B.S. Johnson’ın romanı, İngiliz romanında yenilikçi coşkunun ender bir örneğidir. Bir yazar olarak, kurgusal deneyimi bütün yazdıklarının gerçek olduğu ısrarıyla birleştirmiş, bir sanatçı olarak da, alışılmış yazınsal pratiğin dar kafalı dogmasına ve ürkekliğine karşı çıkmıştır. Dilbilimsel yaratıcılığı yönünden dikkati çekmeyen bir türde, romanını betimlediği koşulların bir eğretilemesi haline getirerek İngiliz romanına yeni bir yaşam soluğu getirmiştir. İlk dört romanında: Travelling People (1963), Albert Angelo (1964), Trawl (1966) ve The Unfortunates (1969), değişik biçem ve basım denemeleri benimsenir, her birinde kitabın genel düzeni romanın deneyimine katkıda bulunur. Gerçekten de, The Unfortunates’ta Johnson, roman biçimini gidebileceği kadar uzağa iter, ama yine de romanın neler başarabileceğine değgin övülecek bir örnek kor ortaya; birinci ve son bölümleri dışındaki bölümler, bağımsız sayfalar biçiminde, yeniden karıştırılıp herhangi bir sıra içinde okunabilir. Bu yolla, Johnson yaşamın, belleğin rastlantısal doğasını; temel karakterin, en sonunda da romanın kendisinin yakalandığı kanseri yansıtır. Bu dört romana göndermeler yaparak, Johnson’ın, roman-yazımının kendisini, insanlık durumu için bir eğretileme haline getirmek amacıyla roman biçimini nasıl kullandığını göstermek istiyorum. Johnson, aslında başlığına karşın bir kısa öyküler toplamı olan Aren’t You Rather Young to Be Writing Your Memoirs? (1973) adlı kitabına yazdığı Giriş’te, bir romancı olarak amacını açık bir biçimde açıklar. Önce, Ulysses’i yazarak romancının gizilgüç alanını genişlettiği için James Joyce’a teşekkür eder ve bu kadar çok sayıda çağdaş yazar, modernizm diye bir şey sanki hiç gerçekleşmemiş gibi, hâlâ “anakronik, zayıf, konu dışı ve ters”1 ondokuzuncu yüzyıl romanı yazmaya devam ettiği için üzüntüsünü bildirir. Öykü ve romanlarında öykü anlatmaya ilgi duymadığını, çünkü, “öykü anlatmanın gerçekte yalan söylemek olduğunu” söyler ve “ben romanlarımda yalan söylemeyi düşünmüyorum” der (14). Ona göre, gerçek ve roman birbirine doğrudan zıt şeylerdir, bu yüzden de romancının görevi, içinde yaşadığımız kaos durumuna en uygun biçimi bulmaktır. Trawl’un yayımcısı romanı “özyaşamöyküsü” başlığı altında vermek istiyordu, fakat Johnson onun yalnızca “roman biçiminde gerçek” olduğunda diretti (14). İşte Johnson’ın, romanın çağdaş gerçekliği doğrudan bu şekilde çizmek gibi bir meydan okuyuşu kabul edebileceğini ısrarla söylemesidir ki, onu çağdaş romanda bu kadar önemli –haksız bir şekilde ihmal edilmiş– bir yenilikçi yapmıştır. Johnson’ın yazdıklarının çoğu hiç kuşkusuz özyaşamöyküsel özelliktedir, ama, romanlarda önemli olan şey, özyaşamöyküsel öğe değil, bir romanın gerçekte ne olduğu ya da ne olabileceğinin ortaya çıkarılabilmesidir daha çok. Johnson, yukarda adı geçen denemesinde de söylediği gibi, romanın iç düzeneğini ortaya koymak ve sanatçılığın ne olduğunu –artis est montrare artem– göstermek istiyordu. Bu yolla romanlar, birbiri ardından gelen bölümlerde farklı biçemlerin benimsendiği ve bir tek roman içinde iç konuşmanın, mektupların, günlüklerin, oyunların ve film senaryolarının kullanıldığı, roman sanatının eğretilemeleri olur. Johnson’ın televizyonlara belgeseller yapma deneyimi bu yönden yardımcı olmuş olabilir ona, ama o yine de bir sanat biçimi olarak romanın hâlâ oynayacağı bir rolü olması düşüncesinde ısrar etmiştir. İnsanlar sadece kendilerine birşeyler anlatılmasını isteseydi, bunu