| Sessizlik Yemini
|
| |
Pascal Quignard |
Yazmak ve yemini bozmak.
Sessizlik yemini var bir de, seçimi ne yönde olursa olsun, canavarsı bir
suçluluk büyütüyor içinde. Suskun kalma yemini çifte bir zorunluluk içeriyorsa
eğer (kendi olanaksızlığından zarar görüyorsa ve kendisini varedenin varlığını
sorguluyorsa), susan “ölüyse” ve konuşan “yalan yere andiçiyorsa”, bu
iki olanaksızlık ve bu çifte sıkıntı arasında yeminin bağladığı kişiyi
kafakola alan aşırı sonuçları başka bir yöne akıtacak bir üçüncü yolu
yalnızca hayal etme olanağı var mıdır ki? Daha basit bir biçimde söylemek
gerekirse: konuşurken suskun kalabilir mi insan? Susarken konuşabilir
mi?
Konuşurken suskun kalmak olanaksız.
Susarken konuşmak, sessiz kalarak konuşmak, ağzını açmadan ağzını açmak,
dudakları kımıldatmamak ve bu arada, genelde dudaklara yapışıp kalan hareketi
ellere devretmek, bütünüyle dilin içinde kalarak sessizliğe gömülmek,
vs. –bütün bunlar “yazmak” demeye geliyor aslında.
Yemininden dönmüyor o: sessizliğini bozmuyor. Telâffuzu olmayan bir dilde
buluyor kendini. Bir kitabın dilsiz ve ölü sayfasıyla değiştiriyor yerini.
– Konuşuyor ama: beklediğini gözler önüne seriyor yeniden ve ikiye bölüyor
onu. Geri çekilmek nedir bilmiyor. Sessizliği inkâr ediyor, sessizlik
olanağını ve ona “hükmetme” olanağını tanımıyor.
Yazmak sessizliği değil, sessizlik yeminini bozuyor. Yazan kişi açmıyor
ağzını, dilsiz o, ve yine de dil bütünüyle önüne serilmiş, üstelik konuşmadaki
halinden daha eksiksiz belki de. Tıpkı sessizlik gibi, daha yoğun o da,
daha ağır, gün içindeki yaklaşık sessizliklerden. Yazıya bulaşanlarda,
dilin o çelişkili hali, ve sessizliğin.
Yeminiyle olanaksıza boyun eğmişti. ‹manını sokmuştu işin içine. Hayatı
üzerine yemin etmişti. Oysa olanaksızlık duruyor hâlâ, sıkıntı da ıskartaya
çıkmadı daha. Muhakkak ki dönmüştü. Muhakkak ki gizlenmişti. Bundan böyle
“gizlenerek” öne çıkıyor, susarak “konuşuyor”, sistematik çelişkiler acımasız
belirsizliklere dönüştüler, ve daha da yoğunlaştı korku, çeşitlendi, eskisi
kadar şiddetli zonkluyor.
Yazanın “bütünüyle gizlendiğini” söyleyen Stéphane Mallarmé’nin cümlesini
anlayabiliyorum şimdi. Bu anlamda gizlenmenin ikili olduğunu varsayıyor.
“Gizleniyor”: çünkü vaktiyle “gizlenmişti”. Aslında çocukluğunda gizlenmiş
olanların o beyhude yazma edimine yükledikleri sonsuz ağırlığı okuyorum
burada. O “Eski”, “bulanık”, “anlamsız”, “gizemli iş” derinliklerinde
bir yerde önceden verilmiş bir sessizlik yemininin bulunduğunu varsayıyor.
Olanaksızlık çifte temelli o vakit, karşısında oynanacak “oyun” yalnızca
yazma işinin değil daha kasvetli yemin bozma işinin bir cilvesi aynı zamanda.
|