özellikle kübizme ayırdığı birkaç kısa tarihsel
ve kuramsal bölüm yazmış ve aynı zamanda adını da değiştirdiği kitaba
sokmuştur. Bu ayrıntılar, şairin bu tür okul ve öğretileri fazla önemsemediğini,
nerede ortaya çıkarsa çıksın, yeni deneysel ve artistik bakımdan devrimci
eğilimlere açık biri olduğunu gösteriyor. Örneğin, 1913 Haziranı’nda,
yalnızca Füturist ressamlara oldukça sert saldırısını değil, aynı zamanda
önde gelen Füturistlerden Umberto Boccioni’nin kendisine yönelttiği sert
suçlamaları da unutarak, ünlü Manifeste synthèse. L’Anti-tradition futuriste’i
(1913) yazmıştır. Diyebiliriz ki, Apollinaire’e göre avant-garde, onun
daha sonra “esprit nouveau” diye adlandıracağı şeyin eşanlamlısıydı (1917’de
yaptığı ve ölümünden sonra 1918 Aralık tarihli Mercure de France’ta yayımlanan
“L’Esprit nouveau et les poètes” başlıklı önemli konuşmasından söz ediyorum).
Yüzyılımızın ikinci on yılına kadar, bir sanat kavramı olarak avant-garde,
birini ya da ötekini değil, estetik programları genellikle geçmişi reddetmek
ve yenilik hayranlığıyla tanımlanan bütün yeni okulları gösterecek bir
kapsam genişliğine ulaşmıştı. Fakat yeniliğe, çoğu kez, sırf geleneğin
yıkılması sürecinde ulaşılmış olduğunu da göz ardı etmemeliyiz; Bakunin’in
anarşist özdeyişi “Yıkmak yaratmaktır”, aslında yirminci yüzyıl avant-garde
etkinliklerinin çoğuna uygulanabilir.
Bütün gelenek karşıtı aşırı hareketleri daha geniş bir kategoride toplama
olanağı, avanat-garde’ı yirminci yüzyıl edebiyat eleştirisinin önemli
bir terminoloji aracına dönüştürmüştür. Terim sonradan doğal bir “tarihsel
görünüm kazanma” süreci geçirdi, fakat aynı zamanda, dolaşım hızlandıkça,
anlamı nerdeyse denetlenemez bir çeşitlilik kazandı.
Poggioli, şunları yazıyordu:
“‘avant-garde sanat’ terimi (belki de eleştirel kavram da) hemen yalnızca
Neo-Latin dillere ve kültürlere aittir...Terimin başka yerlerden çok Fransa’da
ve İtalya’da daha derin köklere ulaşması ve daha uygun bir ortam bulması,
terimin imlediği şeye karşı duyarlığın, bazı kültürel geleneklerde daha
canlı olduğunu gösterebilir, örneğin estetikteki kuramsal sorunlar karşısında
uyanık olan İtalyan, ya da sanatı ve kültürü özellikle onun toplumsal
eğilimi ya da toplumsallığı (ya da ‘anti-toplumsallığı’) açısından görmeye
eğilimli Fransız kültür geleneklerinde olduğu gibi.”
Avant-Garde Kuramı yazarının bu satırları yazışından bu yana durum çok
değişti. Bir yandan, avant-garde terimi ve kavramı, bir süre için bunlara
karşı çıkmış olan hem İngilizce konuşan ülkelerde hem de Almanya’da geçerlik
kazanmıştır; öte yandan, avant-garde terimi, bazı bağlamlarda köken anlamını
hâlâ yitirmemişse de, özellikle yüzyılımızın ilk yarısında ortaya çıkmış
olan en aşırı hareketlerini gruplandırmada, egemen olarak tarihsel bir
kategori olma eğilimini gösterdi. Hatta tarihsel bir kavram olarak avant-garde,
şaşırtıcı derecede çeşitli terminolojik zıtlıklarda kullanılıyor. Örneğin,
Amerikan eleştirisinde avant-garde genellikle modernizm’in bir eşanlamlısıdır
ve daha geç ve apokaliptik postmodernizm kadar, romantisizm (özellikle
de onun gecikmiş biçimleri) ve doğalcılık gibi daha önceki hareketlere
karşı çıkartılıyor. Günümüz İtalya’sında, avant-garde kavramının “tarihselleştirilme”si,
genellikle eski “avanguardia” (çoğunlukla “avanguardia storica” olarak
adlandırılır) ile “neo-avanguardia” ya da bazen “sperimentalismo” arasında
yapılan ayrımda açıktır. Buna benzer bir süreç İspanya’da da yaşanmıştır,
ama orada “vanguardia” kavramı, ta başlangıcından beri, “modernismo” kavramına
karşıt idi. Daha 1925’te, Guillermo de Torre avant-garde’cılığın uluslararası
karakterini belirtmiş ve Literaturas europeas de vanguardia adlı kitabında
incelemişti. Kitabın bugüne taşınan genişletilmiş son baskısında, yazarın
tarihsel amacının başlıkta belirtilmiş olması ilgi çekicidir: Historia
de las literaturas europeas de vanguardia (Madrid, Ediciones Guadarrama,
1965, 1971). “Vanguardismo” terimi İspanyol edebiyatı çağdaş tarihçileri
tarafından çok kullanılır: Angel Valbuena Prat’ın Historia de la literatura
espaola klasikleşmiş kitabının dördüncü cildi şu anlamlı başlığı taşıyor:
Época contemporanea, o del Vanguardismo al Existencialismo. Bu durumda,
avan-gardisme, existentialism’den ayrılmaktadır, oysa, Guillermo de Torre
biraz önce adı geçen kitabında, varoluşçuluğu, avant-garde’cılığın II.
