Kestim bileğimi.
Ondan kalan tıraş bıçağıyla. İki sene önce ben hediye etmiştim. Doğum
gününde. Kırk sekizinci yaşıydı. Üçüncü senemizdi. Uzaktan bakınca sustalı
bir çakıya benziyor. Çelikten. Nasıl da parlıyor bu ışıkta. Bir kere daha
suya batırdım. Markası RazorSharp. Kutusunun üstünde şöyle yazıyordu,
“Be the sharpest.” Tutulacak yeri siyah. Takımın içinden sapı beyaz bir
ustura daha, ayrıca bir seramik tabak – kızıl mavi üçgenler vardı içinde,
çelik tıraş tası, makas, kemik tarak, fırça ve ustura bileme taşı çıkmıştı.
Tıraş takımından kaybettiği ilk parça bu bileme taşı olmuştu.
Ne garip ilk başta hiç akmadı. Bir an vücudumdaki tüm damarların kuruduğunu
sandım. Şimdi başladı sızıntı. Annemin yaptığı vişne reçellerinin suyunu
andırıyor. Yoğun ama yavaş bir kırmızı.
Geleli üç gün oldu. Cuma günü işten çıktım. Saat dörtte. Her zamankinden
epey erken. Yalan söyledim tabii. Annem hastalanmış, doktora götürmem
gerek. Evet, acil. Bir eliyle kemerinin üstüne düşen göbeğini sıvazlayıp
diğeriyle yağlı kafasını kaşıyarak. Olur, dedi. Git. Nasılsa Cuma haftanın
son günü.
Akmaya devam ediyor. Rengi ara ara koyulaşıp açılıyor sonra yine koyu.
Reçeli güneşe tuttuğumda da cam kavanozun içinde böyle dalgalanmalar olurdu.
Anlayamadığım, bazı vişne tanelerinin neden yüzeye yakın, neredeyse kapak
açılır açılmaz dışarı fırlayacakları, bazılarınınsa dipte, tortulaşarak
kaldığıydı.
Ofisten çıkmadan ona yazdığım tüm mektupları bilgisayardan sildim. Masanın
üzerinden fotoğrafını aldım. Çöp kutusuna attım. Sonra ordan aldım. Bir
süre, sekreter istediğim telefonu bağlayana dek öylece elimde çerçeveyle
kalmışım. Evet geliyorum. Rezervasyonum iptal edilmedi değil mi? Haklısınız
çok geç kaldım ama bu mevsimde zaten her yer...
Otel banyolarını hep sevdim. Daima az önce temizlenmiş gibidirler. Lavabo
ve küvet deliklerinde hiçbir tane saç teli bulmazsınız. Atın, arkanızı
dönüp bir daha bakın saç teli yok olmuştur. Havlular kalın, etli etli,
yumuşaktırlar. Çoğu dezenfektan kokar. Genellikle iki vücut, üç baş havlusu,
bir ayak havlusu, ki üstünde genelde ayak resmi vardır, bulunur. Yine
onunla beraber kaldığımız bir otelde, Güney Kıbrıs’taydı, banyoda hiç
havlu yoktu. Üstelik bunu duş aldıktan sonra fark etmiştim. Meğer şu el
kurutma makinelerinin vücut için olanından koymuşlar. İğrençti. Beyaz,
temiz bir havluya sarınmak kadar huzur veren çok az şey vardır şu hayatta.
Fotoğrafını evrak çantamın ön gözüne soktum. Bilgisayarı kapattım. Odamın
kapısı açık kaldı. Temizlik için. Merdivenlere yürüdüm. Sekreter kız kocaman
mavi gözleriyle arkamdan baktı, dayanamayıp bağırdı, asansör çalışıyor.
Ben inerken kimse çıkmıyordu. Bir ara, üçüncü katta durup, tekrar yukarı,
beşinci kata doğru çıkmaya başladım. Dörtte durdum, tam merdivenlerin
ortasında, bir an karar veremedim, hangisi inmek, hangisi çıkmaktı. Koridora
çıktım, asansörün düğmesine bastım. Çağırdım.
