Otlar Dile Gelince

Nermi Uygur

Denize doğru toprak yola inen kıvrıntılarda elim ayağım öyle yanmaya başladı ki, kollarıma bacaklarıma kova kova dikensi kızgın kumlar boca ediliyor sanki. Gözkamaştıran güneşten azçok korunabileceğim ağaçlı yere daha var ama, gel de dayan, duraladım. Bakınca anlaşıldı: biryanımı ısırmakla kalmamış, öbür yanıma da atlamış gözle görünmez dişler. Ne anlamlı derleyip biçimlendirmiş Türkçe: “ısırgan”. İçim rahat artık, “ısırgan” dedim ya, biliyorum.

Öyledir dil. Kendime de, dünyaya da açlık getirir. Nerede önüm ardım arapsaçına dönüşse en etkili ışıldak dil, özellikle anadil. Arapsaçı dedim de, bak o da var gündemde, toplaya toplaya dönerim, yarın evcek oturup bir güzel ayıkladığımız gibi, haydi tencereye, akşamın sofrası şenlendi, desene.

Otlar, otlar... Ot canım, bunda ne var diye omuz silkmeye gelmez. Ne mi var; ot, yani nice nice şey. Kırda, karda, toprakta, yazda, kışta, burda orda, heryerde ot, heryerde. Yalnızca ot diye bellediğimiz şeyler değil, ilk bakışta ot’a benzemeyen daha neler otgillerden, bir bilseniz. Otsuz tasarlanamaz yeryüzü. Dildeki otlar da öyle. Anıp geçemezsin: kendinden, dünya gerçekliğinden yoksunluk olur bu.

Çok kişi ot’u, minicik birşey, pek göze çarpmayan bir ıvır-zıvır diye bellese de, gözlerini açıp çevreye bakınca altüst olur dünya. Nitekim şuracıkta yemyeşil ovacıklar, canlı canlı yol kenarları, ilerde uzanıp giden yoncalık, dikenli yosun tutmuş çukurlar, burçaklı yerler, hattâ ağaçlar, kalın gövdeli yeşil yeşil ağaçlar; sofraların değişik kokulu yiyecekleri, ağzı burnu büyüleyen baharat, türlü türlü ilâcın onsuz-olunmaz çekirdekçikleri – bir ot-dünyasındayız işte.

Toprağın "doğal" örtüsü nedir? Sorusunu, aklına getirir getirmez, "Ottur, ot!" diye yanıtlamayan yoktur. Kimi bakışa bodur gözükse de, bu ipince nesnecik yellerle sağa sola öyle nazlı nazlı sallanır ki. Dünyaya renkli renkli, diri diri bir armağandır ot. Genelde yaşamın, dolayısıyla da tüm karmaşık getiri götürüsüyle insan yaşamının, bir deyime, başlangıcıdır ot. Ot bitmeyen yerde barınması zordur kişinin. Tek bir ot filizi, en ilkelinden bir otsuluk yaşam habercisidir.

Yalnızca doğa yönünden bir zenginlik değil, kültür alanında da değeri küçümsenmeyen bir zenginliktir ot. Nasıl mı? Dilden ötürü dil’in bezeğidir de ondan. Boyuna bosuna bakmayın gerçekten önemli bir yer tutar birçok dilde. Bu açıdan Türkçeye bir-iki dalış gerçekleştirmek, ot’un ne görkemli bir dil gömüsü olduğunu ortaya çıkarmakta. Türkçede vazgeçilmez bir öge ot. İşte bundan zaman zaman anadilimde otlamaya bayılırım. Ne bitkibilimcisi, ne yeşillik kimyacısıyım; bitki tarımcılığı, eczacı, ot araştırıcısı, beslenmeci gibi bir uzmanlığım da yok. Ne ki anadilimde otlara eğildim eğileli keyfime diyecek yok doğrusu. Hep derim, bir yerden sonra birlikte tadlanmayınca tadın tadı pek olmuyor. Ondan hadi gelin elele bir ot sabahı yapalım; ya da doluysanız, bir ot gecesi yapalım: gündüzümüz yeşil yeşil yeşillensin, karanlıklar tutuşsun yalım yalım.
Ot dağarcığıma usulcacık daldırdım bile elimi. Yıllar yılı bir güzel dizilmiş ki ot-sözcükleri, ya da sözcük-otları, ot sözcüğü anılarıyla dopdoluyum. En dipte kocaman bir ev; bir bölümünden öbürüne koşturup duruyorum, mutfak-dolaplarından sofra üstüne, kilerden kapalı odalara. Sonra, yalnız başıma sokaklar; büyük halamla bostan günleri; evcek yakın uzak gezmeler; okumalar, okumalar, düşten düşlere dalgalanmalar – ot’lardan dile, dil’den otlara yalpa yalpa kanataçışlar.

