Sırlı Tuğlalar

Abdullah Harmancı


1.
Yalsızuçanlar'ın hikâyeciliğinden söz edildikte, üzerinde durulması gereken ilk husus onun çarpıcı dilidir. Tasavvufi kaynaklardan, kutsal metinlerden, geleneksel hikâyelerden, diğerleriyle yan yana kullanıldığında çarpıcı bir kontrast oluşturan güncel, modern kelimelerden, masallardan... süzülmüş, imgesel, çağrışımlı bir dil geliştirmiş olan yazar, özellikle ilk iki kitabı için söyleyecek olursak, bütün bunlarla müthiş bir coşkuyu, içine hüzün de bulandırılmış bir coşkuyu birleştirmiş, böylece kendine özgü olana ulaşmıştır. Bu özgün dille kendisine hikâyecilikte daha ilk kitabından itibaren yer açmasını bilmiş olan Yalsızuçanlar'ın bilhassa Kuş Uykusu'ndan itibaren "içinde bir yığın kırık, kesik cümlenin bulunduğu, konu yerine imgelem parıldamalarının yer aldığı bir tarzı"1 benimsemiş olması kimi yazarlar, kimi okuyucularca yadırganmış olmalıdır ki Kemal Aksungur şunları söyler: "Yalsızuçanlar'ın ilk kitabından itibaren hem klasik tahkiye hem de modern yapılara ilgi duyduğunu görüyoruz. Halvet Der Encümen'de ise hikâyenin iç gereklerini hiç göz önüne almıyor. Sanki öykü değil şiir yazıyor. Yalsızuçanlar'dan hareketle, öykünün özgül birtakım kurallar içerdiğini söylemek güç. Onun metinlerinden yola çıkınca durum ister istemez çatallaşıyor."2 Aksungur'un sözlerine paralel olarak Taha Bülent şunları söyler: "Kuş Uykusu ne form ne içerik ne de üslup olarak klasik hikâye kalıplarına uymuyor. Zaman, mekân, karakter, olay ve dramatik kurgu kullanmıyor hikâyelerinde yazar."3
"Sadık Yalsızuçanlar ne yapıyor?" diye soruyor Ömer Lekesiz ve cevaplıyor:
"Görme, anlama, algılama ve yansıtma biçimlerini metafizik bir potada birleştirip linguistik planda soyutluyor."4