Kapıda, arabayı durdurur durdurmaz yanıma gelen genç çocuk güleryüzlüydü.
Hemen kapımı açtı. Hoş geldiniz efendim, dedi. Üzerine giydiği ceketin
kolları bedenine göre en az bir karış uzundu. Anlaşılan yeni işe alınmıştı,
deneme süresi hâlâ devam ediyordu. Anahtarı verdim, bagajı açtılar, en
küçük boy Samsonite, altında tekerlekleri var, yeşil, hard cover. Bellboy
taşıdığı muhtemelen en hafif valizi yerde sürüklerken bir yandan da beni
süzdü. Hemen gömleğimin yakasına baktım acaba açık mı kalmıştı, hayır,
ya saçlarım acaba yüzümdeki ifade, yok canım, nerden anlayabilir.
Asansörde de kimse yoktu. Ancak rakamlar vardı. Sıfır’a bastım. Hareket
etti. Aynada kendime baktım. Ordaydı, hemen kafamı çevirdim, gelmiştik
işte. Kapıyı ittim alelacele. Özür dilerim, görmedim, acelem var. Özür
diledim ya. Kızın mızın değilim senin. Bunak herif. Nereye park ettiğimi
hatırlamak zorundaydım. B 52’ydi. Koşarak yürüdüm. Koştum.
Sanırım park yerinde koşarken düşürdüm fotoğrafını. Nasıl fark etmedim.
Oysa şimdi yanımda olabilirdin. Artık daha açık akıyor, inceltilmiş kırmızı.
Tortular kavanozun dibine mi yapışırlar? Yok hayır, yavaş yavaş salladığında
onlar da ağır ağır eşlik ederler. Peki ya birden boca edersem reçeli bir
kaba, tortulara haksızlık olmaz mı, olur. Yavaş yavaş dökmek gerek.
Durdum. Bir yavru kedi. Kızıla çalan çizgiler var yüzünde, sağ gözü akıyor.
Dokunmadım. Kapıyı açtım. Kendimi koltuğa yerleştirdim. Gözüm aynaya ilişti.
Nasıl çıkacaktım burdan. Hiç aynaya bakmadan. Gözlüklerimi taktım.
Şimdi yavaş, sakin bir kırmızı. Küvetin dış yüzeyindeki kızıl damar damar
çizgilere bakıyorum. Takip etmeye çalışıyorum onları. Tüm banyoyu bir
ağ gibi kaplıyorlar. Duvarlar, yerler, küvet ve klozet, lavabo hariç –
o som vişne, damarsız. Damarların aktığı zemin bembeyaz. Kollarım, senin
bakır teninde nasıl da parlardı. Öperdin. Bileklerimin içi, senin mavi
kanını takip ediyorum derdin. Göğüs uçlarımda mola verirdin yolculuğuna.
Otele varmam bir saatten biraz fazla sürecekti. Bir sigara yaktım. Daha
doğrusu sigar, vanilya aromalı. Kutunun üzerinde “Best of Cuba” yazıyor.
Dans eden bir kadın resmi. Dudakları kalın, etli, vişne reçeline batıp
çıkmış gibi, sulu. Gözleri kocaman, kara. Kolları bilezik dolu, eteğini
savuruyor.
Omuzlarım, memelerimin ucu, diz kapaklarım, ayaklarımın üst kısmı. Dışarda.
Kollarım, bileğim, göbeğim, bacaklarım. İçerde. Su dışarda, ben içerde.
Benim dışımda, suyun içinde. Soğuk. Göz kapaklarım ağırlaşıyor. Sağ elim.
Hareket ettiremiyorum. Kaydı işte. Bacaklarımın arasına düştü. Parlıyor
görüyorum. Doğrulup alamam, yorgunum.
Ruhlarının kaligrafisine tanık olacağım dedin, gittin. Havada asılı kaldım.
