Çufff!.. Çufff!..

Adnan Binyazar


Enis Batur’a...

Taksim’den Galatasaray’a yürüyordum. Yağmur sonrası ıslaklığının temizliği İstiklal Caddesi’ni ferahlatmıştı. İstanbul benim için, bahar yağmurlarıyla ıslanan bu caddeydi. Üç-beş haftada bir, işlerimi izlemek üzere bilgisayarın başından kalkıyor, takır tukur bir otobüsle Ataköy’den Taksim’e geliyordum. Yol boyunca Taksim-Galatasaray arasını yürümenin düşünü kuruyordum. Çünkü yüksek kan basıncından da, yüreğimi avuçlayan sıkıntıdan da iz kalmıyordu bu kısa yürüyüşlerde. Ara sokaklardan öfkeyle fırlayan taksi şoförleri yolumu kesse de, beni araba kalabalığından bu cadde kurtarıyordu. Bir yerden bir yere yürünerek varılan küçük bir kasabada yaşama umudumu yitireli çok olmuştu. Böyle yerler, doktorların, elledikleri her damarından hastalık sinyalleri aldıkları yaşlılar için erken mezarlardır. Kapalı-açık saçık, türbanlı-boyalı saçlı, dişi-erkek, tutucu-anarşist, kara cahil-entelektüel... ne konumda olurlarsa olsunlar, bu caddede herkesin eşit gülüşlere erdiğini görmek, içimde hoş bir toplum özlemi yaratıyordu. Hayatın, bir ‘zaman’ı yaşamak olduğunu bu caddede yürürken anlıyordum.
O gün, az önce her yer günlük güneşlikken, doğurgan bir bulutun rahminden boşalan yağmur, üç-beş dakika içinde havanın gerilimini almıştı. Sonra bulutlar sıyrıldı, caddeye ışık topu bir güneş düştü. Güneş, yüreğimde katmanlaşan karamsarlığı silip süpürdü, beni ‘yazı’nın ayak basılmamış sokaklarında dolaştırdı. Yazmak, içimizi saran sevincin dilinden anlamak, anlatılanları ‘dil’in malı eylemektir; yazar, çorak duygularını belleğinin mezarına gömüp o güneşi görmeden eline kalem almamalıdır.
Cadde boyunca, insanın yazmaktan başka kurtuluşunun olmadığını düşünerek yürüdüm. Yapı Kredi’nin önündeki yükseltiyi görünce, düşüncem orada sergilenen lokomotife yöneldi. “Demir Yol / Tren Çağı” başlıklı çağrı kartını daha önce almış, doğrusu eski bir lokomotifin getirilip bir yükseltide sergilenebileceğini aklımın ucundan geçirmemiştim. Bacasında duman tütmese de, bu eski buhar kazanı, bir zamanlar yaşadığının kanıtı olarak arada ‘çufff çufff’ ediyordu. Sergi düzenleyicileri, lokomotifi ölü bir demir yığını olmaktan bu ‘çuf çuf’larla kurtarmayı başarmışlardı. Çocukluğumda, yanına yaklaşınca üzerime püskürteceği kaynar buharıyla yüzümü gözümü haşlayacağından korktuğum lokomotif o günkü haliyle karşımdaydı! Pistonuna, tekerleklerine elimi sürüyordum, merdivenlerinden çıkıp kömür atılan haznesinin derinliklerine bakıyordum, bacasının bir insan gövdesi sığacak çapta olduğunu ilk görüyor, geçmiş bir tren çağının ‘çağ’ olduğunun bilincine bu eski lokomotifin ayrıntılarını görerek varıyordum.
O gün, İstiklal Caddesi düşlemlerime orasını burasını ellediğim lokomotif de girmiş oldu. Kirinden pasından arındırılıp konulduğu görkemli yükseltide çuf çuf etmesi lokomotifin mutlu günlerini çağrıştırsa da, ben bu çuf çuf’larda, onun yıllarca arkasında sürüklediği vagonlardan ayrılışına gözyaşı döktüğünü de algılamıştım. Gözü yaşlı lokomotif, örümcek ağı bağlamış belleğimin gölgeleri arasında çuf çuf ederken, hüznün kör tüneline sokmuştu beni.
İlk oyuncağım, babamın tıraş makinesinin üzeri Çin desenli kabıydı. Onu otomobil yaptığımda vuuu vuuu diye virajlar döner, tren yerine koyduğumda çuf çuf eder, bir tünelden çıkar, öbürüne girerdim. Beni getir götür işlerinde bir yere gönderdiklerinde, gövdemin direksiyonunun başına geçer; yokuşları tırmanırken inler, inişlerde motorumun sesini keserdim. Şoförlüğüme öyle dalmış olurdum ki, taşlara çarpan ayak tırnaklarımın kan içinde kalışını fark etmezdim. Eve döndüğümde ayaklarımın kanadığını gören anam, etimi büküp bacaklarımda mor izler bırakır, kanayan yerlere kolonya dökerdi.
Tırnak dipleri de nasıl acırdı!..
Tren olduğumda tırnaklarım kopmaz, evden nasıl çıkmışsam, varış yerine öyle dönerdim. Ayaklarımın altında ray olduğunu varsayar, cilalı demirde yağ gibi kayardım.

