uçak alana inerken yalnızca Oya’yı düşünüyorum ondan uzak kaldığım bu birkaç yıl boyunca nasıl değişmiştir kimbilir hiç haber alamadım ondan ne bir mektup ne de bir kart Gülçelenk ve Altınyıldız’la birlikte beni almaya geldiğinde Levent de yanıtsız bıraktı sorularımı nedenini bilemiyorum anlayamıyorum içimde adlandırılamayan bir tedirginlik kötü bir önsezi ve onu sanki bir daha göremeyecekmişim duygusuna kapılıyorum birden — sonra yine gerçekler buluyor beni bunlar gerçek mi gerçek olabilir mi tüm yaşamım boyunca ardımı bırakmayan bu karabasan eğer düşle gerçek arasında bir sınır varsa çevresini saran boğuntulu bir düşte yaşayabilirse eğer kişi ki ben yaşadım eğer algıladıklarımızın toplamı ise yaşadıklarımız niye niye niye olduğunu bilmeden bilisizce bilinçsizce birilerinin daha önce en ince ayrıntısına dek düşündüğü ve kesin bir sonuca bağladığı birçok kez oynanmış bir sahneden kaçmaya çalışır gibi ve ama yine de her solukta ona biraz daha yaklaşarak karşı konulmazcasına yaklaşarak bitmeyen bitemeyen bir karabasandan bir türlü uyanamamak yaşama— ilk kez ne zaman duyumsamıştım bütün bunları artık anımsamıyorum evet hiçbir zaman mutlu bir çocuk olmadım o olaydan çok önceleri bile ancak neyi kanıtlar ki bu bir zamanlar öylesine sevdiğim annem o bile anlayamadı beni ve şimdi kim derdi ki kim bilebilirdi ki günün birinde böyle olacağını artık değiştirilemeyecek bu katı gerçeği bu kaçınılmaz yazgıyı kim önceden görebilir görmeye kim cesaret edebilirdi ki ve bilinebilseydi bile değiştirilebilir önlenebilir miydi bizi buraya sürüklemesi olayların yo hayır hiç sanmıyorum annem amcam Oya ağabeyi Levent ve babaları Ali Niyazi Bey bir zamanlar babamın sağ kolu olan ve bir kunduzla bir balinayı ayırdetmekten bile âciz ama sonra niye bilemiyorum öyle olmasını istememiştim yo hayır hiç istememiştim ve daha bir sürü insan tanıdık ve yabancı yüzler gözlerimin önünde uçuşan bulanık artık açıklıkla anımsayamadığım seçemediğim ayırdedemediğim kadınlar erkekler hizmetçiler uşaklar polis memurları polis şefleri savcılar yargıçlar avukatlar ve sonra doktorlar hemşireler hastabakıcılar hastaneler hasta odaları hasta yüzleri hasta yaşamları herşey herşey herşey son birkaç yılda başımdan geçen içinde yaşadığım kaçıp kurtulmaya çalıştığım ancak hiçbir zaman ardımı bırakmadılar ki ölümüne izlediler beni köşeye kıstırmak için ve ben yabanıl bir kedi ama tüm bu soluk ve boğuntulu anıların anı parçalarının anı kırıntılarının arasında yine de pırıl pırıl ışıldayan belleğimden silinmeyen tıpkı kuzey yıldızı gibi bana yol gösteren babamın yüzü o dingin ve yumuşak yüz içe işleyen o derin bakışlar sevgili babacığım ne yazık ki sana yaraşır bir oğul olamadım olamadım ben hiçbir zaman— aradan kaç yıl geçti artık bilmiyorum bilemiyorum iki mi üç mü yoksa
daha mı çok zaman kavramını yitireli öyle uzun süre oldu ki ancak yine
de biliyorum anımsıyorum herşeyi daha dün gibi nasıl olduğunu ona ne yaptıklarını
hiç bilinebilir miydi bilinebilir miydi hiç böylesine acımasız bir kıyım