Ordan bir mahalle kasabının vitrinine taşıdılar beni. Kancayı boynumdan
geçirdiler. Çürümek üzereyken bu otelin satın alma müdürüyle baş aşçısı
geldi, indirdiler beni vitrinden. Etime baktı usta, kemikli olmadığıma
sevindi, bizi en azından bir ay götürür dedi. Yapacağı yemeklerin adını
sayarken ağzının sulanmasına engel olamıyordu. Kasap’a sebzeli incik tarifi
verirken gözleri parladı. Adam pişman oldu beni sattığına, ama çok geçti.
Yirmi dakika var daha otele varmama. Bu dördüncü sigara. Kız orda, paketin
üzerinde, hâlâ bana bakıyor. Gözlerinin feri azalmış. İlk yaktığımda alev
alevdi şimdi üzerine bir tas su boca edilmiş odunlar gibi, içten yanmaya
devam eden, dışı tüten. Fırlattım elimden kutuyu. Cama çarpıp kapıyla
koltuğun arasına düştü. Tık. İttim kasedi.
Başımı kaldırıyorum. Damarlar tavana kadar sarıyor banyoyu. Yerdekilerden
daha kalınlar ve özensiz. Bazen üst üste biniyorlar, çatallaşıp, ayrılıyorlar.
Her yanı sarmışlar. Ne kadar da soğudu burası. Ruhlarının kaligrafisine
tanık olacağım demiştin. Madrid’ten aldığın, vişne rengi saten geceliği
giydim ilk. Sırtı bele kadar açık, askıları arkada çaprazlaşan, dümdüz,
tenim kadar yumuşak ve kaygan. Parfümümü sıktım, her zaman kullandığımı,
Opium. Saçlarımı tararken pencereden gelen ışıkla oynaştım bir süre. Güneşli
bir Pazar sabahı. İki tane kumru vardı pervazda. Kahvaltıdan artan ekmekleri
verdim, reçele batırıp. Sevdiler. Güneşte uzun süre kalınca ya da fazla
sıcakta midem bulanır. Bilirsin. Pek sevmem sıcağı. Sımsıkı kapadım perdelerini
odamın. Tek bir sızıntı yoktu. Kalın, yeşil, kadife güneşlikler çok korunaklı
görünüyorlar. Kapıyı bir daha kontrol ettim, kilitliydi. Valizimi bir
gece önce toplamıştım. Evrak çantam çalışma masasının üstünde, ağzı kapalı.
Yatak yapılı. Tüm dolaplar, çekmeceler, komidin, yatak altı, tuvalet masası
kontrol edildi. Her şey hazırdı.
Banyoya gittim. Sürgülü kapıyı yana doğru ittim. Aynada kendime baktım.
Makyaj yapmayı unuttuğumu fark ettim. Neyse. Küveti doldurmaya başladım.
Soğuk suyla. İstediğim seviyeye gelmesi beş dakika yirmi saniye sürdü.
Saatimi çıkarıp klozete attım. Çişimi yaptım. Sifonu çektim. Sağ ayağımı
attım ilk küvetin içine, ister istemez geceliğimin eteğini kaldırdım.
Sanki deniz kenarında dalgalarla oynuyordum. Sol ayağımı atarken kaydım,
tutunmamıştım.
Çalmaya başladı,
L’amour est un oiseau rebelle
Que nul ne peut apprivoiser,
Et c’est bien en vain qu’on l’appelle,
S’il lui convient de refuser.
Kaset bittiğinde otelin bahçe kapısındaydım. Anlam veremediğim bir telaş
vardı. Tüm personel ordan oraya koşturup duruyordu. Uzaktan bir ambulans
sesi duyuldu.
Şu anda hiç kırmızı akıyor. Çok üşüyorum. Bak mavi değil kırmızıymış işte.
Başımı arkaya dayadım. Markası RazorSharp, be the sharpest diyor üstünde,
çelik, sapı siyah, tıraş takımından kaybolmadan kalan tek parça. Orda
bacaklarımın arasında yatıyor.
|