| Yayıncılık ve Eleştiri
|
| |
Robert Silvers - Roberto Calasso
|
Calasso’nun yayıncılık üzerine makalesi üzerine gelişen,
New York Revıew of Books’un editörü
Robert Silvers ve Rivisto dei Libri’nin yöneticisi
Pıetro Corsı’nin katılımıyla gerçekleştirilen bir tartışma
ROBERT SILVERS: Calasso çok eski sorunlar ve düşünme tarzları üzerine
yeni ve bazı açılardan paradoksal bir bakış açısı getiriyor. Aklı başında
bir yayımcının kurtulması gereken ilk yanılsama, diyor Roberto, kitaplarla
–özellikle iyi kitaplarla– zengin olunabileceğidir. Aksine, kitaplar,
tarihleri boyunca, sayısız servet tüketmişlerdir. Buna rağmen, yayım dünyası,
zararla sonuçlanan projelere karşı olmasıyla ünlü finans dünyası üzerinde
dayanılmaz bir cazibe oluşturur. Bu cazibenin nedenleri tam olarak açık
değildir. Belki de yayımcılığın –en iyi örneklerinde– bir sanat biçimi
olması nedeniyle yaydığı çekicilikle ilgisi olabilir. Ve burada Roberto
seçkin bir öncele, Aldo Manuzio’ya gönderme yapıyor; Manuzio belki de
yayımcılığı bir biçim olarak düşünen ilk kişidir. Aldo için fiziksel nesne
olarak kitap elbette bir biçimdi: kapak, grafik tasarım, sayfa düzeni.
Ama yayımlanacak kitapların seçimi de öyleydi.
Aldo aynı yayımcının yayımladığı bütün kitapların, tek bir zincirin halkaları
gibi ya da o yayımcının kataloğu olan tek, büyük bir kitabın parçaları,
bölümleri gibi görülmeleri gerektiğini düşünüyordu. Ve bu noktada Roberto’yu
–Kurt Wolff’la ve birkaç başka kişiyle birlikte– gerçekten de Aldo’nun,
yani bütün zamanların en güzel kitabı Hypnerotomachia Poliphili’yi, ama
aynı zamanda da Sophokles’in küçük boy –bugün ekonomik diyeceğimiz türden–
basımlarını yapabilen bir yayımcının vârisi olarak görebiliriz. Bu, Roberto’nun
açıkça izinden gidilmesini teşvik ettiği bir örnek. Aslına bakılırsa bu
örneğin izinden gidenler vardır. Pléiade’ı, ama aynı zamanda Série Noire’ı
yayımlayan Gallimard’ı düşünün. Ve Adelphi’nin yayımladıklarını, Adelphiana’da
yayımlanan yazıları düşünün.
Bir ömür boyu edebiyat dergilerinde çalışan birisi olarak –New York Review
of Books’ta işe başlamadan önce Paris Review’da ve Harper’s Magazine’de
çalıştım–, Roberto’nun Adelphiana’sında ilgimi çeken bir nokta, onun gibi
kendine özgü özellikleriyle bilinen bir yayımcıdan beklenir bir şekilde,
derginin kendiliğinden bir sıçrayışlar dizisi niteliğinde olması. Roberto
derginin ilk sayısına yazdığı sunuşta bunu oldukça açık bir dille belirtiyor:
“Adelphiana’yı düşünürken amacımız her tür, köken ve dönemden, belli bir
ortak mizaç ve duygu yakınlığı gözetilerek –benzerlik ya da karşıtlık
yoluyla; bunu keşfetmek okura kalıyor– bir araya getirilmiş metinlere
yer vermekti.”
Bunu keşfetmek okura kalıyor... Kanımca bu çok, çok önemli bir saptama;
nitekim birkaç satır sonra, derginin amaçlarından birinin şu olduğu belirtilirken,
yeniden aynı noktaya dönülmesi bir rastlantı değil: “... her şeye meraklı
bir okurunkiyle örtüşmesinden keyif duyacağımız bir olasılıklar yelpazesi
sunmak.” Bir tür olanaksızlık bu, ama aynı zamanda da olağanüstü bir olanak.
