Aldırmazlığa sığınma yöntemini sürdürüyordum inatla, özellikle iki yıldan bu yana, yenilgi merakı yüzünden belki de, ama ayrımındaydım hızlandı sinsi saldırı. Sol gözüm körelmeye, sağ gözüm ara ara kararmaya yüztutunca, üstgeldi korku, ayıldım; uzman sağaltmanlardan yardım istemek gerek; okumak, eciş bücüş yazmak becerisinden de yoksun kalırsam, çekiver kuyruğunu yaşamanın. Başta, dostum, kardeşim Erhan Bener, tüm Bener’ler de, savsaklayıcı tutumumu kınamayı bir yana bırakıp vardılar üstüme, tuttuk sayrılarevinin yolunu birlikte. Tanış, ağzı kıt konuşur Hoca –genelde gizemli tavırlarını haklı olarak korur sağaltmanlar– glokom (= göz tansiyonu), üstüne üstlük solda olgunlaşmış katarakt, sağda görme alanı darlığı tanısını kesinleştirdi, ama bir ekşimsi yüzle: “kombine ameliyattan pek hoşlanmayız” deyip sorumluluğu üstlenmek istemediğini de sezdirmiş oldu. Kardeşimin başka uzmanlara başvurma önerisini kabul ettim, çaresiz. Daha yürekli çıktı bir genç doçent. Elhak yakışıklı, boy bos yerinde, güleç, seviverdim, o da benden hoşlandı gibi: “Kireç bağlayan mercek çıkarılır, yerine yapayını yerleştiririz, rahatlarsınız, tansiyonunuz o denli önemli değil.” Sormuyor, imgeliyorum; reçelini yapmak için firketeyle çıkarırdı çekirdeklerini vişnelerin rahmetli anam; öyle mi kullanacak keskin bisturisini acaba?! “Tamam can, beyaz bastona kul eylemekten kurtar da beni, nasıl istersen öyle göster marifetini.” Yatırıldım. İnce elekten geçiriliyorum. İyi gidiyor, ikinci gecenin ertesi çözülecek sorun derken, akşam üstü çağırıldım klinik odasına, karar okundu yüzüme karşı; “kan göstergesi engel. Tehlikeyi göze alamayız, şimdilik taburcu edeceğiz sizi.” Neler de dolaşıyormuş eskimiş damarlarımda. Eksik güdük bilgimle, alyuvar, akyuvarlardan başka bir de çok önemli nöbetçiler varmış meğer, üyelerine trombosit adı verilen ordu, kan akışkanlığını dengeleyen, çoğu da azı da ahiret yolculuğuna çıkarabilirmiş adamı. Vay ki vaay! Bendekinin sayısı, en çoğunun üç katı, bir milyon iki yüz beş bin. Pek gerekliydi! Önce, hiç değilse en çoğuna indirilecek şişmiş kadro, sonrası düşünülebilecek. Başka sağaltmana (= hematolog’a) gönderildim. İçim, dışım yeniden yoklanıyor, kalça kemiğinden ilik incelemesi vb. Evet, tanı doğru. Kıyılacak trombositlerin üçte ikisine mutlaka. İlaç? Türkiye’de yok, dışalımına izin verilmemiş daha. “Gidin Sağlık Bakanlığı’na, kişisel dışalım yapabilir damgası vurdurun reçetenize, getirtin Avrupa’dan.” Sağlık Kurulu Raporu’nu okuyorum: “İlacın hayat boyu kullanılması zorunludur. Hayatî önemi haizdir.” İyi de, bu trombosit kardeşlerim neden böylesine çoğaldılar, azıttılar? Komutanları buyurmuş olmalı: “Bu adam yetmiş üç yıl yaşadı. Yeter. İcabına bakıla!” Hani göz bahanesi olmasa, gitmiştim güme. On yıldan fazla, Belçika’da, Fransa’da yaşamak zorunda kalan, yeğenim Yiğit Bener yetişti imdada. Hydréa adındaki ilacın akışı sağlandı. Ayşe Bener de kolları sıvadı; İsviçre’den, Almanya’dan getirtildi devası derdimin. Üç ay süren iç savaşın sonunda, ancak yarısı yok edilebildi dost olması gereken düşmanların. İki ayrı dalın uzmanı, bu kadarının da yeterli olabileceğine karar aldı neyse ki, sağolsunlar, yatırıldım yine sayrılarevine. Uzattım. Üç ay önce becerikli eller, sol gözümü aydınlığa kavuşturdu, gözlüklendim de yeniden, umarım taslakları dosyamda pinekleyen öyküler demeti –kimbilir kaç kez elden geçtikten sonra– gönüllüsü kaldıysa, sayısal yönden iki bini bile aşmayan sevgili okurlarına ulaşır. kitap-lık, 16, 1995
|
||||