televizyon cihazına bırakabilir ve romanı daha uzmanlaşmış, zor bir alan için, çağdaş insanın bilinci için saklayabilirdi. Johnson altmışların ve yetmişlerin, bu alanın özelliklerini açınsamaya ve kullanmaya hazırlıklı az sayıda yazarından biriydi. Johnson’ın otuz yaşındayken yayımladığı ilk romanı olan Travelling People’da, yeniliğin kullanımı hâlâ belirsiz ve karışıktır. Daha sonraları, romanda gerçekle kurgusal olanın o yanlış karışmasından pişmanlık duyduğunu söyleyecek ve yapıtın yeniden basımını reddedecektir. Roman, sırtını Johnson’cı (Samuel) düzyazıya dayayan ve kendi kendine, ne tür bir roman yazacağı sorusunu soran bir yazar parodisiyle başlar. Yanıt, başlangıçta, alışılmış düz bir çizgide ilerleyen bir roman gibi görünür: Henry Henry gibi garip bir adı olan ve yazarın görüşlerinin kurgusal temsilcisi olan bir otostopçu vardır, Kuzey Galler’den Dublin’e giden Hollyhead feribotuna doğru ilerlemektedir. Fakat anlatıcı Stromboli Kulübü’ne varır varmaz, alışılmış olay örgüsü görünümü kaybolur ve belirsiz kötü şeyler –bir ölü köpekler kargosu, saldırgan bir asker– anlatıcının kendi buluşu ana izleğe boyun eğen başarısız “olaylar” olarak terk edilmeye yüz tutar. Romandaki ölümü göstermek üzere Tristram Shandy’ye öykünen siyah sayfalar, bilinçsizliği göstermek üzere rasgele düzende gri noktalar, uyku ya da düzelmekte olan bilinçsizliği göstermek üzere gri noktalardan, düzenli şekillerden oluşan az miktarda basım denemeleri vardır romanda. Bunlar ve hayran olduğu eski düzyazı ustalarının parodileri zaman zaman eski bir öğrenci coşkusunun taşkınlığı gibi görünebilir – Johnson yirmi üç yaşında, Londra, King’s College’da bir doktora çalışmasına başlamıştı. Ama yine de ve kitabın doruğunun eski bilinen yanlarına karşın –Henry en sonunda Kim’le sevişir, kulübün “cennet”inden kovulur ve kızı tekrar görmek üzere planlar yapar– kitap, biçemdeki süreklilik ve roman boyunca devam eden “gezgin halk” eğretilemesi yönünden ciddi umutlar verir. “Gezgin halk”, geleneksel olarak Çingenelerin kendileri için tercih ettikleri addır; başkarakter Henry ise köksüz olması, doğuştan bağlı olduğu çalışan sınıflarla ve benzemeye çalışmak üzere eğitildiği orta sınıflarla karışamaması anlamında gezgin bir kişidir. Kulüpte, Maurice diye bir karakter, sadece bir barmen olarak görmek ister onu, çünkü böyle yaparsa kendisini yaşatan hayaller yıkılacaktır. Joyce’un Ulysses’ı karşısında duyduğu coşku aynı adı taşıyan Hollywood epiğine bir gönderme olarak anılır. Henry, sonuç olarak topluma öfkelidir –“toplumun gerçekte olduğu gibi değil, ileri sürdüğü gibi olmasını istiyordu”2 –fakat onu değiştirmek için ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Yanıt, doğallıkla, kitabın kendisidir; “Gezgin halk” terimini, yazar, hem yolların yeni fatihleri olarak hayran olduğu kamyon şoförlerine hem de Henry gibi, sınıflı olmaya yargılı katı bir toplumda bağımsız bir kimlikle dolaşan insanlara bir gönderme olarak alır. Johnson’ın ikinci romanı Albert Angelo, Travelling People’daki belirsiz, uzayıp giden tonlardan, anlatı tekniğinde önemli bir gelişme gösterir. Benimsediği roman kişisi, daha sonra romanın “Dağılış” bölümünde terk edilmiş olsa bile, kendine daha güvenlidir. Kaos ve korku içinde çökmekte olan bir aklın daha inandırıcı ve olgun bir temsilini iletmede başarılıdır. Roman yüzeysel olarak genç bir yedek öğretmenin öyküsünü anlatır: yeteneğini bir mimar olarak sergilemek istemektedir, ama her gün biraz daha