Dünya Savaşı sonrası biçimlerinden biri olarak düşünüyor.
Mantıksal olarak söylenirse, her edebi ya da artistik biçemin kendi avant-garde’ı
olması gerekir, çünkü avant-garde sanatçılar, kendi zamanlarının ilerisinde,
öteki sanatçıların çoğunluğunun kullanımı için yeni anlatım biçimlerinin
zaferini hazırlayan bir kimse olarak düşünmekten daha doğal bir şey olamaz.
Fakat kültürel anlamında terimin tarihi –kısaca özetlediğim gibi– bunun
tam tersini gösteriyor. Avant-garde şu ya da bu biçemi haber vermez; kendi
başına bir biçem, daha doğrusu, karşıt-biçemdir o. Bunun içindir ki, örneğin,
Eugène Ionesco, avant-garde tartışmasına sözcüğün kendisinin (ve
Petit Larousse’un) önerdiği askeri benzeşmeyi vurgulayarak başlamasına
karşın, sonunda görünüşte normal düşünme çizgisini terk etmek zorunda
kalır:
Avant-garde’ı karşıtlık ve kopma terimleriyle tanımlamayı yeğliyorum.
Birçok yazar, sanatçı ve düşünür kendilerini çağlarının insanı olarak
düşünürlerse de, devrimci oyun yazarı çağına karşı durur...Avant-garde
insan, başkaldırdığı ve yıkmaya kararlı olduğu bir şehirdeki düşman gibidir;
çünkü herhangi bir yönetim sistemi gibi, kurulu bir anlatım biçimi de
bir baskı biçimidir. Avant-garde insan var olan bir sistemin düşmanıdır.”
Burada yine, her devrin başkaldırıcıları ve yadsıyıcıları olmasına karşın,
gerçek avant-garde’ın ondokuzuncu yüzyılın son çeyreğinden önce varolmadığını
açıklamalıyız. En ünlü avant-garde uzmanları onun ortaya çıkışının, toplumsal
olarak “yabancılaşmış” bazı sanatçıların bütün burjuva değerler sistemine
karşı çıkmak ve onu kültürden yoksun bütün evrensellik savlarıyla birlikte
tümüyle alaşağı etmek gereksinimini hissettikleri anla tarihsel bağları
olduğunu ileri sürmekte fikir birliği içindedir. Bunun için de, genellikle
estetik modernitenin bir öncüsü olarak görülen avant-garde, tıpkı kültürel
anlamında sözcüğün kendisinin de gösterdiği gibi, son zamanların bir gerçekliğidir.
Bu durumda, sözcüğün tarihçesinin, gösterdiği olgunun tarihiyle aynı zamana
rastladığı söylenebilir. Bu özel duruma, başkalarıyla birlikte Barthes
da değiniyor; Barthes, 1956’da yayımlanan (daha sonra da Essais critiques’e
aldığı) bir yazısında şunları söylüyor:
“Sözlüklerimiz, avant-garde sözcüğünün kültürel anlamda ilk kez ne zaman
kullanıldığı hakkında kesin bir şey söylemiyor. Görünüşte kavram oldukça
yeni; tarihte burjuvazinin, bazı yazarlarına göre estetik bakımdan yozlaşan
ve karşı çıkılması gereken bir güç olarak ortaya çıktığı tarihsel anın
bir ürünüdür. Sanatçıya göre, avant-
garde, büyük olasılıkla, her zaman özgül tarihsel çelişkiyi çözmenin bir
aracı olmuştur: kendine karşı dönmüş şiddetli bir protesto şekli dışında
ilk baştaki evrenselciliğini artık ilan edemeyen, maskesi düşmüş burjuvazinin
çelişkisidir bu; başlangıçta, kültürsüz kalabalığa yöneltilmiş bir estetik
şiddetle, daha sonra da, burjuva düzenine karşı çıkmak (örneğin gerçeküstücüler
arasında) bir life style [yaşam biçimi] gereği haline geldiğinde, giderek
artan bir estetik şiddetle; ama hiçbir zaman siyasi bir şiddetle değil.”
Barthes, aynı yazıda, avant-garde’ın ölümünden ilk söz eden kişilerden
biridir: avant-garde ölmekteydi, çünkü değerlerine o kadar şiddetle karşı
çıkılan aynı sınıf onu artistik bakımdan önemli saymaya başlamıştı. Aslında,
avant-garde’ın ölümü, 1960’larda yeniden ortaya çıkan izleklerden biri
olacaktı.
The Idea of the Avant-Garde’dan çeviren: M. H. Doğan
|