iç bulandırıcı nasıl nasıl nasıl usumu daha yitirmemiş oluşuma ne yapmam
gerektiğini bilmeme sağduyuyla davranabiliyor olmama şaşıyorum— yalının yüksek tavanlı geniş ve ıssız odalarında çocukken Oya ve Levent’le saklambaç oynadığımız o uzun ve karanlık koridorlarda insanın içini ürperten yankılı ve serin mermer sofalarda yılların verdiği yorgunluk ve hüznün altında inim inim inleyen ahşap merdivenlerde belki de onyıllardır tek bir kişi bile ayak basmadığı için örümcek ağlarının bürüdüğü o karanlık ve nemli bodrumun bilinemez tanınamaz çözülemez dolambacında içinde farelerin cirit attığı duvarları küf ve yosun tutmuş kilerlerinde yüklüklerinde mahzenlerinde günler günler ve günler boyu amaçsızca dolaşırken tahtası mantarlaşmış eski sandıkların içinde çoğu hiç tanımadığım dillerde yazılmış eprik ciltleri altın yaldızlı harfler ve çılgınca bir titizlikle işlenmiş ayrıksı gravürlerle bezeli sayfaları sararmış tozlu ve yırtık sanki yüzyıllar öncesinin karanlığını ağır ve boğucu kokusunu taşıyan o kitapları bulduğumda ve umutsuzluğun verdiği bir açlıkla okuduğumda onu düşünmüştüm onu uzun yıllar önce belki de tıpkı benim o anda duyumsadıklarımı duyumsayarak bu kitapları okumuş okumuş kimisini ezberleyene dek okumuş ve sonra ben daha ufacık bir çocukken geceleri o soğuk ve yalnız gecelerde yatağımın başucunda o yumuşak dingin ve sanki dipsiz bir kuyudan gelircesine boğuk ve yankılı sesiyle bana anlatmış olan artık bir daha hiçbir zaman göremeyeceğim onu— sonra yine Oya uzun sarı saçları hep kır çiçekleri takardı saçına dokunduğumda ürperen ince ve solgun gövdesi sessiz bir karşı koyuş ancak yine de gizlice isteyerek herkesin gözlerinden uzakta odaların loşluğuna sığınırdık hiçbir zaman bulanıklıktan arındırarak gözümün önüne getirmeyi başaramadığım o sıcak ve nemli ağustos gecesi çocuksu bir utanç ve tüyler ürpertici yabansı tatlarla dolu anılar safça bir güvenle kimsenin aramızdaki ilişkiyi bilmediğini sanışımız büyüklerin onun ve benim anne babalarımızın aile dostlarının hizmetkârların üstü örtülü sözleri anıştırmaları alaylı dokundurmalarıyla duyduğumuz yürek çarpıntıları— felsefe okumak için Oxford’a gittiğimde anlayabildim ancak ona ne denli bağlandığımı kısa yaşamlarımızda ne çok şeyi paylaşmış olduğumuzu ve bütün bunların bu silinmez anıların bizi belki de tüm bir yaşam boyu kopmazcasına birbirimize bağlayacağını— tüm bir yaşam yaşam yaşam bu sözcük beynimde hiç durmamacasına yankılanarak
karşıtına dönüşüyor acı bir anımsayış çığlık çığlığa bir zonklama gitgide
çoğalarak tüm öteki sesleri bastıran bir uğultu düş mü bütün bunlar herşeye
karşın birlikte olabilecek miyiz olayların beni karşı karşıya bırakmış
olduğu katı gerçekleri rastlantının alaycı yüzünün beni içine sürüklediği
ve artık neredeyse elle tutulur bir nesneye somut bir zorunluğa dönüşmüş
olan durumumu düşünüyorum ilki bir kazaydı belki tatsız tüyler ürpertici
uğursuz bir kaza ancak ya ikincisi bir kaçınılmazlıktı ilkinin yol açtığı