2.
Sadık Yalsızuçanlar'ın ("Ana"nın yayımlanışını başlangıç kabul edersek) çeyrek asra varan yazarlık serüveninde, ortaya koyduğu ilk iki kitabındaki öykülerin yapılarının sağlamlığına, yukarda sözü edilen hüzünlü coşkuya karşılık, Kuş Uykusu'nda bulunan öykülerin ve daha sonra yazdıklarının bu çizgiden uzaklaşarak, daha "naif" bir noktaya çekildikleri doğrudur. Bu naif noktayı, yani yazarın bir anlamda hikâyeciliğinin ikinci dönemi olan bu süreci iki bölümde inceleyebiliriz:
I. Geleneksel öykü tarihinde Sadi gibi, Attar gibi, Cami gibi, Mevlana gibi söz ustalarının kitaplarında, okuyanlara bir ibret, bir ders vermek amacıyla yazılan, "kıssa"ların dünyasından esintiler taşıyan, belki de doğrudan oradan neşet eden mesel-öykülerle,
II. Bir hitabı, bir seslenmeyi andıran, çağrışımlarla, mecazlarla süslenen, insanın varoluşuyla, dünyadaki duruşuyla ilgiliymiş gibi gözüken kimi monologları/diyalogları içeren metinler yazarın hikâyeciliğindeki bu ikinci menzile tekabül ederler.
Selçuk Orhan işaret etmeye çalıştığımız bu ayrım için şu yorumu yapar: "Yakaza'da –Yalsızuçanlar'ın tek romanı, A.H.– dil kullanımında gösterdiği cesaret Türkçe edebiyat açısından çok önemlidir. Son dönemdeki hikâyelerinde yorgun denemeyecek ama kelimenin tam anlamıyla dingin, varacağı yere varmış bir zihinle yazıyor. Hikâyesini baştan beri yöneten coşkun lirizm yazarı Kierkegaardvari bir ermişliğe sürükledi."5 Yine bu meyanda olmak üzere yazara şu sorulmuştur: "Dört başı mamur, konusu belli bir öykü yazmaktansa; içinde bir yığın kırık, kesik cümlenin bulunduğu, konu yerine imgelem parıldamalarının yer aldığı bir tarzı neden benimsiyorsunuz?"6
Yazarın cevabı şu olmuştur: "Neden Tarkovski oyuncusuz, metinsiz, dekorsuz, kostümsüz, hatta müziksiz bir film yapmak mümkündür diyor da, biz başsız, sonsuz, konusuz, (...) bir öykü yazılmaz diyoruz anlamıyorum. Eğer ilerlemeci ve evrimci bir kavrayışın insanı ve hayatı anlamada düştüğü aczi göremiyorsak, eğer determinizmin, tıpkı küçük bir tanrı gibi her şeyi bir öyküde, bir sahnede ya da beyaz perdede yeniden yaratabileceğine inandırdığı modern sanatçıyı kendi asli doğasının diline bir türlü neden yaklaşamadığını düşünemiyorsak... (...) sadece şu söylenebilir: Bizimkisi rüyada rüyasını anlatan naim meseli..."7
Ayrıca Yazsızuçanlar'ın bir soruşturmaya verdiği cevap da bu soruların karşılığı olarak düşünülebilir: "Öykü, roman, deneme vs. gibi birtakım 'edebi tür'lerin özellikleri, ölçütleri, kuralları olduğuna inanırdım. Hasbelkader yazdıkça ve bir nebze olsun gerçek yazının tadına vardıkça gördüm ki, aslında söz, kelam, öykü, her neyse, kuraldan, ölçüden önce geliyor. En çok sevdiğim, metinlerinin labirentlerine girdikçe kendi ruhumun gizlerine sızdığımı hissettiğim yazarlarda, hep 'eser'in kuraldan önce geldiğini gördüm. Öykünün bir 'tür' olduğuna da inanmıyorum doğrusu. Her öykü metni ayrı bir tür gibidir. Hangi metnin ne/nereye kadar bir öykü olduğunun ne önemi var ki!"8
Şu satırlar da yazarın ne yapmaya çalıştığı konusunda bize ışık tutabilir:
"Öykücü hem masalın hem şiirin imkânlarıyla çepeçevre... Orada başı sonu belli olmayan olaylar var ve olayın aslında başı sonu olmamak olduğu görülüyor. Hikâye görülen veya işitilen bir şeyi sırasıyla anlatma değildir. Hikâye görülmeyen ve işitilmeyen bir şeyi sırasız anlatmadır. Görüldüğü ve işitildiği sanılan bir şeyi göstermedir. Hikâyede bir olay ayrıntılarıyla değil yüreğimize dokunduklarıyla anlatılır. (...) Her gerçek öykücüde, mutlaka masalcının ve şairin bizi çağırdığı göksel gerçekliğe bir çağrı vardır."9

3.
Yalsızuçanlar'ın hikâyelerine masalsılık hâkimdir. Kendisi masal kitapları da yazmıştır. Bu konuda şunu söyler: "Öykü; şiir ve masal gibi iki söz vadisinin arasında bir yerdedir ve ikisinin de sahip olduğu imkânlara uzanabilir. (...) Masal kalbimizin ve onun bir fonksiyonu olan aklımızın sınırları kadar geniş, acılarımız kadar derin, umutlarımız kadar canlı ve alçak gönüllü, en şeytani ve en muzip kaçamaklarımız kadar heyecanlıdır. Masal bizim en heyecanlı sesimizdir. "10
Masalın, yazarın hikâyeler de daha çok gri renkli bir atmosfer oluşturmaya yaradığı, şiirinse sözünü ettiğimiz özgün dile payandalık ettiği söylenebilir. "Benim metinlerimde şiirsel bir yan, bir tat buluyorlar. Doğrudur. Şiiriyet, şiirsellik, bu benim kişiliğimden gelen bir şey. Ben, öykü, hikâye, kıssa, ne ad verirsek verelim, şiir kadar kadim bir tarz, bir dil olan vadinin bu geleneksel niteliğini gözardı etmiyorum. Bunun böyle olmasını özellikle istiyor değilim."11

