| Mutluluk Dedikleri O Tılsım...
|
| |
Tarık Dursun K. |
Kadının mutluluğu nerede başlar, nerede bütünlenir ve nerede son bulur
acaba? Çoğu yazarlar romanlarında bu sorunu kendilerine dert edinirler
ve ele alıp enine boyuna işlmeye, bir çözüm bulmaya savaşırlar.
Kadınlar romanlarda sürekli olarak acı çekerler, türlü onmazlıklarla karşılaşırlar.
Yazar kısmı, genelde yenmeleri olanak dışı bir alınyazısını önlerine sürerler
kahramanlarının; kadınlar, bu nedenle hep yenik düşerler. Bütün güçlerini
harcamalarına karşılık, o kötü alınyazılarının ötesini geçemezler. Aradıkları,
bekledikleri mutluluğa da bir türlü varamazlar.
Balzac usta işi romanı Eugénie Grandet’de Grandet Baba’nın tazecik kızı
Eugénie’i türlü acılara garkeder, okurun yüreğini burdurur; sonunda da
eliştirmecilerden “bu zor durum içinde kızın, amcaoğluna karşı duyduğu
sevgi, bu uğurda katlandığı özveriler ise, kadınlığın soylu ruhunun unutulmaz
bir destanı olarak daima hatırlanacaktır” beratını alır.
Peki, Eugénie Grandet bu denli zor durumlara düşer de Vadideki Zambak’ın
Henriette’i aradığı, umduğu, beklediği mutluluğa hemencecik mi erişir?
Hayır! Balzac usta, kahramanlarıyla eğlenmeyi, onlarla uzun uzadıya oynamayı
sever. Öncelikle kendi hayat serüvenini erkek kahramanı Felix de Vandenesse’ye
aktarır.
Balzac, o güne dek neler çekmiş, hangi acıların yaman köprülerinden geçmişse,
Felix’in de aynı yollardan, aynı zor geçitlerden geçmesi ister.
Felix’in karşısında yer alan (Vadideki Zambak’ı hatırlayın) Henriette
de, Moursauf da (söylediklerine, yazdıklarına bakılırsa) Balzac’ın hayat
hikâyesinde adı geçen tanıdık bir kadın; Madame de Berny’dir.
Aradığı mutluluğu kocasında bulamayan “Vadideki Zambak”, ihanete de yönelmez.
Kimbilir, bu belki de sonradan büyük bir yanılgıya düşme korkusundandır.
Aranan (ve bulunmayan) o mutluluğa Felix de Vandenesse’de erişilebileceğine
olan güvencesi nedir?
Kim sağlar ya da sağlayacaktır bunu?
Kim güvence verir Henriette de Mortsauf’a?
Zordur bu sorulara karşılık bulmak. Ama Balzac (o tartışılmaz romancı
ustalığı ile) ince ince bir nakışçı sabrıyla her birine romanın akışı
içinde karşılıkları bulur, buldurur ve okuruna sunar.
Ustalık diye buna dersiniz siz de.
Bütün hayatı boyunca insanoğlu bir arayışı sürdürürmüş, öyle diyorlar.
Neymiş bu... diye sorsanız, karşılığı mutlulukmuş. Mutluluk denilen o
olgu, bütün bir hayat boyunca aranıyormuş da bulunamıyormuş nedense. En
çok arayan ve bulamayanlar ise, kimler mi? Kadınlar.
Kadınların yazgıları gerçekten de derin. Olanca çabalarına karşılık değiştirmeleri
pek mümkün olmuyor. Belki hayatta da. Ama en çok bu arayıp da bulamamaya
romanlarda, filmlerde, tiyatro oyunlarında rastlıyoruz. Bir de şarkılarda
ve gidenin arkasından yakılan ağıtlarda.
Edebiyat, mutsuz kadın kahraman yaratmaya pek bayılır. Erkek yazarlar
da (belki) bilinçaltından gelme bir etkiyle sürekli mutsuz kadın tipleriyle
uğraşırlar.
Peki, erkek yazarlar bu örneklediğim tip yaratmacılığını severler de kadın
yazarlar buna seyirci mi kalırlar?
Hayır, (ne garip) kadınla yazarların bir çoğu, kendi hemcinselerinin romanlarda
bile olsa, mutluluğu elde etmelerine, mutlu bir sona gitmelerine pek izin
vermezler.
Charlotte Bronte’nin filmiyle de dillere destan Jane Eyre’i kadın kahraman
açısından (aramalar, bulamamamlar, bulma ya da bulurum umutları, güvencesizlikler)
Balzac ustanın Vadideki Zambak’ından aşağı kalır mı?
Sanmıyorum.
Düşünün; onca çilelerden, aşılması mümkün olmayan engellerden, nice zor
durumların ardından kahramanımız Jane Eyre, mutluluğa kavuşuyor. Ama,
ne denli bir mutluluktur bu acaba?
Edward (romanın erkek kahramanı ve kocası) evliliklerinin iki yılını kör
olarak geçiriyor. Bu oluş, iki insanı birbirlerine daha bir yaklaştırıyor;
Jane Eyre, “çünkü ben kocamın hem gözü, hem de sağ eliydim kelimenin tam
anlamıyla” diyorsa bile, yine de yazarı Charelotte Bronte zor durumda
bırakıyor kahramanını.
Sonra da küçücük bir umut ışığı yakıveriyor aynı kahramanlarına.
Ne mi bu?
Edward bir göz ameliyatı geçiriyor (aman ne yerli film, ne yeni filim!),
zamanla da bir gözü görme gücünü kazanıyor.
“İşte böyle,” diyordu Jane Eyre, romanın sonlarına doğru yazarın ona yakıştırdığı
yazgısına boyun eğerek; “Edward ile ben çok mutluyuz.”
Ben aynı kanıda değilim.
Siz?
|