Çocukluk, hayatımızın sezgi dönemidir. Beş yaşlarında olmalıydım. Babamın, anamı iki çocuğuyla yüzüstü bırakıp gittiğinin akşamı, depremi önceden sezen sokak köpekleri gibi, onun bir daha dönmeyeceği içime doğmuştu. ‘Felaket’i sezmiş olmalıydım ki, anam, kardeşim, ben, bir faytonda istasyona babamı uğurlamaya giderken, bedenimin şoförlüğünü de makinistliğini de unutmuş, yol boyunca durmadan ağlamıştım. Lokomotif kalkış düdüğünü öttürürken, babamın kumral yüzü trenin penceresinde yitip gitmiş, o gün, hayatımdan ‘baba’ kavramı da çıkmıştı. Makinistler, ayrılış anlamına gelen hüzünlü düdüğünü istasyondan iki yüz-üç yüz metre uzaklaşınca öttürürdü. Büyüğü küçüğü hüzne boğup ağlatan bu ‘uzak’ düdüklerdi. O ötüş, kavuşma duygusunu yok eden bir ses olarak hayatım boyunca kulağımdan gitmemiştir.
Ayrılış gecesinden, bacasının duman yerine kurum püskürttüğü eski bir lokomotifin, babamı alıp götüren çuf çuf’ları kaldı,
...bir de, gözüme kaçan kömür parçalarının tırnak acısından da beter acısı...


Dicle Köy Enstitüsü’nün beş yüz öğrencisi vardı. Çoğu bekâr, otuza yakın da öğretmen. Evli olanların eş ve çocukları ile görevliler de katılırsa, enstitüde çok çok altı yüz kişiydik. Çalışma günlerinde enstitünün dışına çıkmak yasaktı. Yalnız Cumartesi öğleden sonraları Ergani’ye, Pazar sabahları da istasyona gitmeye izin vardı. O sabah bütün öğrenciler, şenlik alayı gibi, okulca istasyona akar, gelen trenlere bakardık. İnen-binen yirmi kişiyi bulmazken, öğrenciler trenin çevresini sarardı. İstasyonun değişmez kişileri, kör kavalcıyla kızı idi. İstasyona bir kez uğramış olan bile bir tür sanatçı sayılan kavalcıyı, yanında kızıyla görmüştür. Adam kavalıyla acıklı ezgiler çalarken, kızı bir eliyle onu ceketinin eteğinden tutup yürütür, bir eliyle de verilen küçük paraları toplardı. Onlara kompartıman pencerelerinden para atan da olurdu, ama, asıl para kaynakları yolcu geçirenler, karşılayanlar, trenlere bakmaya gelen Dicleli öğrencilerdi. Baba-kız, gece-gündüz, hiçbir treni kaçırmaz, istasyonun bir başından bir başına yürüyüp dilenirlerdi. Enstitüde okuduğum altı yıl boyunca, kör kavalcı yanık havalar çalmış, kızı onu elinden tutmuş, öğrenciler trenlere koşmuş, bu böyle sürüp gitmişti...
Gerçekte her birimiz, biraz kör kavalcı, biraz da onun, yüzünün gülüp gülmediği belli olmayan, tek bakışlı kızıydık.
İzinli sayılmakla yetinmiyor, ara günlerde, akşamları istasyona kaçtığımız da oluyordu. Büyük kaçışlar ise Ergani’ye kadar uzardı. Oraya gelen bar kızlarını izlemek için okuldan bir hafta uzaklaştırılma, sicilimize disiplin suçu yazılması bizim için hiçti. Yatılı okul öğrencilerine bireysel girişimlerinden çok güdüleri egemen olduğundan, onların böyle şeyleri göze almaları doğal karşılanmalıydı. Bar kızlarının parfüm kokusunu alınca, gerdeğe hazırlanan damatlar gibi kendimizden geçerdik. Yüzlerce erkek öğrencinin yaşadığı Hoşot ovasının kırında, bedenimizin tek besini bu ‘kendinden geçmeler’di. Bizi her şeyi göze almaya iten bu duyguydu.
Enstitüde dişi namına bayan öğretmenlerle onların yakınlarından başka kimse yoktu. Onlarsa kutsaldı, dokunulmazdı. Ama, cinsel dürtü, kutsallık, dokunulmazlık dinlemiyordu. ‘Erkek gururu’, ‘utanma duygusu’ gibi beylik sözleri de sözlüğümüzden çıkarmıştık. Tokadını yediği bir bayan öğretmenin yumuşak ellerini, o ellerin sabun kokusunu en iç gıcıklayıcı sözcüklerle betimleyip, tokadın izini ‘ebedi’ kılmak için yüzünü günlerce yıkamadan güne başlayan Efraim’i unutamam. Öğretmenin okşar gibi tokatlayan ellerini koklama taklidi yaparak anlatırken nasıl kendinden geçerdi! Öğretmenlerden birinin bacısı ya da baldızı; eniştesini, ablasını ziyarete gelmeye görsün, beş yüz kişi, yüzünü görmeden ona âşık olurdu. Bir gün bizi sınıfça ‘kardeş okul’umuz Elazığ Kız Öğretmen Okulu’na götürmüşlerdi. Daha yol hazırlıkları sürerken, ‘kardeşlerimiz’i düşlerimizin meleği yapmıştık. O gün bizi Elazığ’a götürecek trenin lokomotifi de kız gibi görünmüştü bize. Yıkanıp paklanmıştı. Pistonunun girip çıktığı yuvanın dışı kırmızıya boyanmıştı. Gidiş sabahı, lokomotif, sınıf dolusu sevgiyi taşımanın coşkusuyla kibarca aksırıp öksürmüş, tekerleklerini olduğu yerde birkaç kez döndürdükten sonra soylu atlar gibi şaha kalkmıştı. Bizi bir an önce oraya kavuşturmak için raylarda kayan lokomotifin acele etmekte haklı olduğunu oraya varınca anlamıştık: Bizler yüzümüzü sümüklü mendillerimize, ele alınmaz bezlere, çok sıkışınca kollarımızın yenlerine silerken, ‘kardeşlerimiz’, kurulanalım diye bize sabun kokulu havlular sunmuşlardı.