kötüleşmekte olan öğretim kurumlarında ders vermeye yargılıdır. Roman kişisi Albert, Londra, Islington, Angel’daki kasvetli bir ortaokulda kaçınılmaz yargısıyla yüz yüze gelir: alaycılığı, sivri dili öğrencileri öylesine kızdırır ki, bir içki faslından sonra gecenin geç bir vaktinde onu karşılarında bulunca, içlerinden bazıları onu kanala iter ve orada boğulur. Daha da önemlisi, Johnson, romanın tam olarak temsil etmesi gereken şey üzerinde okurla bir tartışma içindedir. Johnson daha sonra bunun, yazmaktan gerçekten mutlu olduğu bir roman olduğunu söylemiştir. Ona göre, roman “Hakikati, tekbenci olarak da olsa roman biçiminde doğrudan anlatmakla İngilizlerin nesnel bağlaşıklık hastalığını yenmiş ve benim küçük sesimi duymuştu.”3 Roman biçimsel olarak, sanki romandan beklenen şeylerle alay etmek istermiş gibi bölümler şeklinde –giriş, sergileme, gelişme, dağılış ve son– düzenlenmiştir, tıpkı bazı çağdaş mimarların, yapının temel özelliklerini, hem onun yapmacıklığını vurgulamak hem de bu yapmacıklığı kavramın bütünüyle birleştirmek için açıkta bırakışı gibi. Romanda garip basım oyunları da vardır: bir dalaşma içinde, Albert’e, Marlow’unkine benzer kendi ölümünü önceden gösterebilmek için, özgün İngilizce basımın 149 ile 151. sayfaları arasında bir delik konur. Buna benzer bir biçimde, Albert, bir falcıyla ilgili bir kitapçığa bakarken, hem romanın yaşama yakınlığını hem de onun bütünüyle yapmacıklığını vurgulamak üzere kitapçığın kendisi yeniden kopyalanır. “Dağılış” bölümündeki itirafta olduğu gibi, Johnson, yaşamı olabildiğince yakın bir biçimde yeniden üretmek için kurgu sanatını kullanır, kaçınılmaz bir biçimde başarısız olunca da, romanın olanakları kavramımızı genişletir. Bazı bakımlardan, en güçlü ve sürekli deneme, en uzun bölüm olan “Gelişme” bölümünde yapılır. Johnson, bir dizi unutulmayacak büyük ustalık sergiler: Albert’in dersanedeki performansı, kişi olarak çöküşünün bir eğretilemesi görevi görür. Sayfanın karşısındaki paralel sütunlarda, dersin içeriğini, öğretmenin öğrettiği şey üzerine düşüncelerini ve çocukların buna tepkisini, son olarak da çocukların nefret uyandırıcı eylemlerini ve sözlerini yan yana getirir. Öğretmenin dersi hazırlayamadığı için kendini savunması –her şeyden önce bir öğretmen değil bir mimardır o (yani, bir yazar)– kendinden kuşku içinde yıkılır gider. Bu arada, okul dışında –İngiltere’nin içinde bulunduğu durumun bir eğretilemesidir bu okul dışı– Albert, sahte bir kimlik edinerek ve çevresinin düşkünlüğünden keyif duyarak ihtiyar adamlarla içer: “Onu çökmüş ve çürüme halinde, düşkünlüğü içinde seviyorum ben, tıpkı benim durumum gibi, Londra’nın durumu gibi, İngiltere’nin durumu gibi, insanın durumu, insanlığın durumu gibi.”4 Dördüncü bölüm, “Dağılış” bölümü olmasaydı, roman böyle bir karışıklığı yaratan toplumsal ve siyasal durumlara bir saldırıdan öte bir şey olmayabilirdi; bu bölümde, daha önceki bütün o ustalıklar, oyunlar çözülür ve yazar birden kendi kişisinden dışarı adım atar ve her şeyi bilen anlatıcı olur: “Siktir et bütün bu yalanları, benim aslında yazmaya çalıştığım şey, mimarlık üzerine bütün bu anlattıklarım değil, yazmaktır.” (167) Baştan beri bildiğimiz şeyleri: Albert’in bir uydurma kişi olduğunu; kendisi, yani yazar “Albert, beni temsil eden kişi, zavallıcık”(170) diye yazmak istediğinde aslında öğretim üzerine yazmakta olduğunu kabul eder. Sırf gerçeği yazmak ister, çünkü roman, tanıma göre, yalnızca yalanlardan oluşur, ama her şeyi anımsayamaz, hem bütün bu değişikliklere nasıl ayak uydurabilir insan? Albert Angelo Islington caddelerini, Joyce’un Dublin caddelerini betimleyişi kadar yakından betimler.