Büyükler dünyasına geçtikten sonra unutup gittiğim, oysa hiç unutmadığım duyumlar, ayırtedişler bir bir beliriyor. İçime işlemiş ne çok ot-yaşantım varmış. Tertemiz çamaşır dolapları, havlu yüklükleri, yeni evli yenge sandıkları, düzenli düzensiz ana-baba çekmeceleri; dikine enine ayna kenarlıkları, pencere çıkmaları – heryan ot, heryere uygun bir ot-sözcüğü. Fesleğen kokuları, sabun otu kokuları. Kitap sayfaları arasında türü cinsi belirsiz kuru otlar. Saatli Maarif Takviminde zaman zaman koca bir sayfa tutarında mevsim otları çizelgesi. Deyim yerindeyse, oda eşyalarına bile ot giydiriyorlardı bizde. Fırdolayı köşe minderleri, omuz dayama yastıkları, yer şilteleri, sandalye üstleri, arkalıkları, her boşluk otla rahatlatılmış, otla süslenmiş. Yaşlı konukların sırtağrısı ile belağrısı belâsına iyi gelen çeşit çeşit ot şilteleri.

Hele mutfaklar: hemen hemen her yükseltide, güzelce yerleşik ince, kalın, ağzı dar, ağzı geniş irili ufaklı cam kavanozlar, hepsinin içi renk renk som ot dolu. (Boşken ne ak-uçuk- mavimsiydi hepsi; boyalısını hiç görmemiştik.) Bahçe başındaki tulumbanın ordan toplanan nanelerin kurusu, ıtırlar, biberler, otsu yaprakçıklar, daha neler neler...

Kavanozların üstünde yazı falan yoktu. Büyükten küçüğe herbirinin içinde ne olduğunu bilmemek ayıptı da ondan. En dalgın, ya da en acele zamanlarda bile kimse trança balığına serpilen defne otu ile onu andıran yeşilimsi soluk, aldatıcı sarımsı ökseotunu birbirine karıştırmazdı. Eve gelip de, uzunca kaldığı için mutfağa da girenlerin en ilk geçmesi gereken eğitim kavanoz bilgisiydi. Sofraya götürülmeden önce sindirime iyi gelir diye çorbaya konan bir tutamcık özel ökseotu kavanozunu, adaçayı kavanozu ile karıştırma olasılığını önleyici tutamaklar gerçekten incelik isterdi.

Külbastıları, kökenini sayamadığım seçme otlarla iki avuç arasında son bir kez okşayıp tepsiye, ızgaraya yayar yaymaz korateşli maltızın gözlere bayram görünümü, seyrine doyum olmayan bir işlemdi ocakbaşındaki babaannemin arkasında "yemek yemek!" diye sabırsızlanan bizler için. Gelgelelim sofrada hep hazır bulundurulan tahta kutudan birkaç fiske atanın babaannemin gözünde değeri artardı.

