Tam Mazhar Osmanlık Bir Almanak

Ümit Bayazoğlu

Cumhuriyetin onuncu yılı kutlanırken hekimlerin halka bir armağanı olarak İstanbul’da hazırlanan ve Kader Matbaası’nda basılan Mazhar Osman’ın 1933 Sıhhat Almanakı devrin ünlü hastanelerini, hekimlerini, hastalıklarını, tanı-tedavi yöntemlerini anlatıyor. Bütünüyle böyle bir almanağın halk katında ilgi görmeyeceğini sezen Mazhar Osman, “Ağır başlı bu sahifelere tahammül edebilmek için ediplerimizin kalemlerinden yardım” rica ediyor. Bu rica üzerine; Abdülhak Hamit (Tarhan), Cenap Şahabettin, Ali Ekrem (Bolayır-Namık Kemal’in oğlu), Celal Nuri (İleri), Hüseyin Rahmi (Gürpınar), Sadri Ertem, Mehmet Hami, Florinalı Nâzım, Selim Sırrı (Tarcan), Sermet Muhtar (Alus), Osman Celal (Kaygılı), Neyzen Tevfik hekimliğe dair hikâye ve fıkralarıyla almanağın “tıbbi ziyafetine bir edebiyat tatlısı ilave ettiler.”

Otuzlu yılların yazın-edebiyat sosyetesi bu isimlerden ibaret değil tabii. Mazhar Osman, 1136 sayfalık almanağı on beş günde (!) hazırladıklarını, aceleden birçok eksiklerinin olduğunu kabul ediyor. Her evde bulunmasını arzuladığı almanağı, tıp çevrelerinden çok halkın okuması için kafasına göre şiirler, resimler, özlü sözler, altın öğütlerle bezemiş: “Şeytanla kabak ekenin kabak başına patlar, Alçak yere yatma sel alır yüksek yere yatma yel alır – Çocuğunu dövmeyen dizini döver – Dumansız baca olmaz kahırsız koca olmaz” gibi... Nasihatleri de bir o kadar düşündürücü; mesela “Soysuz almayınız!” diyor... Sonra soysuzun ne olduğunu açıklıyor; “Soydan maksat asilzadelik değildir. Soyunda katil, hırsız, ahlaksız, pis hastalıklar olanlara soysuz (dégénéré) derler. Binaenaleyh rüşvetle, sirkatle (çalarak) kibarlaşmışlar da mükemmel bir soysuzdur.” O devirde şu son cümleyi söylemek ancak Mazhar Osmanlık bir cüret. Bir doktor olarak hastalarla katilleri aynı kefeye koyması ve zaten “cezalandırılmış” bu insanların soylarını da acımasızca “dégénéré” ilan etmesi insanı ürpertiyor. Öte yandan “rüşvetle kibarlaşmışlar da mükemmel bir soysuzdur” diyerek insan onurunu yüceltiyor.

Mazhar Osman’ın hayatında bu kaba çelişkinin nedenlerini ele veren iki büyük vurgun (travma) var: Henüz öğrenciyken babası rüşvet almak suçlamasıyla işinden olmuş; şehzadelerden birine Ziraat Bankası’ndan karşılıksız kredi vermiş. Babası tepetakla olunca fakirlik içinde geçmiş gençliği. Mesleğinde yükselirken de sık sık babasının rüşvetçiliği başına kakılmış. Yıllar sonra babasının mezarını yaptırmak için ayırdığı parayla bastırdığı “Sıhhi Hitabeler” adlı kitabının önsözünde sanki aklanma ihtiyacıyla şunları yazdı: “Bir mezar taşı iki yüz liradır, bu yüksek fiyatına rağmen fanidir; binaenaleyh, babamın teb’id-i (ebedi) hatırası için bir kitap neşretmek ve bu iki yüz lirayı kitabın basım masraflarına ayırmak evladır.” Kitabın hasılatını da Hilâl-i Ahmer’e (Kızılay’a) bağışladı.

İkinci vurgunsa “Mazhar Osmanlık bir tavırla” bertaraf ettiği bir çirkef: Atatürk’ün fedailerinden Recep Zühtü, kıskançlık yüzünden kendine nispet yapan metresini (Medeniye Hanım) garsoniyerinde tabancasıyla dan diye vurmuş. Recep Zühtü Sinop milletvekiliydi o zaman. Dokunulmazlığı vardı. Adli makamlar da Atatürk’ün yakını diye hakkında kovuşturma yapmaya çekiniyorlardı. Ancak Recep Zühtü, “cürm (suç) işlendiği sıra aklı başında değildi” raporu alabilirse kurtulacaktı. Mazhar Osman bu sıra mesleğinin doruklarında, örnek gösterilen bir emek kahramanı olarak ışıl ışıl parlıyordu. Bakırköy Emrazı Akliye ve Asabiye Hastanesi Başhekimiydi ki, (okuldan arkadaşı) Sağlık Bakanı Refik Saydam’ın da desteğiyle adının etrafında bir efsane örmekle meşguldü. Recep Zühtü’ye istediği raporu verirse, günün birinde babası gibi alaşağı edilebilirdi. Vermezse de edilebilirdi, hatta “faili meçhule” bile kurban gidebilirdi. Ama rüşvet, tehdit şantaj sökmedi. Recep Zühtü istediği raporu, Ord. Prof. Dr. (ve İstanbul Belediye Başkanı) Fahrettin Kerim Gökay’dan alabildi. Mazhar Osman “rüşvetle, çalarak kibarlaşan soysuzlar”a katılmadı. Zaten bu badireyi atlattıktan sonra da bildiğimiz Mazhar Osman oldu.