Gençliğin, içimize dolan sabun kokuları...
Enstitüden kaçıp gece trenlerini görmeye gitmek bizim için şenliğe katılmak gibi bir şeydi. Şenlik, vagonlara girip kompartıman kapılarını sertçe açıp kapadığımızda başlardı. O zamanın trenleri istasyonlarda uzun kalırdı. Vagonlarsa tam bir yolgeçen hanıydı. Gireni-çıkanı denetlemek için vagonların kapısında kondüktörler beklemezdi. Yataklı vagonlarla kuşetliler, birinci mevkiler perdeliydi. Öbür mevkilerin kompartımanlarında perde bulunmazdı. Oturma yerleri tahta sıralardan oluşan üçüncü mevki ise, tarihi boyunca perde yüzü görmemişti. Koridorlardan geçerken kompartımanların içi ayna gibi göründüğünden, marifetlerimizi üçüncü mevki vagonlarda gösterirdik. Gözümüz de zaten bu mevkinin yolcularına alışıktı. Kültürümüz üçüncü mevki idi. Şenliğimize yataklı, kuşetli, birinci mevki yolcularını katmayı göze alamıyorduk. Oralarda gidip gelenler ‘böyük adamlar’dı; gücümüz bizden olana yetiyordu. On beş yaşlarımda, başımda delikanlılık rüzgârları eserken gerçeği az çok kavramış, bunu şiire dökme cesareti bile göstermiştim. Şiirimi okuyan kimi öğretmenler, okullarında bir yeteneğin(!) bulunmasının ‘gururunu’ yaşamışlardı o günler. En güzel şiirleri belleğimde tutamazken, nasıl olmuş da bu dizeleri unutmamışım! “Yolcular gelir, yolcular gider, / Kara vagonlarda, yataklı vagonlarda, / Sen ve ben sevgilim, / Üçüncü mevki yolcusu...” “Trenler gelir, trenler gider, / Kuzey* illerine, güney illerine, / Sen ve ben sevgilim, / İstasyon bekçisi...
Bizim öğrenciliğimiz bir tür istasyon bekçiliği idi.