Sağdeyağlılar karındoyurucu diye bilinse de, zeytinyağlı bir ot yemeğini hiç eksik etmezlerdi sofradan. En çok sevdiğim otlardandı mide gönendirici semizotu. Dalgınlıkla birşey unutulduğunda beni gönderirlerdi herşeyin seçmecesini verir diye bildiğimiz yakınımızdaki manava. Hiç unutur muyum, kimbilir kaç kez ıspanak için gitsem de "şaşırmışım!" bahanesiyle bir kucak semizotuyla dönerdim eve. Salt beni üzmemek amacıyla "Hadi bu kez böyle olsun!" derlerdi çoğun. Azıcık buruklaştığımda da, "Ben ıspanak aldım sanıyordum" diye halama bakarken, babaannem "n’apsın çocuk, o da semizotu almış" sözleriyle konuşmaya son verirdi. Özde sıcak da olsa, ister kesme yoğurtlu ister yoğurtsuz herkes severdi mayhoş mayhoş yaz müjdecisi semizotunu. Sonradan, n’olduğunu kestirmek kolay, genelde dışarı alışverişi yapan halam manavın kulağını bükmüş olacak ki, yalnızbaşıma gittiğimde, ne zaman semizotuna elatsam, "bizde yok yok, en iyisinden ıspanağım var" deyip koca yapraklı bir-iki demet ıspanakla doldururdu kesekâğıdını.
Evcek çarşıya pazara gittiğimizdeyse özellikle aybaşlarında, hele şubat mart aylarındaysak, tüm yıl onsuz yapamadığımız tereotu alırdık bol bol, ne denli koyuysa sevine sevine, istif altından, manav suyu görmemişlerden kuşkusuz.

Tereotu mu, dereotu mu? Halam, "tereotunun manav suyu görmemişlerinden ver, sonra karışmam ha!" dedikçe, bizim gür bıyıklı delikanlı, "Hey maaşallah ne baba dereotu bunlar böyle!" diye malını dörtyana duyurmaktan özel bir zevk alırdı. İşi çakan halam gülümseyerek sepete aktarırdı. "Dereotu" mu, "tereotu" mu, ne önemi var şimdi bizim için bunların, diyorsanız, geçelim. Gene de ben belirteyim: İnce ayırımlara duyarlı anadillerden bir dil Türkçe. Kadınların ağzına "tereotu" yakıştırmış, erkeklereyse "dereotu".

Bakın salata’yı salataları geçemeyiz. Salata deyince, o da tuhaf gelecek ama, bizde her mevsim otlarla salata yapmak bir gelenekti. Acımsı, limonsu, ekşimsi, gene de tatlı hindibağ salatasına, çoğun, "ot salatası" derdik. Karda kışta bahçelere girilmezken, manavlar da yok satarken, taze ot salatası yapamadığımız için olacak, artık günün salatasını yaparken, uygun-uygunsuz demez keyfimiz, esinimiz ne dilerse öyle davranır, kuru ot serperdik salatamıza. Hani, abartmıyorum, ne serpersen o hoşumuza giderdi doğrusu. Daha o zamanlar bilinçaltından, "postmodern" dedikleri bir aileymişiz de haberimiz yokmuş meğer.
Ya ot çorbaları, ağzımıza değsin, baştacı bir tat-evreni herbiri. Çabuk pişen, hızlı hızlı tüketilen katı yiyecekler, üzülerek saptayalım, çorba kültürünü unutturmuş görünüyor günümüzde. En başta da almış yürümüş sanayice diye niteleyebileceğimiz hazır çorbalar. Öyle de, onlara ilişkin önemli şeyi unutmayalım ama: hepsi değilse pekçoğu otlaştırılmış, otsu kurularla, otsu tozlarla, otlaştırılıp öğütülmüş içilir ezmelerle yapılmış. Öyleyse onlar da ağza şölen şeylerdir, diye bir çıkarıma atlamayalım gene de. Bu denli ‘otlaştırmalar’ otu ot olmaktan çıkarıyor da. Deyim yerindeyse somut somut ot gerçekliği soyut bir varlığa, ya da yokluğa dönüşüyor sanki.