Yukarıda adları sayılı kalem erbabı ekâbirin “hastalık” deyince ne anlayıp, bunu nasıl ifade ettiğine geçmeden önce, onları kuruntulara gark eden, başlarına geldiğinde acılar içinde kıvrandırıp biçare bırakan ve nihayet canlarını alan hastalıklara bir göz atalım: Veba, tifo, ruam, sara, cüzam, verem, humma, frengi, şarbon, kolera, trahom, menenjit, difteri, sifilomani, belsoğukluğu... Hepsi de çok demode. Bunlar, günümüzde insanların kâbusu olan şizofreni, kanser, hepatit gibi modern, AIDS, SARS (gizemli zatürree) gibi post-modern hastalıkların karşılığıydılar.

Mazhar Osman’ı kıramayıp yazılarıyla 1933 Sıhhat Almanak’ına tat katan yazarların meramlarına gelince... Abdülhak Hamit, Mazhar Osman’ın emri vakisiyle karşılaştığında, mutfakta yılbaşı hindisi dolduran Lüsyen Hanıma yardım ediyordu. Hemen oracıkta kaleme sarılıp işi başından savdı:
“Büyük pederim Abdülhak Efendi merhum, hekimbaşı vazifesi ifa ederken eczanesinin kapısına koyduğu levhada: Ne ararsan bulunur derde devadan gayrı dediyse de bunun nakîzi (karşıtı) olarak bir de şöyle diyor: Rehnüma (kılavuzu) olsa hâkimi mutlak, budur elbet şifa Abdülhak.
Meşhur Moliyer’in hastalığı zamanında, kendisini görmeye gelen bir doktoruna: ‘Bugün rahatsızım, kabul edemem’ dediğini tahattur ediyorum. Nesteren adlı eserimde bir de şu beyitler vardır: Hâlikın (yaratanın) hâkim ismine bir kasem (yemin), / Sen, hekimim olacağını bilsem, / Her gün, bir hastalık niyaz ederdim / Her gün, bir yeni derdim olsun derdim. (31.12.1932 - Maçka Palas)”

Cenap Şahabbettin almanak için bir doktor güzellemesi kaleme almış. Besbelli o sıralar tıpta yeni bir gelişme olarak irsi hastalıklar kamuoyunda henüz keşfediliyor olmalı ki, bu konuya da değinmiş: “Eskiler nazarında hastalık biraz rutubet biraz hararet meselesiydi. Bu gün anladık ki, hastalık insanın üzerinde doğar, yaşar, ölür; onun da ecdadı, yavruları, dostları ve düşmanları vardır. Mesela Abdülhamid devrindeki bir paşanın kanseri, Meşrutiyet senelerinde oğlunun müfrit ataklığı yahut Cumhuriyet günlerinde torununun yankesiciliği şekline girerek nüksedebilir!”
Ali Ekrem büyükannesini yazmış. Onun nasıl sağlık düşkünü olduğunu ve ailesini hastalıklardan nasıl koruduğunu, vaktin halk tababetinde örnekler vererek anlatıyor. Bu arada çok kıymetli bir de bilgi sunuyor okurlara. Büyükannesi bir psikolog gibi ev sakinlerini yatıştırmakta da çok ustaymış. Jön Türklerin desteklediği Sultan Murat, deli raporuyla Abdülhamid tarafından ömrünün sonuna kadar sarayda hapsedilmeden önce Namık Kemal tarafından ziyaret edilmiş. Bu ziyaretten eve perişan bir halde dönmüş. Büyükanne, “Ne o, ne o bey? Kendini topla. Çıldırmak bunların soyunda vardır. Hem o çıldırmasaydı, birkaç ay sonra yapacağı deliliklerle seni çıldırtacaktı!” diyerek, o yeis halindeki Namık Kemal’i tebessüm ettirebilmiş.

Mazhar Osman ciddi bir alkol düşmanı ve de tütün. Bunlara tutkun olanlara üçüncü sınıf insan muamelesi yaptığı ve Yeşilay’ın öncüsü olduğu malûm. Ancak bir alkolik onun gönlünü çalabilmişti: Neyzen Tevfik! O da dostunun almanağına bir veciz şiiriyle katkıda bulunmuş:

“Bir hazâkat (doktor) zedeyim, midemi tıp tepti benim,
Kırk katır tepseydi yıkılmazdı bu sağlam bedenim,
Kapladı her yanımı sancı, elem, ağrı, bere,
Bir mezar oldu cihan, sanki etıbba (doktorlar) haşere,
Hastane sanarak çok yere girdim çıktım;
İbret aldım oralardan da canımdan bıktım.”