Şimdi, Roberto, senden bunun öyküsünü dinlemek istiyorum: derginde oldukça
ayrışık nitelikli malzemelerin, bir derginin biçimi olan, bütün öteki
biçimlerden değişik bu biçimi nasıl aldığının öyküsünü.
ROBERTO CALASSO: Sözünü ettiğin ayrışıklık gerçekten de Adelphiana’nın
çıkış noktalarından biriydi ve iki açıdan değerlendirilebilirdi. Bir yandan,
ayrışıklığı en uç noktasına götürerek, önceden var olan hiçbir şeye benzemeyen
bir şeyler yapmayı umuyorduk; öte yandan, birbirinden bunca farklı malzemeyi
tutkuyla okuyacak kadar meraklı okurların var olduğu gibi bir bahse giriyorduk.
Gerçekten de böyle okurlardan oluşmuş bir örnek topluluk var: dergiyi
yapan onlar aslında. Mevcut dergilerden farkı, beni senin dergine getiriyor;
çünkü kanımca New York Review of Books hakkında söylenecek ilk şey, biçimle
ilgili – daha açık söylemek gerekirse, ilk sayısından itibaren, New York
Review of Books’un öteki dergilerden hemen ayırt edilebilen bir biçimi
olmuştur. Ve bu biriciklik özelliğini yıllar boyunca korumuştur.
Öykü herkesçe bilinir: Her şey 1963’te büyük bir basın greviyle başlar.
Yayımcılar, daha çok kitap satmak için durumdan yararlanabileceklerinden
ötürü memnun olmak yerine, tanıtım yazılarının ve ilan sayfalarının birden
ortadan kalkması yüzünden umutsuzluk içindedirler. New York Review of
Books böyle bir ortamda doğar. Elbette, tanınmak için ideal bir andır
bu. Demek ki, rastlantısal koşullar söz konusudur, ama biçim rastlantısal
olmaktan çok uzaktır. Çünkü Silvers ve çalışma arkadaşları, yetiştikleri
dergi biçiminden derhal ve radikal bir biçimde kopmaları gerektiğini anlarlar;
bu biçim, ana çizgileriyle Partisan Review’un biçimiydi, yüksek yazınsal
ve siyasi tutkuları olmakla birlikte, artık köhnemiş, esnekliğini yitirmişti.
Koşulları tersine çevirmek gerekiyordu: Ön plana yeni çıkan kitapları
yerleştirip artık çok seyrek görülen bir şeyi yapmaya çalışmak: akıcı
bir dil ve güzel bir üslupla dile getirilmiş kesin bir yargıda bulunmak.
Birincil amaçlardan biri kitapların (ve, bunun bir sonucu olarak, kalan
her şeyin) nabzını tutmayı başarmaktı.
Bob Silvers’ın neredeyse kendi kendisiyle konuşuyormuş gibi söylediği
bir cümlesini hatırlıyorum: “Bu kitabı oluşturan öğelere bakalım.” Bu
cümlede kısmen derginin gizi var: kitapların –hatta olayların– nelerden
oluştuğunu kesin olarak gözlemek, tanımak ve betimlemek. Çok yalın, ama
iyi uygulandığında büyüleyici bir ölçüttür bu: Sözgelimi, zengin içerikli
ender kitapları, çok sayıda tutarsız ve iddialı kitaptan ayırmamıza olanak
sağlar. Bu, yıllar geçtikçe ilginç bir sonuçla karşılaşmamıza yol açmıştır:
az çok aydın iki insan ilk kez bir havaalanında ya da bir otelde –Singapur,
Londra ya da Buenos Aires’te– karşılaştıklarında, büyük bir olasılıkla
belli bir noktada New York Review of Books’un son sayısında çıkmış bir
yazıdan söz etmeye başlayacaklardır. 1920’li yıllarda Nouvelle Revue Française’in
son sayısından söz ederlerdi. Bugün hiçbir dergi New York Review of Books
kadar kesin bir biçimde ortak bir ilgi temeli oluşturmamaktadır. Peki
ama bu biçimlerin algılanabilir hale gelmeleri ve dikkat çekmeleri nasıl
oluyor?