Başta aşotu, kantaron, ısırgan, dağkekiği, ısırganotu – başkaca "ot" diye ne bulursan "ot" desinler de, ağılı değilse n’olursa olsun, tüm otları, özellikle güzün gölgede toplanıp püfür püfür ama güneşli Ege yamaçlarında kurutulmuş otları bir güzel karıştırıp yeşilimsi –sarıya çalan– kahverengi çizgili karışımdan bir-iki çorba kaşığıyla güzelce yavaştan hızlıya yeterince kaynatın, işte çorbanız.
Ayrıca, her türlü sebze çorbasına da, ilk taşımdan sonra elinin altındaki otlardan dilediğin birkaç tutamcık katabilirsin, iyi gider doğrusu. Kış karlarına hüzünlü sevinçle dalgın dalgın baktığımız günler yaz özlemine birebir gelir ot çorbası, otlu çorbalar, kır kokulu burukça tatlı, katık istemeden karın doyuran emek sever çorbalar.

Sağaltıcı otlara gelince, gözümü açtım onları gördüm; bugüne dek onlarla sürdürdüm. Düşüp dizimin derisini mi sıyırdım; kolumu biryere mi çarptım; saklambaç oynarken masa altından hızla kay’ım derken kafamda bir yumru mu oluşuverdi; bileğim mi burkuldu, kaşım mı patladı; bacaklarım mı, dişlerim mi ağrıyor; gözlerim mi çapaklandı – her derde bir ot bulunur. Kimini merhem yapıp sürersin, kimini şurup yayıp içersin, kimini suya atıp sıcak-ılık banyo yaparsın. Yara otundan, çıban otundan yana zengin bir çocukluk benimki. Bugünümüzün çareleri eczane raflarını süsleyen dizi dizi küçücük kutulardaki damlalarda, haplarda. Dilini-deyişini, içime sindirebildiğim, anlamına akıl erdirebildiğim minimini, nerdeyse okunmaz yazılarla sözümona belirtilen adlarına bir türlü akıl erdiremediğim kutular, kutular... Ederi cebi yakan sanayi ilâçları yoktu eskiden. Öyle miydi o zamanlar: ben çocukken ne damlalık, ne ölçüm. Yeter de artardı otlar. Ot bu, sürer, içer, geçer giderdik. Çoğun da iyi gelirdi, ne de olsa yaşama-yardımcılarıydı onlar; hani, kaş yapayım derken göz çıkartma gibi bir zararları da yoktu – ne de olsa derdi kesip atan yüce sağaltma savları gütmezlerdi. Böcek sokmasından böbrek ağrısına, başdönmesinden kansızlığa dek her sıkıntımızda sanki hizmete hazır bir erdi ot.

Ola ki doğaya saygısızlık ederim dercesine, yavaş yavaş etkisini gösterir ot. Dişin mi ağrıyor, göz mü değdi, zayıflamak mı istiyorsun sarımsakotu; boğmaca, kuşpalazı, dolama mı var, parmakotu; kasıkların mı ağrıyor, kasıkotu – otsever gözlerle çevrene bir bakın, doktorun doğada. Çocuk bir türlü boy atamıyorsa, bir-iki demet karakafes pişir, semizotu gibi birşeydir; yeyimi hoştur. Eşekkulağını andıran mor çiçekcikleri bile kaynatıp suyunu içirebilirsin.

Sık sık sinirleniyorsan, gerginliğe iyi gelir dulavratotu çayı.
Fıtığın da, azçok çaresi var; kasıkotu kasık şişkinliğini kısa sürede giderir. Bulduğun gibi yapıştır şişin üzerine, olsun bitsin.
Okurken yoruluyorsan, ya da kızgın güneş yüzünden gözlerin yanıyorsa, ya da gözlerine oturan kan bir türlü dağılmıyorsa, çeşit çeşit gözotu var: Çay yap yıka. Sedefotunun da iyi geldiğini unutma.
Üşüttün, göğsüne indiyse, öksürüğün sökülsün istiyorsan, göğüs yumuşatmaya birebir öksürük otları; bu otlarla dolu her yanın: kırlar, tarla kenarları, tepe yamaçları. Ot olsun da, hemen hemen hepsi öksürük sağaltır. Bence, pek anılmaz ama, en etkili biri zufaotudur. Gıcığı da hemen geçirir. Safra söktüren sabunotu da öyle.
İştahaçıcılar, kanyapanlar, kanarındıranlar da tümen tümen. Sakın bana ne demeyin, gün olur, hem de hiç umulmadık zamanlarda, bir bakarsınız, eskiden görüp geçtiğiniz, ya da görmediğiniz otların ardına düşmüşsünüz. Bende kanazlığı değil kançokluğu var, heryerimin kanamasından belli, diyorsanız, çokluk sandığınız şey azlık da olabilir, ama, diyelim ki, olabilir a, kanınız gerçekten aşırı, benim otlarla filan ilgim yok öyleyse, demeyin; tam tersine, o zaman işiniz şevketbostangillerle, halamın düpedüz bostanotu dedikleriyle. Bol yapracıklı, diken diken örümcek kılıklı birşey, kahverengi tohumundan tanınır. Yenir bile. Tek tük Cunda pazarında rastladım; köylüler, Gömeç-Ayvalık yöresindeki yaylalarından getirmiş olmalılar.

