“Okuru, kendi varlığını kanıtlamaya çağırıyorum...”

B.S. Johnson

Yaşam öykü anlatmaz. Yaşam kaotiktir, akıcıdır, rastlantısaldır; çözülmemiş, düzensiz bir sürü uç bırakır geriye. Yazarlar yaşamdan ancak sıkı, titiz bir seçmeden sonra bir öykü çıkarabilir, bununsa sahtelikten başka bir anlamı olmasa gerekir. Öykü anlatmak gerçekten de yalan söylemektir.
...
Romanlarımda yalan söylemek gibi bir sorunum yok benim. Bana göre yazınla öteki yazma arasındaki ayrım, birincisinin yaşam üzerine hakiki bir şey öğretmesidir; hakikati bir kurgu aracıyla nasıl iletebilirsiniz? Bu iki terim, hakikat ve kurgu, birbirinin zıttıdır, mantıksal olarak olanaksız olması gerekir bunun.
Bu arada, roman ve kurgu terimleri, birçok kimsenin onları birbirinin yerine kullanırken varsaydıkları gibi, eşanlamlı değildir. Trawl’ın yayımcısı kitabı roman değil özyaşamöyküsü sınıfına sokmak istiyordu. Bu bir roman diye direttim ve kanıtlayabildim bunu. Olmadığı bir şey varsa, kurgudur. Sonnet nasıl bir biçimse, roman da aynı anlamda bir biçimdir; bu biçim içinde hakikat ya da kurgu yazabilirsiniz. Ben, roman biçiminde hakikati yazmayı yeğliyorum.
Herhalde, okurun (ne kadar amiyane ya da basmakalıp olursa olsun) “bundan sonra ne olacak” gibi ilkel, kaba ve tembel merakına bel bağlamak, yarar ummak, romancı yönünden bir başarısızlığın itirafı değil midir? Okuru meraklandırması gereken şeyin, sözcük seçimi, biçemi olduğu gerçeği ile yüzleşemez mi yazar? Bu tür romancılarda gurur diye bir şey yok mudur? Bir pub’da size dertlerini anlatan sarhoş da aynı meraka bel bağlamaktadır.
Öteki sanatları düşündüklerinde, utanmazlar mı? Bugün bir ondokuzuncu yüzyıl senfonisi ya da bir Pre-Rafaelist resim yapan birinin algılamasını getirin gözünüzün önüne! On yıl öncesinin avant-garde’ı bile müzikte ve resimde kabul görüyor bugün, bazı hallerde bu sanatlarda birer kurum olmuştur. Ama neo-Dickens’cı roman bugün büyük övgüler almak, üzerine yazılar yazılmak ve satılmakla kalmıyor, yazarlarına üniversitede kürsüler sağlayacak bir nitelik olarak sayılıyor. Düşünülürse, bu sonuncu şey o kadar da şaşırtıcı değildir; bırakın ölüler ölülerle yaşasın.
...
Romancı, bugünün gerçekliğini, tükenmiş biçimler içinde, kurallara uygun ya da başarılı bir biçimde belirtemez. Eğer işinde ciddi biriyse, toplumu daha iyi olduğunu düşündüğü bir duruma doğru değiştirme çabasında bir cümle kuracak, çalıştığı biçimin evrimine duyduğu inancı en azından örtülü olarak belirtecek bir ifade kullanacaktır. Bu iki eylem köktencidir; kaçmayı seçmedikçe kaçınılmaz bir şeydir bu.
Günün gerçekliği hızla değişiyor; her zaman değişmektedir, ama her kuşağa göre hızlanıyor gibi de görünüyor bu. Romancılar (icat ederek, başka medyalardan ödünç alarak, çalarak ya da yamayarak), Dickens’ın gerçekliğini, Hardy’nin gerçekliğini, hatta James Joyce’un gerçekliğini değil kendi gerçekliklerini, durmadan değişen gerçekliği az ya da çok doyurucu olarak içerebilecek biçimler geliştirmek zorundadır. Bugünün gerçekliği, örneğin ondokuzuncu yüzyılın gerçekliğinden belirgin biçimde farklıdır. O zamanlar, kalıba ve ölümsüzlüğe inanmak olanaklıydı, ama bugün bizim gerçekliğimizi belirleyen şey, kaosun en uygun açıklama olduğu olasılığıdır; oysa, bir açıklama bulmak için bile olsa bunun kabul edilmesi de kaosun bir yadsınmasıdır aynı zamanda.
...
Gerçekten, niçin yazdığımı bilmiyorum. Bazen başka bir işi daha iyi yapamadığım için, diye düşünüyorum. Tabii, bir değil birçok nedeni var bunun. Onlardan bazılarını sayabilirim ve sayacağım; fakat genelde onları düşünmemeyi yeğliyorum.