Dikkat çekmesin diye okuldan kaçarken en çok üç-dört kişi olurduk. Kavgacıları, adı çıkmışları yanımıza yaklaştırmazdık. Onlar, yanarken etraflarındakileri de yakarlardı. Ama, okula dönünce marifetlerimizi anlatır, onları da güldürürdük. Kent hayatının az çok arsızlaştırdığı birkaç kişi bir araya geliyor, şenliğe başlıyorduk. Trene girer, kompartımanları bir bir tarardık. İçeride güzel bir kız varsa, kompartıman kapısının önünde dizilir, gülünç şeyler anlatarak onu güldürmeye çalışırdık. Kendimize bir yeri arıyormuş süsü verir, niteliklerini betimleyerek, kompartımanda ondan başka kimse yokmuş gibi, ‘Şöyle şöyle bir adamı gördünüz mü?’ diye soruyu kıza yöneltirdik. Ya da, yolcuymuşuz gibi boş bir yere otururduk. Sesi güzel bir arkadaşımız ufaktan türküye başlardı. Türkünün büyüsüne kapıldıklarından, trenin kalkmasına yakın, birden yerimizden fırlayıp dışarıya çıkmamız kompartıman ahalisini şaşırtırdı. Trenden atlar, pencereden bize bakarlarken onların taklidini yapardık.
Trenle bir yere gideceksek, günlerce yanımıza güzel bir kızın düşmesini düşlerdik. Onlarca kompartımanın kapısını açar, o güzel kızı arardık. Yanı boş bırakılmışsa, o ‘ay parçası’nın yanından başka yere oturmazdık. Yolculuklarda kızlar ana-baba korumasına alındığından bu hiç gerçekleşmezdi. Yanı boş olmasa da, kompartımanda bir ‘güzel’in bulunması bizi sevdaların yüreğine oturturdu.
Boş düşlerin boşa kürek sallamak olduğunu nice yıllardan sonra anlayacaktık anlamasına, ama iş işten geçmiş olacaktı. ‘Güzel’in tokadını yemeyen, çirkinin değerini bilmiyordu şu dünyada!
Trenin koridorlarında tavuk hırsızı tilkiler gibi dolaşırdık. Kompartıman kapılarını açıp kapamamızdan tedirginlik duyanların zaman zaman bizi terslediği oluyordu. Bir gün, sonunda, koridorlarda gösterişli kızı için dolaştığımızı anlayan bir baba, yerinden fırlayıp bizi dövmeye kalkmış, –eh, serde gençlik var–, kavgada bir-iki yumruğumuz da ona nasip olmuştu! Bir kez de, birden hızlanan trenden atlayamamış, hepsini tek tek adlarıyla tanıdığımız kondüktörlerden en canavarının eline düşmüştük. ‘Canavar’ın bıyıkları kulağında düğümlenecek kadar uzundu, gözleri kan içindeydi. Anamıza avradımıza sövdükten sonra treni ıssız bir yerde durdurtarak bizi tekme tokat aşağı atmıştı. O gece, dağları aşıp çamurlu tarlalardan geçerek, enstitüye ancak gün ağarırken varmıştık. Yine de, yolda uzun havalar söylemiş, tekerlek gibi bir ay’ın altında gençlik hülyalarına dalmıştık.