ama yine de istememiştim keşke yapmasaydım diyorum yapmayabilseydim ancak
geri dönüşü yok bunun zamanı geri çeviremeyiz artık kesinlikle biliyorum
ki hiçbir zaman birlikte olamayacağız eskisi gibi olamaz artık hiçbir
zaman hep tedirgin edici gölgeleri düşecek ilişkimizin üstüne babası ve
ağabeyinin ve sanki sızan kanla lekelenmiş ak bir gömlek gibi belleklerimizden
silemeyeceğiz bunu ne o ne de ben— gümrükten geçerken bunları düşünüyorum hep tıknaz bir memur kırık dökük bir ingilizceyle bildirimde bulunacak birşeyim olup olmadığını soruyor yanımda yalnızca giysilerimle tıraş takımımı getirdiğimi söylüyorum teşekkür ederek pasaportumu geri veriyor ona göre birtakım iş bağlantıları kurmak üzere ‹stanbul’a gelen bir ingiliz işadamıyım yalnızca Londra’daki özel klinik Levent’in Gülçelenk ve Altınyıldız’la birlikte gelip beni haftasonu için iki günlüğüne dışarı çıkarışından beri bizden haber alınamadığını hem aileme hem de polise bildirmiş olmalı ancak belgelerim eksiksiz üstelik düzmece bir kimlik kullanacağımı kim düşünebilir ki buğday sarısına boyattığım saçlarım mavi lenslerim ve yer yer arkaik sözcüklerle bezeli dahası enikonu teatral bile sayılabilecek yetkin ingilizcemle baştan ayağa bir adalıyım— amcamın iki sadık çomarı Gülçelenk ve Altınyıldız evet Altınyıldız ve Gülçelenk o iki onmaz ahmak ki ıslıkla basit bir ezgi çalmayı bile beceremezken beni baştan uca çalabileceklerini sandılar oysa severdim onları bir zamanlar onlarla olmaktan hoşlanırdım güvenirdim onlara çocukluk arkadaşıydık aynı okullara gitmiş birlikte gezip tozmuş unutulmaz serüvenler yaşamıştık şimdi yok ama artık onlar da Levent gibi tıpkı— dış hatlar terminalinin çıkışında yaşam tüm görkemiyle sürüyor masmavi bulutsuz yaz göğünü çevremdeki uzamı hıncahınç dolduran parlak güneşi ve hızla devinen insan ve taşıt kalabalığını algılıyorum ve bütün bu karmaşanın içinde umutsuzca son bir kez daha Oya’nın silik imgesini getirmeye çalışıyorum gözlerimin önüne ne var ki boşuna çünkü çevremde olanca hızıyla koşan yaşam ve o birbirlerine sonsuzca karşıt ve uyumsuz gibi geliyor artık bana geri çevrilemez yazgımla aramda bir an yalnızca kısa kıpkısa bir an tek bir soluk kaldığını duyumsuyorum ancak ne korku var içimde ne de üzüntü çünkü tanrısal adaletin yerini bulmasını sağlayabilecek tek kişinin ben olduğumu biliyorum intikamla bilenmiş ucu ağulu bir kılıç gibi gözümü kırpmaksızın saplanmalıyım düşmanımın yüreğine— bir taksi gelip önümde duruyor arka kapıyı açıp içeri girerken Miletoslu ustanın yüzyıllar ötesinden bana dek uzanan o uğursuz öngörüsü geliyor usuma olmak ya da olmamak bir ve aynı şeydir ikisi de ve bir kez daha duyumsuyorum tüm benliğimde ne yaşamla ölümün ne geçmişle geleceğin ne aydınlıkla karanlığın ne doğruyla yanlışın ne iyiyle kötünün ne de bilinçle bilinçsizliğin olduğunu var olan zaman yalnızca hiç durmaksızın akan ereksizce devinen kendisini sürekli yineleyen ama taşını hep bir hane ileri süren geri dönüşsüz zaman—
|
||||