4.
Yalsızuçanlar'ın hikâyelerinde dikkati çeken önemli noktalardan biri imgesellik /mecaziliktir.
"Bir film, bir resim, bir şiir veya öykü ne olursa olsun her gerçek ileti imgeseldir, mecazidir." diyen yazar şunları da ekler: "Gerçek sanatla tanışmam Kuşların Dili, Hüsn-ü Aşk, Mevlana Rubaileri gibi hem kutsal hem mecazi niteliklere sahip metinler sayesinde oldu. Bunu hem kutsalla ilişkili ortaçağ, hem de aydınlanma dönemi metinleri izledi. Onlardan da en çok bulmaca çözer gibi bir dizi anlık işlemin taçlandığı mecazi metinleri sevdim. (...) Orada içindeki ukdeyi çözmek üzere çetin bir yolculuğa çıkan insan sıcağı tütüyordu."12
Yalsızuçanlar'ın imgeselliği böylesine ön plana çıkarmasının, alegorik öyküler yazmasının ve hikâye türünü bir yerde buna zorunlu bir tür olarak görmesinin altında, bilhassa çocukluk döneminde büyük bir ruh coşkusuyla Nur Risalelerini okumuş olması yatar. Öykü dilini zenginleştiren en önemli etken de yine bu okumalardır. Zira Nur Risaleleri, Mesnevi'den, Bostan'dan, Gülistan'dan beslenmiştir. Bu kaynaklardan aktarılan hikâyeler şiirsel ve mecazi özellikler taşımaktadır. Bu durum ondaki mecazilik düşüncesinin oluşmasını açıkladığı gibi hikâyecilik referanslarını da açıklar. Fakat yazarın sadece doğu edebiyatının kaynaklarından beslendiği düşünülmemelidir. Kendisine yabancı edebiyatlardan ne oranda etkilendiği noktasında sorulan soruya cevap verirken, Maupassant'dan, Bukovski'ye kadar uzanan çok farklı isimler verir. Yazarın hikâyeleri hakkında fikir yürütenler ise Kafka'dan Borges'e, ondan Marquez'e pek çok yazardan bahsetmişlerdir. Fakat şu unutulmamalıdır ki, yazar Bukovski okurken bile (bile!) orda kendi aradığı şeyi bulabilmektedir. Bukovski için "yüzdüğü ufunet içinde bana tıpkı dervişlerde olduğu gibi düşünce-eylem bütünlüğüne sahip biricik öykücü olarak göründü." der. Maupassant içinse, "Shakespeare'den sonra insana semavi bir gerçeklik katını işaret eden ikinci yazar(dır)." diyecektir.13
Yalsızuçanlar'ın mecazi anlatımı hakkında "Okuma Parçası"na alacağımız "Yılan" hikâyesi okuyucuları bir fikir sahibi kılacaktır. "Yılan" içinde yer aldığı Gerçeği İnciten Papağan kitabının tipik bir öyküsü değil, yazarın sonraki yıllarda yazacağı hikâyelerin habercisi gibidir. Bir edebiyat tarihçimiz de Gerçeği İnciten Papağan'daki "papağan"ı taklitçiliğin, sahteliğin timsali olarak yorumlayıp mecazi anlatımın belirgin bir örneğini açımlamıştır.14
Suavi Kemal Yazgıç bu konuda bir uyarıda bulunmaktadır: "S.Yalsızuçanlar'ın öykülerindeki mecazlar çözülmeyi bekleyen bir dizi postmodern bilmece değil. Hayatın ta kendisi."15

5.
"Geleneksel hikâye de modern öykü de benim için kıssa bağlamında ele alınması gereken bir dilin imkânlarına sahiptir."16 diyen yazar, yukarda da belirttiğimiz gibi, "mesel"in, "kıssa"nın, geleneksel metinlerin ışığında bir öykü oluşturmak istemektedir: "Hep mesel yazmak istiyordum. Kısa öyküler açık uçlu serbest metinler. Nerede başlayıp nerede bittiği kestirilemeyen, dramatik kaygıları dışlayan ve tamlığa ulaşma imkânlarını açan bir çalışma."17 "...kıssa hikâyenin yepyeni bir içerik ve formla üretilebileceğine inanıyorum."18 Kanaatimce Gerçeği İnciten Papağan'daki "Kapı", "Yılan", Güzeran'daki "İbrişim", "Sinema Düşü" gibi metinler, yazarın bir ideal olarak ufkuna yerleştirdiği "kıssa hikâye"ye ulaştığının kanıtıdır.