Bademcikten uykusuzluğa, karaciğer üzüntülerinden cilt hastalıklarına, kulakağrılarından belağrılarına gezine gezine doğadan-dilden ot toplamaya bir giriştin mi, keçi gibisindir, dere tepe, kitap-mitap demezsin.
Bozkırın susuz aylarında terliyor musun, sıcaktan çıt çıt tırnakların mı kırılıyor, kirpiklerini kaşıya kaşıya hafakanlar mı basıyor, otunu bul kurtul. Otçu halamın deyimiyle: vebanın bile en iyi ilâcıdır bazı otlar, özellikle de kökü yaprağı örümcek kılıklı o dikensi şeyler. Ne denli koyu mu koyu mu koyu. Kahverengiyse, dediklerine göre, o denli iyi gelirmiş salgına. Ayvalık tepelerinde de görmüşlüğüm var. Yenirse de, tatmadım, Vebaotunu andıran uykuotunu bilirim ama.

Azıcık dikkkat, –nerde ama?– gözden kaçmaz o zaman, adını sanını doğru dürüst bilsen de bilmesen de, doğanın, dilin heryanı genelde dudak bükülüp geçilen otlardan, bozotlarından, tarlaotlarından, ketenotlarından, acıotlardan, çirişotlarından geçilmiyor. Toprağın en güzel örtüsüdür ot. Çoğun, sesimi çıkarıp birşey demesem, diyemesem de, kulaklar ıvır-zıvırla öyle dolu ki, nasıl olsa işitilmez düşüncesiyle, doğada-dilde otları umursamayanları ayıpladığımı söyleyeceğim. Ola ki bundan, sık sık, eşi dostu, tanıdık tanımadık herkesi dilsel ot-düşlerime ortak etmekten hiç yüksünmüyorum; zevkli bir görev bu benim için.
En ilk akla gelen: bilişim, benzetim, çağrışım yapıtı otların şaşırtıcı sıçrayışlarına dikkati çekmek, bu sıçrayışların çeşitli anadillerde eriştiği güzel doruklara tanık olmaktır.