Benim umudum, Adelphiana’yla, Biblioteca Adelphi’de [Adelphi Kitaplığı]
olanlara benzer bir şeylerin gerçekleşmesidir. İlk yıllarda pek çok kimse
bize soruyordu: Nedir Allah aşkına bu kitaplar? Çıkan ilk kitap, Kubin’in
yirminci yüzyılın başlarında yazdığı, kehanetlerle örülmüş, fantastik
romanı Öteki Taraf’tı. Sonra Zeami’nin Japon No tiyatrosu üzerine çalışmaları
geliyor, dolayısıyla okur birden karşısında esrarlı Japonya’yı buluyordu.
Sonra Edmund Gosse’nin Baba ve Oğul’u vardı; Victoria çağındaki bir eğitimin
olağanüstü öyküsüydü bu. Sonra Artaud ve onun Tarahumara’ları. Elbette,
insanları allak bullak eden şeylerdi bunlar, özellikle 1960’lı yılların
ortalarında. Ama zaman geçti ve sonunda karşıt görüş egemen oldu: Yalnızca
okurlar değil, kitapçılar da bu kitapların bir bütün oluşturduğunu; dönem,
tür, biçim, deneyim olarak birbirinden tamamıyla farklı bu eserleri okuyan
bir okurun birinden ötekine kolaylıkla geçtiğini –dahası geçmeyi arzuladığını–
anladılar. Aynı şekilde, bir derginin bir ve aynı sayısında, Idel’i ve
onun düş ile Kabala konusundaki görüşlerini okuyan bir okurun, Trautteur’un
irdelediği bilişsel bilimlere, Sulzberger’in anımsattığı yıllar öncesinin
Afganistan’ına, hatta Winchester’in dile getirdiği Diego Garcia hikâyesine
kolaylıkla geçeceğini umuyorum.
ROBERT SILVERS: Roberto’yu dinlerken, belki de New York Review of Books’un
doğuşu ile Adelphiana’nın doğuşu arasındaki ortak özelliğin, müdahale
etme, oyunun koşullarını ve ortaya sürülen parayı değiştirme arzusu, isteği
olduğunu düşünüyordum.
Elbette, koşulların bize yardımı oldu. Bir bakıma, 1963’teki durum büyük
ölçüde lehimizeydi, çünkü o durumda herkes bir dergi kurabilirdi – katkıda
bulunmaya, hatta herhangi bir karşılık almaksızın katkıda bulunmaya hazır
birkaç yazar tanımak yeterliydi; gerisini yayımcıların tanıtım arzusu
halledecekti. İşin doğrusu, hepimiz yayın yönetmeniydik, birkaç yazar
da tanıyorduk: McCarthy, Auden, Mailer, Styron, vb... Ve ortak bir bilincimiz
vardı; bir süre önce büyük yazarlarımızdan Elizabeth Hardwick bu bilinci
dile getirmişti. Ben Harper’s’da çalışırken ondan edebiyat tanıtım yazıları
üzerine bir yazı istemiştim; Hardwick yazıyı hazırladı, çok güzel bir
yazıydı ve anahtar kelimesi “çöküş”tü. Hardwick’e göre “kibar”, suya sabuna
dokunmayan, yüzeysel tanıtım yazısı, edebiyat camiasındaki bir rahatsızlığın
mutlak göstergesidir. Ve son yıllarda zavallı yaşlı New York Times neredeyse
yalnızca bu tür yazılar yayımlıyordu. Dolayısıyla, tutku, karakter ve
sıradışılığı yeniden aramak ve bulmak gerekiyordu. Bu ruhla, bu programla
diyeceğim, çalışmaya koyulduk. Adelphiana’da bulduğum bir ruh bu. Isaiah
Berlin’in Adelphiana’da da yayımlanan, önyargı hakkında, daha doğrusu
önyargıya karşı yazdığı, ölümünden sonra gün ışığına çıkan sayfaları,
mutlak bir manifesto olarak görülebilir: Bizim için kesinlikle öyle ve
büyük bir olasılıkla, eğer Roberto’yu tanıyorsam, onun Adelphiana’sı için
de.