Yazıyorum, çünkü söylemek istediğim, ama karşılıklı konuşmada, insanlarla yüz yüzeyken tam olarak söyleyemediğim bir şeyler var sanıyorum. Sonra, gurur, inatçılık, bana yardımı dokunmuş olanlara karşılığını vermeye koşut olarak beni incitmiş olanlardan öç almak arzusu, benden sonra da yaşayabilecek bir şey yaratma ihtiyacı (dinsel duygunun bir birikintisi olarak alıyorum bunu), serkeş sözcükleri sadece bana ait olacak (en azından şimdilik) anlam ve biçim kalıplarına sokmaya çalışmanın sırf teknik sevinci, insanları bana güleceklerine benimle birlikte güldürme arzusu, yaşantıyı bir düzene sokma, başıma gelmiş olan şeylerle uzlaşma ve bunlardaki hakikati söyleyebilme (hakikatin ne olduğunu keşfetme) arzusu gibi şeyler var. Özellikle de, acı verebilecek bir yükü, bir yaşantının verebileceği yıkımı başımdan defetmek, kendimden ve kafamdan uzaklaştırmak için yazıyorum: burada, aklımda duracağına, orada, bir kitapta dursun diye.
...
Romanın biçiminde yapmaya çalıştığım şey, eleştirmenlerin ve başkalarının tutuculuğu süzgecinden geçerken çok fazla çarpıtıldı; bu tarzlarda yazıyor olmamın nedenleri kayboldu, hiçbir zaman çok kişiye ve de kesin bir biçimde ulaşmadı. Çoğu eleştirmene göre “deneysel”, daima “başarısız”la eşanlamlıdır nerdeyse. Deneysel sözcüğünün benim çalışmalarım için kullanılmasına karşı çıkıyorum. Tabii denemeler yapıyorum, ama başarısız olanları sessizce gizleniyor, yayımlanmak üzere seçtiklerimse bana göre başarılı olanlar: yani, özel yazma sorunlarını çözmek için bulabildiğim en iyi yol bu. Uylaşımdan ayrıldığım yerdeyse, uylaşım başarısız olduğu, söylemek zorunda olduğum şeyi iletmede yetersiz kaldığı için oluyor bu. Her tekniğin işleyip işlemediği, başarmak üzere yola çıktığı şeyi başarıp başarmadığı, seçeneklerin ne kadar az iyi olduğu gibi ilgili sorular da var tabii. Kullandığım her tekniğin yazınsal bir mantığı ve teknik bir nedeni var; bunu kabul edemeyen kişi, çözülmesi gerekli olan sorunu anlamamış demektir.
...
Romanlarımın her birinde, o zamana kadar ne olup bittiyse, bir yığın konu, yaşam gereci, benim kendi yaşamımdan şeylerin bir şekle girmeye, benim bir roman olarak tanıdığım bir biçim almaya başladığı belli bir nokta olmuştur hep. Gereçle kendim arasındaki bu önemli etkileşme daima zaman içinde bir tek noktaya indirgenmiştir: benim için açıkça çok heyecan verici bir andır bu, bir başka roman daha yazabilirim diye büyük bir rahatlama anı da aynı zamanda.
...
Okurlar için, çoğu kez şunlar söylenir: roman okumaya devam edeceklerdir, çünkü roman onların, filmin ya da televizyonun aksine, imgelemlerini çalıştırmalarına yardım eder; romanın onlar için en çekici yanlarından biridir bu; karakterleri ve buna benzer şeyleri kendi yönlerinden hayal edebilirler. Benim romanlarım için geçerli değildir bu; daha önce söylediklerimden anlaşılmalıdır ki, ben fikirlerimin yoruma en az fırsat kalacak biçimde dile getirilmesini isterim. Gerçekte, daha da ileri gidip diyebilirdim ki, bir okur kendi imgelemini benim sözcüklerime ne kadar dayatabiliyorsa, o yazı o derece başarısız olmuştur. Kendi imgeleminden çıkardığı şeyi değil benim (görümü) görmesini isterim onun. Başkalarının fikirlerini kabul etmedikçe, ilerlemesi nasıl düşünülebilir? Kendi imgelemini dayatmak istiyorsa, o zaman otursun kendi kitaplarını yazsın. Okur-karşıtı bir şey olduğu düşünülebilir bunun; fakat biraz daha düşünülürse, gerçekte benim yaptığım şey, okuru kendi varlığını elle tutulur biçimde kanıtlamaya çağırmaktır, ben yazarak kendi varlığımı nasıl kanıtlıyorsam.