Biz gene Türkçeye yönelelim:
"Ot" dendi mi çoban gelir aklıma, çoban deyince de kuşkusuz ot: Neden mi? Kocabaş da küçükbaş da olsun, davarını otluklara yayan, sürüler otlayadursun kendi de "otlayan" açık hava insanıdır çoban. Kent uzağı kır demekse, çoban da otlanan kişi demektir. Somununu, katığını evde unutmuş olsa bile, herzaman yenir otlarla çevrilidir. Sürüyle çobanotunun efendisidir o. Uzunca yeşil tırtıllı, sivrice dikenli, koyuyeşil tombalakça meyvelerle bir çobanotu tanıdım: Kurban bayramına haftalar kala, damından çıkarıp hendeklere doğru otlamaya götürdüğüm küçük koç tanıştırdı bizi; bostana gider gitmez o ne dalış otlara. Amcamın çobanotu deyip geçtiği yeşillerin kimine çobankesesi, kimine de çobançantası deniyor ya, onlara işte. Bense n’etsem öbür otlardan ayırıp göremezdim onları. Halamın yanıtıysa hep aynıydı: pek ayrımı yok zaten, bizim iki adımız gibi, bir göbek adımız, bir de günübirlik adımız gibi bir şey. Öğrendim ya, hep aynı yerden yolduğum ayrı iki tutamı bir akşamüstü, eve getirip, aklımca, bizimkileri sınavdan geçirmek istedim. Böylece bostan-yaşantımın havaya gitmediğini de kanıtlamak dileğindeydim. Öyle şaşırtıcı oldu ki hadi-görelim-bir-de-sen-söyle sahnesi. Yeni gelinler biryana her kafadan ayrı ses, ayrı bir ad, tam curcuna. Konuk da vardı evde, eczacı subayı eniştemlerin emirerinin annesi; oğlunu görmeye gelmiş. Çobanotunu görür görmez "Aa, sizde de mi var, bu bizim cıngıldakotu" demesin mi. Pişirip yerlermiş bile onlar. O günden sonra, eski ev yaşamı gelenekleri sürdükçe, bayramlarda elöpmeye gelen eski emirerinin annesi, her geldiğinde bir torba dolusu diri diri cıngıldak da getirirdi. O günlerin bayram şamatasıyla, çoluk çocuk birbirimize "cıngıldak!" diye takıla takıla, bu yepyeni aşı, suyunu içe içe, sahan sahan mideye indirirdik. Bu anılarla sanıyorum, nerde söylene söylene pek bir iş yapmadan sağa sola koşturan "telâşe müdürleri" görsem, "Al sana bir cıngıldak!" diye bağırasım gelir.

Her dilin benzeti-yorumlayışı başka. Bulaştığım dillerden edindiğim izlenimlere göre, biçimce ortak yan, ola ki çobanlık dönemlerinin anısıyla, otlar ile hayvanlar, ya da hayvansı görünümler arasında, algılama yönünden, andırışlar kurma alışkanlığıdır. Çoğun yaptığı üzere Türkçenin düşsel şakacı gücü ağırca basıyor bu doğrultuda. Sözgelimi: aslan pençesi, yılanotu, sıçanotu, engerekotu, koyunkıranotu, kuzukulağıotu, kırlangıçotu, kediotu... Çoban aklı bu: ister yalnız kişi zıpırlığı, ister dağbayır ürkekliği diye nitelesin gerçek bu, ne engin düşgüçlü gerçek bu. Bu kadarcık bile Türkçenin, otları: kimi uçan, kimi sürüngen, kimi evcil, kimi yırtıcı hayvan türünden bir canlı diye gözönüne getirme eğiliminde olduğunu açığa vurmakta.

Otlara büyük saygısı var Türkçenin. Oğulotu güzel bir örnek. Türklerde, belli tarihsel gelişimlerle erkek çocuğun aile için öneminden ötürü böyle olsa gerek.

Başka benzetiş doğrultuları da eksik değil. Hem çiçekli hem yapraklı sultanotu başlıbaşına bir görkem.

Aile yakınlıklarından ev nesnelerine, insan-beden yörelerine, madenlere, iç-kımıldanışlarına, yöreye konuşlanmalarına açık-seçik belirtmeye önem veren çizgiler de var Türkçede.

İşte: güzelavratotu, işte dulavratotu. Amma da tuhaf çağrışımlı şeyler. Delikanlıların ilk heyecanlı özlemleri, çapkın evlilerin içini hop ettiren çağrışımlar... Kaynanaotu, cadalozotu ayrı bir öykü.

Azıcık dikkatliyseniz, sütleğeni de kulağınıza çarpmıştır. Eskiden evlerin, şimdi bile kırsal evlerin vazgeçilmez eşyası. Bu arada bedensel aktarımlı beşparmak otunu da unutmayalım.
Sevgili Sokrates’in içtiği ağıysa, binlerce yıldır belleklerde: baldıran, – "baldır”dan "baldıran". Sözcükteki şu nesnel-düşsel uyuma şaşmadan geçmeyelim: baldıran’ın etkisi baldırlardan başlayıp olanca bedeni sarar genelde.

Başka bir türetimse, madenlerden: demirot, bakırotu.
Ah, şu dil duygusu. İnsan-oluşumuzda koştururken özdeşleşmeyi sevdiğimiz güzel bir yetişim yardımcısıdır dil duygusu. Neylersin ki, geçim-meçim derken kaynayıp gidiyor en güzel dil-tatları.

