| Yalı: Sağır ve Karanlık
|
| |
Ömer Ayhan |
Samet Ağaoğlu’nun, 1931-1965 yılları arasında yayımlanmış öyküleri (toplam
altı kitaba yayılan malzemenin tümü), ilk kez bir araya getirildi (Bütün
Öyküleri, YKY, 533 s. ). Bu gecikmiş buluşma, unutulmaya yüz tutmuş bir
yazarın, çoğun ayrıksı öykülerini yeniden değerlendirmek açısından, önemli.
Ağaoğlu’nun öykülerini ayrıksı kılan, dönemin başat üretim alanını oluşturan
köy edebiyatı, toplumsal gerçekçilik ve sayıları azımsanmayacak denli
eser miktarda tecimsel aşk romanlarından apayrı bir çizgide, “her olayı
krize dönüştüren, sürekli ölüm ve cinayet gibi musallat fikirlerin baskısı
altında suçluluk kompleksi taşıyan, genelde paranoyak ve şizofrenik davranışlar
gösteren karakterlerle” dolu içerikleridir. 50 kuşağı öykücülerinin yapıtlarında
da görülen toplumla uzlaşamama, ruh bungunluğu gibi kimi izlekler, Ağaoğlu’nun
öykülerinde, azımsanmayacak ölçüde yer alır almasına, gelgelelim yazarın
dildeki değişimlere uzak duruşu ve klasik biçemi, aralarındaki olası benzeşimleri
de iyiden iyiye koparır biribirinden. Ölümünden sonra, biraz gecikmeli
de olsa yeniden yeniden keşfedilen A.H.Tanpınar’ın yapıtlarıyla bir yakınlık
taşıdığından söz edilebilir yazarın kimi öykülerinin. “Tanpınar, romanlarında
olduğu gibi öykülerinde de kişinin ruhsal çöküntüsünü, kendi iç benliğine
sığınışını sergilemiştir” 1
‹ki yazarı biribirine yakınlaştıran öteki öğe, üslupçu yanlarıdır. Her
iki yazarın sıkça başvurduğu rüya sahneleri, hemen her zaman kâbuslara
açılır. ‹lk kitaplarının aynı yıllarda yayımlandığı göz önüne alınırsa,
etkileşimden çok kendiliğinden bir ruhsal yakınlık taşıdıkları düşünülebilir.
Ağaoğlu’nun “Sağır Yalı”2 öyküsünü yeniden okurken, yapıtlarına ister
tekil ister bütüncül bir bakışla yaklaşalım, tamamıyla kendine özgü bir
yazınsal dünyanın önümüzde açıldığına tanık olduğumuz Bilge Karasu’nun
anlatılarından birine, “Karanlık Bir Yalı Üzerine Metin”e3 uzandı düşüncelerim.
Biraz buluşan çokça ayrı düşen, ama en ilginci bir biçimde biribirini
tamamlayan iki metin oldukları savlanabilir mi, irdelemeye çalışacağım.
Bilge Karasu, “Karanlık Bir Yalı Üzerine Metin”de, “Gotik korku hikâyesinin
temel motiflerinden biri olan ‘esrarengiz ev’ izleğini kullanır.”4 “Öte
yandan Karasu’da karanlık yalı ile her gün yalının rıhtım taşlarına çıkarak
güneşlenen çocuk arasındaki ilişki gotik hikâyenin korku’ya dayalı geriliminden
farklı bir gerilimi, durağanlık-hareket, yaşlılık-gençlik, giderek ölüm-dirim
arasındaki gerilimi amaçlıyor tabii.”(a.g.y)
“Sağır Yalı”da ise, Anglosakson kökenli gotik edebiyatta sıkça kullanılan
gizemli ev motifi, metnin bütününe sinmiştir.
“Gurubun kızıllığı yalının tahtalarında kanayan yaraları andıran lekeler
yapıyor, karanlıkla beraber etraftaki eşyanın hepsinden daha siyah bir
kayadan ibaret kalıyordu.” (s. 334)
“Bir zamanlar kış aylarının en soğuk günlerinde bile bu salonu tatlı bir
sıcaklık içinde tutan, üstü çiçekli, 18’inci asır kıyafetinde erkek ve
kadınları gösteren kabartmalarla süslü,harikulâde parlak renkli çinilerden
yapılmış bu soba, yalıda yaşanmış devirlerin sanki mumyasıydı. Kapağı
açsa, içinde o devirlerin küllerini bulacaktı.” (s. 337)
“Saatten uzaklaştıkça bozuk makinelerin korkunç hırıltısı arasından süzülüp
gelen melodi kâh hıçkırık, kâh haykırış, bazen bir yalvarış halinde kendisini
takip ediyordu. Bu seste yalının bütün hayatı saklıydı.” (s. 341)
“Karanlık Bir Yalı Üzerine Metin”de, hareketli bir kamera gibi odağına
kimi zaman yalıyı, kimi zaman rıhtımda güneşlenen çocuğu alan, metinde
kendi konumunu da türlü değişkelerle, yalıyla arasındaki muğlak bağı usul
usul serimleyerek ortaya koyan anlatıcının aksine, Ağaoğlu, üçüncü tekil
adılıyla yazıya döktüğü karakteri, öykü boyunca düz bir hatta ilerletir.