“Ona, yaşama ayak uyduramazsın” (173). Johnson bu bölümü kendi sloganıyla bitirir (“roman hakikati taşıyan bir araç olmalıdır”), bu amaçla, “Bir sayfa, iletmek zorunda olduğum şeyi en açık bir biçimde anlatacağını düşündüğüm işaretleri koyabileceğim bir alandır” (176). Dolayısıyla, romanın kendisi Johnson’ın amacı için bir eğretilemedir, sonlandırıcı kısa “Coda”dır, Albert’in öldürülme sahnesi ise bir önceki bölümde romancının amaçlarının dramatik bir tarzda ortaya konmasından sonra neredeyse bir gölge doruk gibi gelir. Albert Angelo’nun ardından gelen Trawl, Johnson’ın o güne kadarki en özyaşamöyküsel ve deneysel romanıydı. Kitap bir balıkçı teknesinde geçen bir yolculuğun öyküsüdür; zamanının çoğunu önceleri ranzasında hasta yatarak geçiren, daha sonraysa, eğretilemesel olarak ve gerçek anlamda da iyileştiği için güverteye daha sık çıkan anlatıcının bu yolculuğu hangi nedenle yaptığı açıklanmaz. Kitabın başlığı “trawl” (tarak), hem balık avlamaya hem de bilinçaltının parçalanmış bölümlerini bir araya getirirken yazarın gösterdiği bilinçli bir zihinsel çabaya gönderme yapan bir sözcük oyunudur. Geçmiş hakkında her şeyi anımsamak için kararlı bir çaba gösterir: “Hepsini düşünmeliyim, hepsini anımsamalıyım, her şey olmalı, yoksa kesinlikle anlayamam.” 5 Fakat kendi bilinci, gerçek bir balık ağı gibi, ancak daha büyük, daha sindirilmemiş parçaları yakalayabilir, sık sık kendinden kuşkulandığı anlar olur: “Zihnimin hassas ağıyla geçmişimin o yırtılmış, parçalanmış tabanını niye tarıyorum ki?” (21). Yanıt: zihin zorunlu olarak geçmişe döner; kitap ise, kendisiyle arası açık, daha önceki ben’in hayaletlerini gömünceye kadar rahatlayamayan bir zihnin eğretilemesidir. Aslında zihin kendi içinden gelen zorlama altında çalışır: “Usandırıcı bir şey bu, ilgisiz...Ama zorunlu: belleğe dur durak yok, ancak kısmen kontrol altında, bir kez açılınca fıkır fıkır kaynıyor.” (80) Johnson kendini “kurgusal temsil”e bırakacağı korkusu içindedir hep, sonunda hiçbir açıklama olmadan ortada kalacağının bilincindedir acı acı, “sadece şeyler, olgular”. (87) Trawl’da basım oyunları, –nerdeyse bütünüyle baştan sona iç konuşma olan– yöntem nispeten açık da olsa, karmaşıktır. Johnson, anlatıcının ya düşünüyor, ya anımsıyor, ya da kendi düşünceleri ve betimlemeleri üzerinde yorum yapıyor olduğunu göstermek için farklı –3 katrat, 6 katrat ve 9 katrat- espaslar kullanır. Noktalarla birbirine bağlanan grup halinde cümleler, Céline’in yaptığı gibi, paragrafların yerini alır, cümlelerin ritmiyse denizin ritmini yeniden yaratmaya çalışır. Geçmişinin ölü ağırlığıyla yüzleşme, yitmiş olanı yeniden yaratmada nihayet kazandığı zafer, kadınlarla doyumsuz ve kısa karşılaşmalar, öyle ki, sonuna kadar, “Bütün o yıllar boyunca yüklendiğim bir büyük coşku borcunu nihayet ödemiştim sanki” (179). Anlamlı bir biçimde, kendi cinsel iktidarsızlığıyla ilgili acılı bir bellek, Ginnie’den gelen ve ona geleceği göğüsleme gücü veren yeni, “sürekli” aşka güven duymadan önceki son aşamadır. Deniz yolculuğu, Melville, Aiken ve Lowry’de olduğu gibi, edebiyatta geleneksel bir kendini bulma yolculuğudur; Johnson’daysa, kaptan bile balık bulma içgüdüsüyle kendini doğrulamayı sürdürmek zorundadır. Kaptan her zaman güvertede, sonunda denizi ve geminin tayfalarını kabul eden