Değişik ülke bilginlerinin birkaç yüzyıldır uyguladığı uzlaşımsal bir yöntemle, gerektiğinde yöresel belirlenimleri de işin içine katarak Latince niteleyişlerle ayırımlamışlar otları, bitkileri. Çoğun akla-mantığa sıkıca yaslanan adlandırmalardır bunlar. Kulaktan dolma bilgi kırıntılarının etkisiyle söylediğim sanılmasın, şişinme diye yargılanmayacağım umuduyla Latinceciliğimden aldığım güçle söylüyorum: Bilim-çevrelerindeki geçerliklerine karşın, anadilin o esin esin kanat çırpınışlarından yoksun Latince bitki-sözcüklerinin pekçoğu. Şöyle ki cusata palestine ne diyor genelde: hiçbirşey. Oysa Filistin küskütü deyince önüne geçilmez bir ilgi uyanır çoğumuzda. Nerde tamaricacae tamari smyrensis nerde İzmir ılgını’nın kokuları, işitir işitmez güzel kokulu otlar doluveriyor içime. Başka dillerdeki karşılıklar da ilginç olmasına ilginç ama, nerde bizim mızraklı devedikeni’miz, nerde çoban çökerten otu. Hangi dil tarih çoğrafyasında var bunlar?

Şu durumuma bak, tersine kürek çekiyorum ben. Binbir sorumluluk arasında ottan ota, ordan dil-içine, ordan gene kırlara tepelere yamaçlara koşturuyorum. "binbir" dedim de binbirdikenotu geldi gözümün önüne. Ege’nin kentleşmiş yazlık kıyılarını ele geçirmiş para kıran zengin pazarcıların yaygarasından olacak, bir köşeciğe sinmiş alıcı bekleyen utangaç köylülerin yaygısında yeralan o gösterişsiz otlar arasında binbirdelikotu da vardır çoğun. Sarımsı-bakırca çiçeklerinden tanıyabilirsiniz. Fışkıran saplarıyla bazılarına çekici gelse bile, leyleksi boyda yapracıkları yüzünden itici bulanlara da rastladım. Oysa, hemen hemen her ot gibi doğanın öbür canlılara, cansızlara armağanı ‘binbir’li-otlar, bence, albenili-anlam-çağrışımlarıyla güzel şeyler. Örneğin binbirdelikli otlardaki sayısız noktacıkların sayısız yaralardaki dertleri kesip attığı inancı yaygındır. Ola ki bunlardan bazı yerlerde otumuz binbirdilek diye de bilinir. Canı candan eden nice hastalıkta canacan katan gömüler diye saygıyla toplanır delik delik yapraksı otlar. Hayvanlar çok çok yerse ağılanabilirler; özellikle insanlar içindir bu otlar. Çarşı-pazar gezerken, – kentte bile olsanız, pazar gibi pazar pek kalmadı ya, bir köşecikte bu kupkuru otlara rastlarsanız, azıcık durup düşünün, emi. Ben merhemine bile rastladım. Çay yapıp içenlerden işittim, sindirim bozukluklarını yoketmesi biryana, en büyük yararı bağışıklığı güçlendirmekmiş.