Denildiği gibi, dil, bir kesinliğe ulaşmanın pek de kesin olmayan bir aracıdır; aynı sözcük, her kişi için biraz farklı anlamlar taşır. Ama bu benim gücümün dışındadır; bu konuda elimden bir şey gelmez. Ben bana göre bir şey kastetmek için kullanabilirim sözcükleri, bir başkasına da aynı şeyi ifade edebileceği (beklemek ne demek!) ancak umut edilebilir.
Bu da bizi kimin için yazıyorum sorusuna getirir. Kimliği belirli bir kamu için yazdıklarını ileri süren yazarlardan hep kuşku duymuşumdur. Bu kamudan kaç mektup, kaç telefon alıyorlar ki, o kamu için yazdıklarını o kadar kesinlikle bilebiliyorlar? Bunu kendilerine sorduğumda, deneyimime göre, çok azmış bu sayı. (Bir düzineye yakın kitap yayımladıktan sonra) ben kendim, “sıradan okurlar”dan, yani kim olduklarını bilmediğim kişilerden beş kadar mektup aldım; bunlardan üçü, kendilerinin yazacakları kitabı yayımlamış olduğum için şiddetle azarlıyordu beni. Hayır, Travelling People felaketi dışında, kaçınılmaz biçimde kendim için yazıyorum ben, doyumun da tamamen bana ait olması gerekir; ne yaptığımı görecek, ne söylediğimi anlayacak ve bunu kendi çapraşık amaçları için kullanacak benim gibi çok az sayıda kişi olduğunu ancak umut edebilirim.

Ama yine de, böyle olmak zorunluluğu diye bir şey yok. Çoğu okurun yeni yapıtlara açık olacağını, bu ülkede, gelenekle eli kolu bağlı olmayan az sayıda yazarın yaptığı ve yapıyor olduğu şeyi anlamaya ve ona yakınlık duymaya can atan bir alıcı kitlesi olduğunu bekleme hakkına sahip olduğumu düşünüyorum. Bu ülkenin genel kitap kültürünün ne denli şaşırtıcı ölçüde kültürden uzak olduğunu ancak Kıta Avrupası’nın avant-garde geleneğiyle ilişkisi olan kişi anlayabilir. Aşk romanları, heyecan verici kitaplar ve sözümona doğru düzgün roman yazanlarla karşılaştırıldığında, yazmanın önemi varmış gibi, gerçekten bunu istermiş gibi, gerçekten bunu istemeleri önemliymiş gibi yazan fazla sayıda yazar yoktur.

Burada belki de Samuel Beckett (elbette), John Berger, Christine Brooke-Rose, Giles Gordon, Wilson Harris, Rayner Heppenstall, hatta aceleci, kafası karışık Robert Nye, Ann Quinn, Penelope Shuttle, (yalnızca son kitabı Raw Material için) Alan Sillitoe, Stefan Themerson ve (gelecek vadeden) John Wheeway; ve eğer bir roman yazacak olursa (beklemede) Heathcote... karşısında şapka çıkarmalıyım.
Yukardaki listeye katılmadığı için önemsenmediğini, küçümsendiğini düşünen kadın ya da erkek herhangi biri varsa, adını şuraya ekleyebilir:

Ama lütfen, kendilerini hangi nitelikleri dolayısıyla böyle gördüklerini de bildirsinler bana.
Nezaket bir işimize yarar mı ki?
Nathalie Sarraute bir keresinde yazını, yenilik bayrağının bir kuşaktan öbürüne aktarıldığı bir bayrak yarışı olarak tanımlamıştı. Britanya romancılarının büyük çoğunluğu bayrağı düşürmüş durumda, geriye dönük, öylece hareketsiz duruyorlar, ya da böyle bir bayrak yarışından bile habersizler. Bu söylediklerimin çoğu daha önce de söylenmiş şeyler tabii; belki de bağlam ve bileşim dışında, hiçbiri yeni değil. Anlamadığım şey, Britanya yazarlarının neden bunu anlamadıkları ve buna karşı bir şey yapmadıkları.

4.5.1973