‘Oyun’ da olsa, üst üste yapılan işten bir süre sonra bıkılıyor. ‘Şenlik’ dediğimiz kız kovalama oyunlarının zararını görüyorduk. Kompartımanlarda kız arayışlarından iyi sonuç alamayınca, bugünkü deyimle, yolcuları şoke etmenin başka yollarını bulmuştuk. Kurguladığımız olaylarda, mevki farkı gözetmeden, yolcuları şaşkına çevirecek, onların şaşkınlığına gülecektik. Bu oyunda, üst mevkidekiler daha iyi bir hedefti. Onlar, üçüncü mevki yolcuları gibi hep birden pencereye yığılmıyorlardı. Pencereden tek tek bakıyorlar, gördüklerinin tadını çıkarıyorlardı. Geceleri, maden cevheri taşıyan açık yük vagonlarının üstüne çıkıyor, ağzına kadar doldurduğumuz bir kova suyu, istasyondan ayrılıp hızla geçen trende, başını pencereden çıkarıp dışarıyı keyifle seyreden fiyakalı beylerin ya da istasyonda avımızı seçmek üzere gezerken rujlu dudaklarını büzerek, bakışlarını bize bir köpeğin önüne atar gibi fırlatan ‘kart karılar’ın yüzüne boca ediyorduk. Bize ağız büzmenin, trenin penceresinde fiyaka atmanın ne demek olduğunu gösteriyorduk onlara! Yöntemi geliştirince, suya kırmızı toprak karıştırmaya da başlamıştık. Adamlar suyu yiyince kana bulandıklarını sanıp cin çarpmışa dönüyorlar, komedya oyuncuları gibi, trenin penceresinde rol yapıyorlardı. Her şeyi onları paniğe uğratmak için yapıyorduk. Fiyakalı bir görünümde iken, adamı ne yapacağını bilmez hale getirmek gülmekten öldürüyordu bizi.
Yapacağımızı yapar, karanlığa karışırdık. Hız kazanmış trenden atlayamıyorlardı ki kovalayıp bizi yakalasınlar! Atlasalar da, bizi o yaşlarda kim tutabilirdi?..
Büyük söylememeli; aslan ceylana saldırıyor da, karşısında fili görünce kaçacak delik arıyor! Kendimizi ‘tutulamaz’ sanırken, bir gece, istasyon bekçisine ‘kötü’ yakalanmıştık!
Yüzüne çamurlu suyu yiyip cin çarpmışa dönenlerden biri Diyarbakır’daki Gar Müdürlüğü’ne şikâyet etmiş, şikâyet üzerine müdürlükçe önlem alınmış olmalı ki; tren saatine denk getirip cephanelerimizi istasyona taşırken, pusu kuran istasyon bekçisi, elimizde kovalarla bizi suçüstü yakaladı. Saklandığı yerden fırlayıp cep lambasını yüzümüze tuttu, elindeki av tüfeğini üstümüze doğrulttu. Silaha karşı boynumuz kıldan inceydi. Karşısında korkudan tir tir titriyorduk.
“Bu elinizdekilerle ne yapıyorsunuz, ulan?” diye ortaya sordu.
Arsızlıkta en yiğidimiz o ya; kafasında, kim bilir ağaçtan düşüşlerinin kaçıncısından kalma çukurluktan dolayı “Delikkafa” adını taktığımız Niyazi, Hoşot ovasının uçsuz bucaksız tarlalarını göstererek,
“Tarla suluyoruz...” dedi.
Kendisiyle dalga geçildiğini anlayan bekçi, namlunun ucunu Niyazi’nin burnuna dayadı.
“Ben de ananızın a.... sulayayım da tarla nasıl sulanırmış görün!” diye bağırdı.
Kurtuluşu kaçmakta bulmuştuk.
Hangi olaydan ibret almıştık ki bundan alalım! Bekçiden kurtulunca karpuz tarlalarına dalmıştık. Ağzımızda karpuz dilimlerinin kütürtüsü, karanlık yollardan okula dönmüştük.

Ertesi gün, sabah sayımında bekçiyi getirmişler, beş yüz kişinin önünden geçiriyorlardı. Bekçi, yüzümüzden çok ayaklarımıza bakıyordu. Gece gördüğü yüzü unuturdu da, tarlanın kırmızı çamurunu ölüm gelse unutturamazdı ona. Biz de enayi değildik; okula girmeden, ayakkabılarımızı derede bir güzel yıkamıştık. Ayakkabılarda kırmızı toprağın izine rastlamayınca, onca insanın arasında, yamuk kafasından anımsadığı Niyazi’nin önünde durmuştu. Niyazi bir yana eğiliyor, ona bakmamaya çalışıyordu. Bekçi ise, derine kaçmış gözlerini sürekli onun üzerinde gezdiriyordu. Niyazi, göğe çıksa, bekçinin av alanından kurtulamayacaktı. Bekçi, avını yutmaya hazır engerek ağzını açmış bekliyordu, ama bir türlü vuruşunu yapmıyordu. Niyazi’ye iyice yaklaşıp kulağına eğilmiş;
“Seni taniyam, kovayla koca tarlaları suladığını söyleyerek benimle hanek eden sensen!* Hama göriyem, büyümemişsen, s.... kadar kalmışsan! Beni buraya çağıran o zalımın nasıl dögdügini duymişam; vurduğundan kan çıkmadan dayağa doymimiş... Adıni belli edersem, allah vekil, döger öldürür seni... Adıni demeyacağam; ama bir daha istasyonda tarla suladığıni duyarsam anani s.....!” demiş, hiçbirimizin yüzüne bakmadan, kafasını ‘onlar değil’ anlamında kaldırarak gitmişti.