Hiç kuşkusuz, gelmiş geçmiş herkese ortak bir yaşama sevincini ölçüp biçip buyuracak bir ölçek yok, olamaz da. Bu yüzden, "tuh bize, binyıllarca çalış çabala, gene de şöyle hepimize toptan uygun düşen bir yaşama-sevinci kotaramadık üzüntüsüne kapılmayalım ama. Herkes kendine en uygun birimi-ölçeği bulup buluşturmakta özgür; özgeye zararı olmadıktan sonra, kim kimin yaşama-biçimine elatabilir? Atması yanlış olur zaten. Gelin, uyanmış kişiler, toplumlar örneği davranalım: İnsan olup insan gibi yaşamanın tadını çıkarmaya bakalım! Böylesi bir sevinçde otların da yeri var benim yolumda. Dilerseniz siz de deneyebilirsiniz bu yolu. Bunca bireysel-toplumsal aykırılıklar ortamında kendimi kandırmadığım inancıyla söylüyorum, (bu arada kimsenin de gözünü boyamak istemem, – böyle bir istek, başta kendim, kime ne katabilir ki:) Ne de olsa yaşama sevincinden yana ot gibi adam değilim doğrusu; belli oranlarda da olsa, ot merakımın, ot-severliğimin payı var bunda. Tam tersine: gerçeklikler, duyarlıklar, düşünceler, başarılar, düşkünlükler, yavaşlıklar, hızlılıklar, tutarsızlıklar, tatlanışlar ortamında doğumdan ölüme tükenmez eyleyişler doğrultusunda yaşayıp giderken iyi ki zaman zaman, türlü türlü ot sevinçleri de eksik değildi, diyorum.

Geçen gün birkaç candan kişiyle söyleşiyorduk. Saatler geçti gitti kaşla göz arasında. Evsahibimizin, kısacık bir süre ayrılmasının ardından düzgün bir sofraya dönüşüverdi masa: Çeşit çeşit otlarla donatılmasın mı dikdörtgen! İlk lokmaları atıştırırken, doğrusu ustam bildiğim evsahibimiz, bana dönüp "Sende durumlar nite, bakalım?" diye sözü bana bırakmasın mı? Otçuluk, konu olduğuna göre, şöyle birşeyler söyledim ben de. Ot-bakışıma göstergecik olabilir diye yinelemeye çalışayım:

Deyimin yüce anlamında "otçu" sayılmam, hele ustaların yanında. Gene de, dildeki, doğadaki otlarla esrikleştiğim bazı anlarda kendi kendime, "Ben de otçuyum" diye mırıldanıyorum. Ama sonra hemen, yüzüm balıkotu örneği kırmızımsı kırmızımsı kızarmıştır diye düşünüp toparlıyorum kendimi, – "Yani ben de kendimce otçuyum."

Sofrada, otlu sofrada olduğumuza göre, uzaklaşmayalım: Otla pişirilen, ya da çiğ yenen, hiç olmazsa otla katkılanan herçeşit aşa varım. "Çorbacı" olduğuma göre, çorbaya çok daha uzun soluk gerektiği için, genişçe bir zaman yakışır çorbalara. Salataysa, ne denli yabanıl ottan yapılırsa o denli benimserim. Onun içindir ki, maydanozun, havucun, pırasanın tepelerden toplanmışına hep varım. Gelincik böreği, yumurtalı çıtırga böreği de, az yememe karşın damağıma uygundur. Mezeleriyse, hindiba, ebegömeci, bademcil, tavşan bıyığı, istifne salatası mezelerini, ustaca işlenmişlerse, pekçok şeyin üstünde tutarım.

Uygarlık usu, gönlü donatır. Öyledir. Ama uygarlığın ne türlüsü? Pekçok kişi toplum işlerini kolaylaştıran, kolaylaştırırken de yıkımlık zorlaştıran o "teknoloji" adındaki karmakarışık basınçlı şeylerle bir bakıma canavarlaşmış kentlerde, yalnızca makinalarla, elektronik aygıtlarla, bilgisayarla yetinilir sanır. Ne ki, gözlerin yorgunluktan seni bırakınca, elinde olmadan belki, başını bilgisayar "makinesine" dayayıp sözümona uyuyabilirsin. Öyle de, derdine yardımcı diye kullandığın kanısındaysan da, kanayan yaranı, kazınan mideni, acıdan kurtarmak için bilgisayar yiyemezsin; bilgisayarını merhem yapıp yarana süremezsin, olsa olsa ot çayına, ot merhemine ilişkin bazı bilgilere götürebilir seni. Gene de otun erdemi, otların erdemleri yok onda.

Ne dediğim anlaşıldı sanıyorum. Yalnızca otlarla uygarlık olmasa bile, özden gerçekleşmesi istenen, somut somut kişi-toplum mutluluğu olduğuna göre otsuz da olmaz. – Ot deyip geçmeyin.