Tanrıya benzer bir figürdür. Fakat bu kimlik anlamı kırılgandır: “Tam onlardan biri –sağlıklı ve ayakta– olmak istediğim, olduğumu düşündüğüm anda, bana yer yok, hiçbir yer yok, yine kendi tek başınalığıma dönüyorum.” (179) Ginnie’ye varış saatini bildirmemiş olduğunu, onun kendisini beklemiyor olacağını anımsarken, sanatçının tek başınalığı vurgulanır. Sımsıkı mühürlenmiş bilincine döner, ve roman, tıpkı başladığı gibi, sürekli hapsedilmişlik duygusuyla biter: “Ben, hep ben’le....insan hep ben’le başlar....Ve ben’le bitirir.” (183) Trawl zihnin iç sürecini yansıtan doğrusal bir model izliyorsa, Johnson’ın bundan sonraki romanı The Unfortunates, onun İngiliz romanının geleneksel beklentilerine en cüretli saldırısıydı. Roman, bazıları basımcı formları gibi bağlanmış, birbirinden ayrı bölümler içeren bir kutu içinde satılıyordu. Açıkça belirtildiği gibi ilk ve son bölümün dışında, ötekiler herhangi bir sıra içinde okunabilirdi. Bir kez daha, kitabın formatı, konusunun bir yansımasıydı. Anlatıcı, eski bir yakın arkadaşının burada kanserden öldüğünü ve o zamandan beri buraya hiç gelmemiş olduğunu anımsadığında, garip bir kasabada bir gazetecilik görevindedir. Ölü geçmiş ve yaşayan şimdiki zaman zihninde bir etkileşim içindedir, romanın rasgele okunabilirliği ise zihinsel çağrışımlarının rastlantısallığının bir yansısıdır. Ayrıca, roman Johnson’ın Aren’t You Rather Young to Be Writing Your Memoirs?’ın girişinde de yazdığı gibi, rastlantısallık ve kanserin doğası için maddi, elle tutulur bir eğretilemeydi. Konusu zaman zaman, girişilen çabanın aşırılığını doğrulayamayacak hafiflikte görünse bile, kitap, İngiliz romanının sınırlarını genişletmek için güçlü bir girişimdir. B.S. Johnson, romanlarına yapıştırılan “deneysel” yaftasını hiç sevmez, sinema ve televizyon romanın öykü anlatma işlevine zorla el koyduğuna göre, kendisinin yazılması gereken türden roman yazmaktan başka bir şey yapmadığını söylerdi inatla. Yine de, ve kendisini kötüleyenlerin acımasızlığına karşın, Johnson İngiliz romanına karşı meydan okumaya kalkan ender yazarlardan biri olarak durmaktadır. William Burroughs’un, Jeff Nuttal’ın Pig’ine yazdığı girişte belirttiği gibi, roman, modern sanatın elli yıl gerisindedir. Johnson, romanın kendisi yaratıcılık etkinliğinin bir eğretilemesi olsun diye yeni teknikler kullanan bir yenilikçi olarak yazan az sayıda romancıdan biridir. Johnson’ın, bitmemiş son romanı olan See the Old Lady Decently’de, İngiliz yazarlarının değişmeye karşı direncini kırma çabasından umutsuzluğa düşmeye başladığının belirtileri vardır. En fazla umutlanılacak şeyin, romana nazik bir gömme töreni yapmak olacağını sanıyordu: “Görevimiz, dile nazik bir gömme töreni yaptırmaktır.”6 Romanın adındaki çağrışım daha da karmaşıktır, yirminci yüzyılda Britanya’nın çöküşünün bir eğretilemesi olarak annesinin kanserden ölümüne bir gönderme yapar orada. Bununla birlikte, ölümünden kısa bir süre önce yazılmış, Johnson’ın doğuşu anında biten roman, rastlantısal ve kaotik görünen yaşamın gerçekte bir çökme ve yenilenme çevrimi olduğunu göstermek istiyordu. Eğer böyle ise, o zaman Johnson ilk yapıtlarında, İngiliz romanında var olan yenilenme gizilgücünün güçlü bir imgesini; sanatın ve yaratıcılığın, İngiliz romanının can çekişmekte olan artıklarındaki yeni biçimlerde bulunabileceğinin canlı bir kanıtını bırakmış demektir. 1—B.S. Johnson, Aren’t You Rather Young to Be Writing Your Memoirs? (Londra:
Hutchinson, 1973), 14
|
||||