Karasu’nun metninde, yalıya karşı bütünüyle duyarsızdır çocuk.
“Koca ölünün artık parmağını bile kımıldatmayacağını, sürüyle gözlerinden
bir tekini bile aralamayacağını bilir… Taşlara yatar dinlenir, kalkar,
bir yaprak, bir dal, bir çiçek koparır dolaştığı bahçede, ara ara bir
ağacın dibine işer, duvarın kuytuca bir köşesine çömeldiği bile olmuştur…”
(s. 42)
“Sağır Yalı”nın genç karakteriyse, yalıya sayrılı bir tutkuyla bağlıdır.
“Ömer, yalının yavaş yavaş kafasında devamlı bir düşünce hâline geldiğini
fark etti.” (s. 333)
“Günün her saatinde, şafak sökerken, öğle vakti, güneşin battığı zaman,
nihayet gece karanlıkta yalının aldığı şekilleri, büründüğü renkleri ayrı
ayrı tesbit etmişti.” (s. 333)
“Karanlık Bir Yalı Üzerine Metin”de anlatıcı, yalı’nın aristokrasiyi anıştıran
tarihinden hoşnut olmadığını, yeri geldikçe alaysamalarla sezdirir, ancak
yargılamaktan alıkoyar kendini.
“Öç almak düşüncesinden uzak duralım. Duygular karışmasın bu işe, ölülerin
ardından kötü söz söylemek yakışık almazmış…” (s. 36)
Üstelik gözleri bütün bütüne görmez değildir.
“Nakışlar az, bakmıyorum; çiçekli bezemeler, soluk renkleriyle ne kadar
güzel olsa, bakmıyorum.” (s. 40)
Bu yadsıma, metnin pusulasını belirler çünkü.
“Anlatmak istediğimiz, yalının aydınlık olduğu, aydınlığını taşırdığı
çağlar değil. O çağların aydınlıklarını, seslerini, biçimlerini anlatmış
nice yazarlar, nasıl olsa, var.” (s. 35)
“Sağır Yalı”nın hülyalı genciyse, yalının nabzını tutmakta kararlıdır.
“Bu evde yaşamış insanların müşterek kalbi olabilir miyim diye düşündü;
onlardan kimse yok, fakat ben hepsinin kalbi, ruhu hatta dimağı olarak
buradayım.” (s. 335.)
“½imdi bu salona, eşyalara çok eskiden beri tanıdığı varlıklar olarak
bakabilirdi.” (s. 335)
Ömer, yalının her tarafını dolaşır, vaktiyle yalıda yaşamış ailenin fotoğraflarına
bakar, hayal gücü devreye girmekte gecikmeyecektir, onlara trajik öyküler
yakıştırır. Dahası sanrılara kapılır.
“Karanlık Bir Yalı Üzerine Metin”de, yalının rıhtımından ayrılmadan önce
donunu sıyırıp cinsel doyuma ulaşan çocuğun aksine, yangından kaçarcasına
uzaklaşır gizlice girdiği yalıdan genç adam. Gem vuramadığı bir meraktır
onu yalıya çeken ama gördüğü, işittiği ve tasavvur ettikleriyle, dilini
çözemediği bir dünyaya toslamıştır.
Rıhtımda güneşlenen çocuk, ilgisizliğinin ötesinde yalı’nın temsil ettiği
dünyadan tamamiyle uzaktır.
“Kendi karasında, havasında, suyunda yaşar, kendi acununda, kendi zamanında.”
(s. 42)
“Sağır Yalı” 1957’de yayımlanmış, “Karanlık Bir Yalı Üzerine Metin”in
altındaki tarih 1967.
Her iki metin de, aralarındaki onca farklılıkla birlikte, Yalı’nın temsil
ettiği sosyal, siyasal, son kertede tarihsel bir yaşantı biçiminin sonunu
imler.
“Biz ölülerle uğraşıyoruz şimdi. Karanlıklar, sessizlikler, biçimsizliklerle.”
(s. 35)
“Yirmisini henüz geçmiş genç adam yalı üzerinde hayallerini işletiyor,
bir kayığa binerek önünde saatlerce durduğu binayı gözleri kör, kulakları
sağır, dilsiz bir insanı temsil eden bir heykele benzetiyordu.” (s. 333)
“Karanlık Bir Yalı Üzerine Metin”de çocuk–yalının karşısındaki olanca
dirimine karşın; “Sağır Yalı”daki, görmeyen, işitmeyen, konuşmayan yalı’nın
muadilidir. Yalı’nın zaman/sızlığı ve insan’ın geçici serüveni, ölümle
dirimin bölüştüğü hassas terazide, uzlaşır böylelikle.
Notlar
1— Önertoy, Olcay, Cumhuriyet Dönemi Türk Roman Ve Öyküsü, Türkiye ‹ş
Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1984.
2— Ağaoğlu, Samet, “Sağır Yalı”, Bütün Öyküleri, YKY, Ocak 2003.
3— Karasu, Bilge, “Karanlık Bir Yalı Üzerine Metin”, Kısmet Büfesi, Metis
Yayınları, 3. Basım, Eylül 1996.
4— Özgüven, Fatih, “Karanlık Bir Yalı Üzerine Metin/ Bilge Karasu, Çağdaş
Eleştiri, Nisan 1983.
|