ROBERTO CALASSO: Belli ki ikimiz için de Berlin yıllarca bizi gözeten
bir tür koruyucu olmuş. Her şeyden önce Bob’un değindiği nedenler yüzünden:
Berlin, içinde yaşadığımız en yaygın hastalıklardan birine –bir şey üzerine,
daha onu düşünmeden ne düşüneceğini bilen kişinin hali diye tanımlayabileceğimiz
militanlığa– karşı mucizevi bir tedavi olmuştur. Doğal olarak dava uğruna
girişilen militanlıktan söz ediyorum. İyi davaların yol açtığı felaketleri
yüz elli yıldan daha uzun bir süre önce Stirner’in Biricik’inde alaya
aldığı doğrudur. Ama hastalık dirençlidir ve her zaman yeni bir panzehire
ihtiyaç vardır. Berlin, bilgisi ve ironisiyle, mükemmel bir panzehir olmuştur.
Berlin, çoğulluğu kendi adına seven bir insandı, çünkü yaşamın çoğulluğundan
hoşlanıyordu. Birlik saplantısına karşı bir rahatlamaydı o, çünkü ilginç
bir insandı, herkesin kendine özgü özelliklerini keşfetmekten mutluluk
duyuyordu. Tek tek her insanın nasıl olduğunu anlamaya çalışıyordu, içinde
her şeyi ve herkesi barındıran bir kuram istemiyordu. Yaşanabilir her
toplumun bir dizi ödün üzerine kurulması gerektiğini çok iyi biliyordu.
ROBERT SILVERS: Bu konuda –fanatizmlerden ve siyasi, ırksal ya da dinsel
sabit fikirlerden zorunlu, göreli kurtuluş ve buna koşut olarak ödünlerin
gerekliliği konusunda– elbette aynı görüşteyiz. Roberto’nun militanlığa
karşı böyle net bir tutum sergilemesini beklemiyordum doğrusu. Ama şimdiye
kadar sözünü ettiği metinlerde, ayrıca Roberto’nun kendi eserlerinde de,
ortak başka bir öğe var ve Roberto’nun onunla ilgili bize bir şeyler söylemesini
arzu ederim, bu ortak öğe şu: Daima, kaba olmayan bir “dinsel” ya da “mistik”
ilişki üzerinde duruyor Roberto. Burada ürkütücü yanlış anlamalarla karşılaşma
riski var; bu yanlış anlamalardan bazılarını hemen gidermesini isteyeceğim
Roberto’dan.
ROBERTO CALASSO: “Dinsel” sözcüğünde kültürümüzün bastırılmış içeriği
gizleniyor. Büyük bir saflıkla, birçok kişi –laikleşmiş toplumda– “dinsel”in,
en yakın kilisede düzenli olarak bir araya gelen bazı kişilerin kendilerine
özgü çıkarları/ilgi alanları anlamına geldiğini düşünüyor. Ve bu niteliğiyle
de, onun önemsiz, mümkünse kaçınılması gereken bir şey olduğunu. Bu, çevremizi
saran, sağduyu biçimi altındaki yaygın körlüğün örneklerinden biridir.
Ve bizi kuşatan kültürün korkunç bir yoksullaşmasına yol açmıştır. Oysa
“dinsel” sözcüğünün, dinselliğin yadsındığı yerde bile, bir uygarlığın
bütününü ilgilendirdiğini anlamak için antik uygarlıklar konusunda çalışmış
büyük araştırmacılardan herhangi birinin –Granet’den Mauss’a, Dumont ve
Malamoud’a– sayfalarını açmak yeterlidir.
1969’dan 1983’e kadar İtalya’da Elémire Zolla’nın yönettiği ünlü bir dergi
vardı. Adı Conoscenza Religiosa [Dinsel Bilgi] idi. Yıllarca dünyadaki
en ilginç dergilerden biriydi. Yüzde yüz solcu bir yayınevi tarafından
–La Nuova Italia– yayımlanıyordu. Peki ne oldu? Tek kelimeyle hiçbir şey;
on beş yıl boyunca, bu dergiden söz eden ne bir tartışma gördüğümü hatırlıyorum,
ne de tek bir yazı. Bugün, yirmi yıl gecikmeyle, şunları duyuyoruz: “Ah,
Conoscenza Religiosa, gerçek bir dergiydi”, ama o zamanlar kimse dergiyi
okumuyor, adından söz etmiyordu. Neden? O yılları hatırlıyor musunuz?