Trenin düdüğünden makinistinin kim olduğunu bilirdik. Makinistin, düdüğüne verdiği eda ile, kime haber saldığını da... Gözleri veremlilerin bezgin rengiyle bakan marşandiz makinistinin düdüğü kendi sesi gibi ölgündü. Onun kimseye salacağı bir haber de yoktu. ‘Haber salardı’, on sekizine varmadan sabah yeli gibi esip onu yalnız koyan sözlüsü toprağın koynuna girmemiş olsaydı... Güvercin uçuşlu o güzelliğe evrenin hangi ‘avazesi’ ulaşırdı ki, düdüğüyle ona haber salsın?..
Posta trenleri, istasyondan ayrılmadan bildiğimiz kalkış düdüğünü öttürür, uzaklaşırken de insanda hüzün yaratan uzununa geçerdi. Posta treninin düdüğü, yüreği tavuk kursağı kadar olanları bile ağlatırdı. Asıl öttürüş, Doğu Ekspresi makinistinin öttürüşü idi... Düdüğünün ilk sesleri kısaydı, son sesi ise, lokomotifin soluğu kesilinceye dek uzardı:
Düt-düt-düüüüüüttttt!..
Bilen, bu öttürüşün ‘Nebahat’ adını karşıladığını bilirdi:
Ne-ba-haaaaattttt!..
Ya da, söylentisini duyduğumuzdan, biz öyle algılardık.
Makinistin Nebahat’a âşık olduğunu bilmeyen yoktu.
Nebahat’ı gören bir allahın kulu da yoktu!
Kendisi yok, adı dillerde ak memeli bir görüntünün öyküsüydü “Nebahat”...

Yolcu trenlerinin uzun kaldığı üç beş lojmanlı bu istasyonda aşk, kara duvarlı lojmanın pencere deliğinden ak memelerini sarkıtan kadınla, yollarda türküleri uzayan kurum karası yüzlü makinistin bakışıydı. Makinist, trenin kalkarken yavaş dönen tekerleklerine birden hız kazandırır, beş on saniye sonra ‘Ne-ba-haaaaattttt’ı ünleyen uzun ötüşlü düdüğüne geçerdi. Kara sevdaya uğramıştı, hangi istasyondan geçerse geçsin, hangi treni sürerse sürsün, düdüğünü ‘Ne-ba-haaaaattttt’ diye öttürürdü. Gözünün ince damarlarından yüreğine akan ak memeli ‘görüntü’den ayrılışa yaktığı bir ağıttı bu ötüş. Kalkış’ta, lojmanın bulunduğu yerle lokomotifin durduğu yer birbirine denk düşerdi. Kara duvarda bir ressamın tablosu kadar canlı duran Nebahat’ın ak memelerine doyasıya bakardı makinist. Varış’ta tam tersi olurdu; Nebahat’ın görüntüsüyle lokomotifin durduğu yer birbirine denk düşmezdi. Önceleri lojmanın önünden bin foşurtulu kızgın atlar gibi geçiriyordu lokomotifi. Sonraları uyanmış, Nebahat’a daha çok bakmanın bir yolunu bulmuştu. Makinist, kör raylarında bir iki ölü yük vagonunun bulunduğu bu ıssız istasyonda, sözde çarpışma olasılığını düşünerek durağa yavaş yaklaşıyordu artık... Sabaha dek yıldız ışığıyla söyleşen gözleri kara duvardaki ak görüntüye saplanıp kaldığında trenin tekerlekleri nerdeyse dönmez oluyordu. İstasyonda duyulan tek ses, çeliğin çeliğe sürtünmesinden doğan keskin cızırtılardı. Kadın, kim bilir hangi sezgiyle, tren daha Deveboynu inişinde iken bu hışırtıyı düşler, ak memelerini sabah aydınlığına okşatarak, lokomotifin kurum yüzlü makinistini küçücük penceresinde karşılamaya çıkardı.

Benim gibi aşkı kitap sayfalarında arayanlar, kendilerini makinistin söylentili aşkının hülyalarına kaptırıyorlardı. On yedi-on sekiz yaşlarındaki öğrencilerden çoğu ise, uzaktan bir nokta gibi gördüklerini sandıkları Nebahat’ın ‘ak’ memelerini avuçlarında sıkarken sabaha dek gökte yıldız sayıyorlardı.
Gözüm ‘ak memeler’de değildi;
...Nebahat’ı görmekte,
... onun söylentili gözlerine ömür boyu bakmakta idi.
Bir akşamüstü bunaltıdan ne yapacağımı bilemez hale gelmiş, karanlığın ovaya indiği saatlerde canımı okul dışına atmıştım. Bahar aylarıydı. Hava, her zamanki gibi yağmurlu, tarlalar çamur içindeydi. Çamura batmamak için üstüne basılıp geçilecek bütün taşlar ıslak toprağa gömülmüştü. Kulaklarımı raylara dayamış, yakınlarda trenin olmadığını anlayınca, uzayan iki ‘demir yol’un arasına dizilen traverslere basarak aşağılarda kalan istasyona doğru yürümüştüm. Yalnızlık düşlemlerimin uzadığı yere o raylar ulaştıracaktı beni. O güne dek okul kalabalığından, tekdüzeleşmiş kurallardan kurtulmak için, üzerine düşen ay ışığıyla parlaklığı daha da keskinleşen bu raylara sığınmıştım. Bunalınca, rayların arasında saatlerce yalnızlığımın uzun erimine yürüyordum. Nebahat da, düşlemimde yalnızlık yolunun bilinmez yolcusu değil miydi?.. Uzakta daralan rayların, yürüdükçe genişleyerek, sonunda beni Nebahat’a ulaştıracağına iyice inanmıştım. Zampara bozuntusu öğrencilerin gördük deyip, çamaşırlarına kadar anlattıkları Nebahat’ı ilk gören ben olacaktım!
Yalnızlıkların yolcusu bendim çünkü!
Pencereden ak memelerini gün ışığına okşattığı hikâye idi! Nebahat o değildi; Nebahat düşlerdeydi.
Düşlerin ustası da bendim!
Nebahat’ı ben görmeyecektim de, gözlerinin elifi sönmüş o mart kedisi ağızlı oğlanlar mı görecekti!..