6.
Sadık Yalsızuçanlar ne anlatır? Yalsızuçanlar, modern dünyanın zehirlediği acılı bilinçlerin hikâyecisidir."... hikâyeler devamlı masal, şiir, timsaller içinde görülmekle beraber, arka planda, dünyanın haksızlıkları, yolsuzlukları, çekişmeleri, gündelik hatta metafizik meseleler de sezilmektedir."19

Dünya hayatı bir oyundur. Hikâyeci bu oyunun farkına varmıştır. Onun kaleminden dökülenleri okuyanlar da varacaktır. Dünya ve insanlar bir mecazdan ibarettir. Hikâyeci bu mecazın peşindedir. Bu mecazın peşinden gitmek, "hakikat"e ulaştıracaktır bizi. Ona göre her yazar bir mecazı anlatır, bitirir ve ölür.

7.
Bu nesnel yazının sonuna, bütünlüğü bozacak öznel bir ekleme yapmak zorunlu oldu: Yalsızuçanlar'da en çok imrendiğim nokta, bütün çalışmalarının muharrik gücü olan "cehd"dir. Cehd, azim, okuma zenginliği, yazma isteği... Yalsızuçanlar'ın örneği az bulunan bir okur olduğunu görmek hiç de zor değil. Yayımladığı deneme kitapları okunduğunda ne kadar geniş bir alanı taradığı, ne kadar farklı konuda okumalar yapıp bunları kendi düşünceleriyle yoğurduğu görülecektir. Bu yoğun okumaların doğal sonucu olarak velut bir yazar olan Yalsızuçanlar'ın şunları söylemesi normal:"Çok yazdığım söyleniyor. Ben aksini düşünüyorum. Yazdıklarım yazmak istediklerimin çok azı.(...) Tabii yazmak benim için daima bir acının başlangıcı ve devamı şeklinde oluyor. Bir şenlikten çok sancılı bir arayış, bir süreç..."20

8.
Yazarın son kitabı olan Sırlı Tuğlalar'daki metinlerin buraya kadar sınırlarını çizmeye çalıştığımız öykü anlayışının dışında bir yerde olduğunu söylemek mümkün değildir. Fakat önceki kitaplarda sarf edilen performansın daha da ileri götürüldüğünü söyleyebiliriz. Önceki kitaplarda "çok kısa öykü" çerçevesinde ele alınabilecek metinlerin daha da kısalarak artık bir "minimal öykü" boyutuna kadar küçüldüğü görülmektedir. Yazar alfabenin olduğu kadar aklın ve mantığın da sınırlarını zorlarken, "perdelerin ardı"yla, metafizikle pençeleşmekte, bu yazıda sözü edilen doğu anlatılarına, kutsal metinlere göndermeler yapmakta, kimi zaman halk tekerlemelerinin dilinden doğrudan faydalanmakta, çocukluk günlerine giderek, oradan anılar, anı-öyküler devşirmektedir.


NOTLAR
1—Dergah, Sayı: 89.
2—Dergah, Sayı: 108.
3—Zaman, 03.02.1997.
4—Hece, Sayı: 8.
5—Hece, Sayı: 46/47.
6—Dergah, sayı: 89.
7—Dergah, Sayı: 89.
8—Hece, Sayı: 46/47.
9—Dergah, Sayı: 89.
10—Dergah, Sayı: 89.
11—Hizmet, Sayı: 41 (Zikredilen yer: Yeni Türk Edebiyatında Öykü, Ö. Lekesiz, C. 5).
12—Dergah, Sayı: 89.
13—Dergah, Sayı: 89.
14—Türk Edebiyatı, A. Kabaklı, C. 5, s. 742.
15—Virgül, Sayı: 10.
16—Hizmet, Sayı: 41 (Zikredilen yer: Yeni Türk Edebiyatında Öykü, Ö. Lekesiz, C. 5).
17—Köprü, Sayı: 55 (Zikredilen yer: Yeni Türk Edebiyatında Öykü, Ö. Lekesiz, C. 5).
18—Köprü, sayı: 55 (Zikredilen yer: Yeni Türk Edebiyatında Öykü, Ö. Lekesiz, C. 5).
19—Türk Edebiyatı, A. Kabaklı, C. 5, s. 742-743.
20—Hizmet, Sayı: 41 (Zikredilen yer: Yeni Türk Edebiyatında Öykü, Ö. Lekesiz, C. 5).