“Edebiyat” adının bile bildik kuşkululardan biri olduğu yıllardı. O zamanlar,
saygın insanların Kızıl Tugaylar’ın çöp sepetlerine bırakılmış broşürlerinde
kullanılanlara benzer ifadelerle konuştuklarını duymak olağandı. Birçokları
dünyamızın iğrenç bir yer olduğunu, tek yolun şiddet olduğunu söylüyorlardı
(elbette, o zamanlar dendiği üzere, iyi niyetinden şüphe duyulmayan “kitle”nin
başvuracağı şiddetti bu). Bunları dile getirenler o dergiyi asla okumayacak
olan insanlardı – yalnızca dergiyi kendiliğinden okunmayacak şeyler arasına
sokan başlığı yüzünden de olsa.
ROBERT SILVERS: Doğrusu, bu anlamda, militanlığa karşı katı bir savaşım
gerçekten haklı gibi geliyor bana. Sorunlarımızdan bazılarını çözebilir
de. Bunun yanı sıra başka sorunlar var, bir zamanlar “Edebiyat Cumhuriyeti”
olarak tanımlanan, günümüz dünyasının bir alt birimiyle ilgili sorunlar.
Kaldı ki, bizim –Roberto’nun, Pietro’nun, benim, bizi dinleyen pek çoğunuzun–
ait olduğumuz dünya bu. Bu topluluğun bir parçası olmak ne anlama geliyor
bugün?
Bir zamanlar Roberto, yanlış hatırlamıyorsam, bana İtalya’da sürekli okurların
sayısının yaklaşık sekiz bin olduğunu söylemişti – şöyle bir bakacak olursak,
bir yüzyıl öncekiyle aşağı yukarı aynı. Bu sayı doğru mu, yanlış mı bilmek
isterim; ayrıca şunu da sormak istiyorum: potansiyel sekiz bin okur, Roberto’ya
göre, kitap yayıncılığını bir yana bırakalım, yeni bir dergi çıkarmak
için yeterli mi, değil mi?
ROBERTO CALASSO: Okur sayıları her zaman şaşırtıcıdır, bazen çok büyük
yanlış anlamalara sebep olabilir. Bazı metinlerin ortalıkta dolaşan pek
az nüshasıyla son derece yaygın etkileri göz önüne alınacak olursa, anlaşılacaktır.
Nouvelle Revue Française, en büyük çıkış yaptığı dönemde, on binden fazla
satmıyordu. Hofmannsthal çevresinin çıkardığı Taç dergisinin baskı sayısı
her zaman sekiz yüz ile bin yüz arasında gidip geliyordu. Descartes’ın
Discours de la méthode’u iki bin adet basılmıştır. Descartes dünün değil
de, bugünün seçkin bir bilgi kuramcısı olsaydı, bir University Press kitabını
daha çok basmazdı – hatta belki de sakınımlı davranarak bin sekiz yüz
basardı.
Gerçek şu ki, büyük üniversite yayınevleri hesaplarını yüzlerce nüsha
üzerinden yapıyorlar, binlerce nüsha üzerinden değil. Bu, bazı çok önemli
metinlerin yalnızca o metinleri anlayabilecek sınırlı sayıdaki bir okurlar
topluluğuna ulaştığı anlamına gelir. Belki de bütün yirminci yüzyılın
en etkili yazısını, yani Gödel’in kararsızlık üzerine metnini düşünün.
Metin çıktığında, 1931’de, yazının gerçek anlamını kavrayabilecek insanlar
otuz-kırk kişi olsa gerek, daha fazla değil. Gene de yazının, sonraki
yıllarda, ölçülmesi olanaksız sonuçları olmuştur. Sanırım, bu nedenle,
New York Review of Books kırk yıldır bu ya da şu argümanı en ince ayrıntılarıyla
anlayabilecek yirmi kişiden, o konuyu son derece anlaşılır bir dille daha
geniş bir kitleye açıklamasını istiyor.
ROBERT SILVERS: Doğru bu – en azından bize göre. Bizce, herhangi bir
metin –aykırı bir sosyalizm biçimi üzerine ya da esrarengiz bir fizik
ilkesi üzerine bir yazı da– okura bir tür entelektüel coşku aktarabilir.