Rayların ortasında yürüye yürüye, makinist geçerken, Nebahat’ın pencerede uzaktan ak bir nokta gibi göründüğünü söyledikleri kara duvarın önüne gelmiştim. Rayların ortasında durmuştum, gecede uzamını yitirmiş karalığa bakmıştım. Tokmağı kırılırcasına vurulsa da bir türlü açılmayan kapıların sessizliğinde kara bir duvar yükselmişti önümde. Görüntüleri karanlığın(ın) koynunda eriten gece yapacağını yapmıştı; pencere deliği de, ak memelerini gün ışığına açarak makinistin gelişini gözleyen Nebahat da yoktu yerinde.


Nebahat düşlemlerine dalmışken sırtımdan serin bir ürperti geçmişti. Aynı anda, kınından sıyrılmış bir hançerin hışırtısı mı, kadın çığlığı mı, bir ses duymuştum. O hışırtılı çığlığı duymamla kendimi çamurlu tarlalara atmam bir olmuştu. Gözümün önünden geceden de kara bir vagonun görüntüsü şimşek ışılamasında geçivermiş, kulaklarımda raylardaki tıkırtı kalmıştı. Büyük olasılıkla, yokuşu çuf çuf diye tırmanan lokomotifin arkasındaki son vagondu bu; çengelinden kurtulmuş, raylarda başıboş kaymıştı. Aradan üç-beş saniye geçmemiş, vagon karanlığa, rayların hışırtısı sessizliğe karışmıştı.

Usul yaklaşan çatal dilli ölümden beni o çığlık mı kurtarmıştı?
‘Çok şükür! Çok şükür, sağsın!’ diye, elindeki gemici fenerini yüzüme tutup beni çamurdan çıkaran kadın kimdi;
...Nebahat o muydu?
Kalçalarının üstünde toplanan basma entarisinin açıkta bıraktığı dolgun bacaklarındaki ısırık çürüklerine kadar gördüğüm o kadın birden yok olup nerelere gitmişti?
Nebahat yokluğun adı mıydı?
Uzakta değil, hemen yanı başımda görmüştüm onu! Üzerine alıverdiği hırkasını iki ucundan tutup birleştirmeye çalışsa da, ak memeleri göğsüne sığmıyordu... Onu öyle karşımda görünce, ‘Düşlerin ustasına ayan oldu, Nebahat!’ diye geçirmiştim içimden.
Niye soramamıştım ona;
...’Nebahat sen misin; kurtarıcım sen misin?’ diye...

