Ahmet Haşim, on beş ay süren bir hastalıktan sonra, doktorların verdiği bir yıllık ömrü üç ay geçerek, 4 Haziran 1933 günü ölür. Cenazesi ertesi gün saat 12’de Kadıköy Bahariye Caddesi’nde Belvü Apartmanı’ndaki evinden alınarak Eyüp’teki aile mezarlığına gömülür. (Resim 1) Ertesi yıl, Haşim’in birinci ölüm yıldönümünde Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun hazırladığı 82 sayfalık küçücük (17 x 12 cm) bir kitap çıkar: Ahmet Haşim. (Resim 2) Kitaba dönemin rayicine göre yüksek bir fiyat konulmuştur. Üzücü ama bir vefa örneği olduğu için teselli edici bir gerekçesi vardır bunun. (Resim 3) Ancak, kitap basılacağı sırada yeni bir gelişme olmuştur. Bu da kitabın sonundaki ek sayfada belirtilir. (Resim 4) 1897’de Galatasaray Lisesi’ne giren Haşim’in orada tanıştıklarından biri de Abdülhak Şinasi Hisar’dır. Abdülhak Şinasi, şairin ölümünden otuz yıl sonra çıkan Ahmet Haşim kitabında (Resim 5) “Şairin Ölümü” başlıklı bölümde o özel üslubuyla anlatır: “Ahmet Haşim’in yüzü, –onun ölümünden bir gün evvel şair Ahmet Kudsi Tecer’in aldığı ve gazetelerde çıkan bir fotoğrafta tesbit olunduğu gibi,– büsbütün bir ölü yüzü, fakat harikulâde parlayan ve ölümün geldiğini görürken hayata bakan iki gözle bir ölü yüzünden daha müessir bir şey olmuştu. O sanki daha hayata vedâ etmemiş gözleriyle, yaşayan bir ölü gibiydi. Sanıyorum ki, hayatımda bu kadar trajik bir manzara görmedim, ve şimdi sanıyorum ki, ölüm bile bu harikulâde gözlerin ferini söndürememiş, parıl-parıl yanan bu gözler kapanmamış, Haşim toprağa bu yanan gözlerle girmiştir. ‘Bir kızıl çehrede âteş gibi gözler, – bana gûya ki ölümden bakıyor!’ (Resim 6) Haşim’e bunca yanan Abdülhak Şinasi’nin ölümü de çok farklı olmaz: Kitabının çıkışından bir iki ay sonra, 1963’ün 3 Mayıs günü ölür. Akşam’da çıkan ölüm haberinde durumun acılığı bir şey söylemeyi gerektirmeyecek ölçüde açıkça belirtilmiştir. (Resim 7) “Büyük ve ebedî Haşim” ölümünün ardından “ihtifaller”le anılmıştır ama,
senesine kalmadan unutulur. Daha yaşarken ondan haberdar olmayanlar bile
vardır: 15 Aralık 1933 tarihli Varlık’ta Nahit Sırrı Örik, Yusuf Ziya
Ortaç eski üniversite profesörlerinden birine Haşim’in ölümünü haber verdiğinde
adamın “Haşim mi öldü? Kim bu Haşim?” diye sorduğunu yazmıştır. Haşim’in
ölümünün dördüncü yılında ise, Yücel’in Haziran 1937 tarihli sayısındaki
imzasız başyazının yazarı şunları söyler: “Haşimin ölümüne sızlanan kalemler
dört yıl var ki dinmiyen bir sükût içindedirler. Her yıl hatırası bizden
bir az daha uzaklaşıyor. Eyüpteki mezarı bir az daha derinleşiyor. İsmini
şaşırıyoruz. Öldüğü tarihi unuttuk.” Bu yazının arkasına Ahmet Haşim’in
1928’de, Süleyman Nazif’in ölümünün birinci yılında, yazdığı bir yazı
konmuştur. Haşim bu yazının sonuna doğru, başına gelecekleri bilmişçesine,
sarsıcı bir haber vermektedir: “Süleyman Nazifin mezarı hâlâ yapılmamış.
Bunu, mezar yapmak için bir heyetin yeni teşekkül ettiği haberinden öğreniyoruz.
Elli altmış kuruş ufak para miras bırakmış olan bu büyük Türk edibinin
mezarını bundan sonra da yapmasak pek alâ olur.” Kıssa: Artık unutmaya yüz tuttuğumuz Ahmet Haşim ve Abdülhak Şinasi’nin ölümlerinin kısa öyküsü. Hisse: Unutulmaya ölür ölmez başlamışlardı belki de...
|
||||