Ama tatmin edici bir sonuca ulaşmak için kanıları ve önyargıları aşmak
gerekir. Bu yüzden siyasi bir olayı yorumlamamız gerekiyorsa, bir siyasetçiden
çok bir yazarı çağırmayı yeğliyoruz. Bizce, gerek bizim, gerek okurların
–özellikle onların– ihtiyaç duyduğumuz şey, açıklık, özgünlük, zariflik,
kesinlik ve en önemlisi tutkudan oluşmuş bir karışım. Bir yazı yavansa
eliyoruz, kim yazmış olursa olsun. Güçlüyse yayımlıyoruz, isterse kutsal
bir kuruma saldırsın ya da onu şiddetle eleştirsin. Sanırım anlaşılıyor:
kitaplara ilişkin katışıksız ve yalın bilgiler vermek amaçlarımızdan yalnızca
biri, ama başlıcası değil.
PIETRO CORSI: Benim deneyimlerime göre, bu yaklaşım karşılığını buluyor.
Halk paylaşıyor bunu. Ama sonuna kadar ardından gitmek kolay değil. Dünyanın
en yetkin edebiyat dergilerinden biri olan Times Literary Supplement,
yayın hayatının belli bir döneminde, yazılarını ve kitap tanıtımlarını
–çoğunlukla hiç de lehte olmayan yazılar– imzasız yayımlıyordu; böylece,
dost edinmek ya da düşman kazanmamak için yazılmış, “danışıklı” yazılardan
uzak duracağını umuyordu. Zamanla, bu uygulama bırakıldı, kısmen okur
kitlesi imzaları “görmek” istediği için, kısmen de tatsız yanlışlıkların
yinelenmesi yüzünden: Sözgelimi, bir keresinde, derginin çok saygın bir
yazarının evine kendi kitaplarından birine ilişkin çok sert bir eleştirinin
düzeltme taslakları gelmişti; aslında yazıyı, derginin bir başka seçkin
yazarı yazmış (ilkinin ustalarından) ve doğal olarak imzasız bırakmıştı.
İtiraf etmeliyim ki, bir dönem ben de Feydeau usulü bir komedi oynayıp
bizim dergimizde de adsız tanıtım yazılarının yayımlanmasını önerme riskine
girmeye eğilimliydim. Şimdilik, İtalya’da –bilindiği gibi çok sayıda “başrol
oyuncusu”nun bulunduğu bir ülkedir burası– uygulanması başka yerlerdekinden
daha zor görünen bu fikri bir yana bıraktım. Ama sözgelimi Fransızların
sık sık kapıldıkları bir ayartıya –çıkan her kitabı benzersiz bir başyapıt
olarak sunmak– karşı uyanık olmak gerektiğini düşünüyorum hâlâ. Bu açıdan
bakılırsa, New York Review of Books’un bilgece tutumu bize pek çok şey
öğretebilir.
ROBERTO CALASSO: Gerçekten, New York Review of Books’ta özensiz düzyazının
yayımlanmasına izin vermeyen bir zihniyetin geçerli olduğunu hissediyor
insan. Gene Batı dünyasının dayandığı büyük kurumlardan biri olarak gördüğüm
Times Literary Supplement’ta ise durum böyle değil. Burada bazı çok iyi
eleştirmenlerle bazı daha az iyilerin olduğunu hissediyor insan. Bir de,
iyi bir geleneği sürdüren güvenilir kişilerin çeşitli yazılarıyla karşılaşılıyor.
Zevkle okunuyor yazı, pek çok şey öğreniyor insan, ama elinde bir bütün
olarak biricik bir görünüm sunan bir şeyler olduğu izlenimini edinmiyor
asla. Bunun bir nedeni de, sözü edilen kitapların seçimi rastlantısal,
oysa New York Review of Books’ta bu seçim inceden inceye düşünülüyor.
Kısacası, Times Literary Supplement’ta iki unsurda belli bir zaaf göze
çarpıyor: biri biçim, öteki ise yargı – tek kişinin yargısı değil, bir
bütün olarak dergininki. Hiç kuşkusuz, yazan kişinin bunlardan haberi
olmalı. Okuyan kişi de, herhangi bir öğretime gerek olmaksızın, kendi
başına algılayabilmeli bunları. Yayımcılık uğraşının püf noktası –aynı
zamanda gerçek eğlencesi– her şeyden önce burada, bu tuhaf hesabı tutturmada
yatıyor.
Çeviren: Kemal Atakay
|