Okula dönünce arkadaşlara anlatmıştım olup bitenleri. Yük vagonunun altında kalacakken, bir kadın sesiyle kendimi tarlalara atıp ölümden kurtulduğuma kimse inanmamıştı. Ama içimden geçirdiğim Nebahat soyutlamasını dile getirince hepsinin gözü açılmıştı. Kadının dolgun bacaklarındaki ısırık çürüklerini duyan İso*, tırnaklarına kadar kulak kesilmiş, dört mevsim kısrak görmemiş aygırlar gibi kişnemişti:
“Ulan, kahpe anali! Aptal geldin, aptal gidacah/ğ/san bu dünyadan! Okuya okuya kitaplar seni kariya çevirdi, oğlum! Nebahat’i görisen, ‘Nebahat sensen?’** diye sormisan! Sonra dönüp gelisen!..” demişti; biraz durakladıktan sonra, “Benim elime geçecah/ğ/, görecah/ğ/san; anamla zina edeyim, Nebahat’tır, başka kızdır demez; koynuna girerem! Ulan, soriyam sana, düdüğünü duyduğu herife memelerini açan kari, benim altıma mi yatmaz! Seni hangi Allah affedecah/ğ/, ulan, de bahan!*** Nebahat’ı görisen, gelisen bana hayaldan bahsedisen... Hangi Allah affedacah/ğ/, ulan! Allah’ın da yok senin, peygamberin de!..”
İso konuşurken ağzı köpük bağlar, öfkelendiğinde, köpükler dışarıya taşardı. Köpüğü ağzında dolaştırıp top eder, nereye denk gelirse oraya tükürürdü. O gün bana kızdığında da öyle yapmıştı; dilini ağzının içinde dolaştırmış, yuvarladığı köpüklü tükürüğü lamalar gibi fırlatarak ağacın gövdesine yapıştırmıştı. Sesimi çıkarmamıştım. Tükürüğü yüzüme de yapıştırabilirdi. O zaman olan olurdu! İso’yla kavgaya tutuştun mu, ayakkabısının yumurta topuğunu alnının ortasına yerdin! Hatır gönül dinlemez, zamktan da yapışkan tükürüğünü birkaç metre uzaktan karşısındakinin yüzüne yapıştırıverirdi. Bu tükürüğü yiyip mide krampı geçirmeyen yoktu enstitüde.
Öfkesini yenememiş, yine aygır kişnemesine geçmişti:
“Hadi kalkın, Nebahat’a gidiyıh/ğ/! Gidecağam, Nebahat’ın duvarının dibine oturacağam, ‘Nebahat! Nebahat!’ diye bağıracağam, ‘Bir defa koynuna gireyim, aha bu kelleyi keseyim, ayaklarına kurban edeyim!’ diyacağam!”
Uzakta bir karaltı görmüştük. Metin,
“Vallah, Kontak’tır!” demişti, “Dağılalım!”
Gerçekten, “Kontak”tı. Önüne kim gelirse umulmadık tokatlar yapıştırdığından, daha ilk derste adını “Kontak” koyduğumuz demircilik öğretmenimizdi. Deli deliden korkarmış; İso “Kontak” adını duyunca, sesini kesmişti. Ayrı yönlere dağılarak, İso’nun ‘Gidiyıh!’ dediği istasyon yerine yatakhaneye yollanmıştık.
İso’nun kellesi de, belki ileride bir işe yarar diye yerinde kalmıştı.
Onlardan ayrılmış, yatakhane yerine gecenin karanlığına dalmıştım. Kırpışan yıldızlar altında yürürken, sabah alacasında dağ doruklarından yüzünü gösteren güneşin, düş dünyamda ışıyan bütün yüzleri kızgın ışığında eriteceğini biliyordum. İçimin çayırlarında gecenin dinginliğinden kalma bir esinti ipilese de, o gece olanları düşünmüş, ‘Hayat, yaşadıkça soluklaşan görüntülerin gölgesiyle didişmekten başka nedir ki?..’ diye hüznün tünellerine dalmıştım.
Uzaktan ışıkları kırpışan istasyon bomboştu. Trenler, düdüklerini gün doğarken öttürecekti. Nebahat, onca sesin arasında kendi düdüğünü duyacak, hep olduğu gibi, ak memelerini gün ışığına okşatacaktı. Yollarda türküleri uzayan kurum karası yüzlü makinist, memelerden yansıyan o ak ışımayı yüreğinin koyu tünelinden çıkınca görecek, lokomotifin tez ayaklarıyla Nebahat’a koşacaktı.
Sabah güneşinin ovaya yayılmasına az kalmıştı. ‘Bereketin sesi’ seher yeli, elini toprağın yüreğinde gezdirecek, yaratılışın soluğunu içine çeken tarlalarda ekinler göğerecekti...

“Çufff!.. Çufff!..” öyküsüne ek!

İstiklal Caddesi yürüyüşüm, lokomotifin sergilendiği yükseltinin önünde sona ermişti. Masalını Yitiren Dev’in yeni bir basımını görmek için Cihangir yokuşundan Can Yayınları’na iniyordum. Yokuşun ortasında;
...o ‘yazı lokomotifi’yle karşılaştım.
Elinden düşürmediği kitaplarıyla Galatasaray’a çıkıyordu. Kucaklaştık. Sakallarıyla bütünleşen yüzünün esmerliği gitmiş, yanaklarına çocukluğun şeffaf zarı gerilmişti.
“Sigarayı bıraktım!” dedi.
Durakladım. Görmesem de, ‘usta’ bir tüttürücü olduğunu duymuştum. Sigarayı nasıl bırakırdı? Sormadım, sözü dilimde erittim.
O yoluna, ben yoluma; ayrıldık.
Dönüp arkasından baktım: Bacasından kurum püskürten çuf çuf’lu lokomotifler gibi tırmanmıyordu yokuşu;
...’ray’ kavramını tarihe armağan etmiş trenlerin, hava denen ‘gaz küre’deki sessizliğiyle çıkıyordu...