| Seyyaha,
Seyahate ve Seyahatnâme’ye Dair
|
| |
|
Evliyayı ve onun emsalsiz eserini anlatır:
Evliya Çelebi Seyahatnâmesi’nin birinci cildi günümüz Türkçesine aktarılarak
iki kitap halinde yayımlandı: Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnâmesi
(1807-1808, Topkapı Sarayı Kütüphanesi, Bağdat 304 numaralı yazmadan hazırlayanlar:
Seyit Ali Kahraman - Dr. Yücel Dağlı, YKY, 2003)
Seyyah-Seyahat
Ona Evliya Çelebi ya da kısaca Evliya diyoruz. O kendisi için “hakîr”
sıfatını kullanıyor. Ölümünden yüzelli sene sonra onu keşfeden Hammer’in
İngilizceye çevirdiği kitabında “Evliya Efendi”, ülkemizde basılan ilk
kitabında “Evliya Çelebi Mehmed Zillî İbn Derviş” olarak geçiyor adı.
Okumaya, öğrenmeye, bildiklerini başkalarına anlatmaya müthiş meraklı
olan seyyahımız bizden bir şeyi sakınıyor: adını. Yani seyyahın adı yok.
Türk seyyahlarının piri ve en verimli yazarı olan Evliya hakkında, Yaşamları
ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi’nde, 1611-1684 yıllarında yaşadığı;
hakkak, hattat, musikişinas, cirit ustası, silahşor, mizahçı, taklidçi
olduğu; bazı gerçek olaylara muhayyilenin hoşlanacağı garip vakalar kattığı,
böylece eserini takibi eğlenceli bir kaynak haline getirdiği; 19. yüzyıl
sonlarından itibaren dikkati çektiği, bazı araştırmacılara göre mubalağalı
bilgiler verdiği, pek çoğunun onu önemli bir kaynak olarak gördüğü yazılı.
İstanbul’u 10 yıl gezmiş, sosyal ve iktisadi hayatı gözlemleyip yazmış.
İlk kez 1640’da İstanbul dışına çıkmış: Bursa. Çıkış o çıkış....” (s.
426-428) Bu arada, bir lugatte seyahat kelimesinin “ibadet için yeryüzünde
gezip yürümek. (Dervişlerin seyahatı bundandır.)” şeklinde tanımlandığını
da belirtelim.
Günler kitabında Cemal Süreya 494. güne, “Sonunda Evliya Çelebi seyahatnamesinin
bütününü edinebildim.” cümlesiyle başlar. 1969-71 yıllarında fasiküller
halinde yayımlanan eseri geç elde etmesinin sebeblerini anlatırken “...bende
o ruh yoktu o yıllar... Yani bugünkü Evliya tutkusu...” der ve ekler :
“Ne kadar işim varsa serdim. Sorunlarımı unuta yazdım.
Nasıl bir adam Evliya?
“Gözleri saat rakkası gibi oynar.” (s. 204)
Böyle meth-ü senâsına Cemal Süreya’nın kaç yazar-çizer nail olabilmiştir?
Öyleyse lâkırdıyı burada kesip kitabı okumaya başlayalım:
Seyahatnâme
Kitabın başında Evliya’nın “seyahatinin ve vilayetleri gezip tozmasının
sebebi”ni öğreniyoruz:
“...Hicretin 1041 (1631-32) tarihinde yaya olarak Belde-i Tayyibe, yani
İstanbul’un çevresinde olan köy ve kasabaları, nice bin bahçe, güllük
gülistanlık irem bağlarını gezip görünce hatırıma büyük seyahat arzuları
geldi.”
Akabinde, bir nevi menkıbe: Meşhur rüya bahsi, hani Evliya’nın sürç-i
lisan edip “şefaat” dileyecek iken “seyahat yâ resulallah” dediği. Hem
din bilgisi-hafızlık, hem rengârenk uslûb, bir yandan da mûsikiye vukuf:
Bir sabah namazı nasıl kılınır, hangi dua hangi makamda okunur. Yer yer
şairane anlatım:
“Hz. Ebubekir’in mübarek elleri kavun gibi kokardı. Hz.Ömer amber kokusu
gibi idi. Hz.Osman’ın menekşe gibi kokusu vardı. Hz. Ali’nin kokusu yasemen
gibi idi. İmam Hasan karanfil gibi İmam Hüseyin beyaz gül yaprağı gibi
kokardı.”
Sadece bu rüya bahsini okumak dahi yetebilir Evliyanın kadrini bilmek
için.
İstanbul’un tarihini anlatarak devam ediyor Evliya: İstanbul şehrini inşa
ve imar edenler, kuşatanlar; 1453 yılından itibaren hüküm süren padişahların
kişisel özellikleri, şehzadeleri, vezirleri, yaptıkları hayırlı işler
ve fetihleri.
Biraz tevatür: En başından itibaren şehri koruduğuna inanılan bir kısmı
büyülü tılsımlar. Her ne kadar Evliya bunların hepsinin Peygamber’in doğduğu
gece yıkıldığını söylüyorsa da bazı kalıntıların bugün dahi var olduğunu
biliyoruz.
Ve istatistik: “Kostantiniye Kalesi’nin fırdolayı büyüklüğü ne kadar adımdır
onu bildirir.”, “Her beylerbeyinin ne mikdar hâssı vardır onu bildirir.”,
“Her sancağın zeamet ve timarını bildirir.”
Mimari yapılar çok önemli bir yer tutuyor Seyahatnâme’de. Evliya başta
Ayasofya Camii ve Topkapı Sarayı olmak üzere türbeleri, camileri, kiliseleri,
sarnıçları, sebilhaneleri ve diğer eserleri anlatmaya bayılıyor.
Yer yer kendinden de bahsediyor seyyahımız: “Hakîrin çocukluk hâlleri”ni
kitabın bir hayli ilerlemiş bir yerinde, 231. bölümde okuyoruz. “O gece
(doğduğu günün gecesi) evimizde yetmiş adet ârif derviş canlar bulunuyordu”
diye başlayıp (kendisi için gerçekle hayali karıştırır diyenlere gel de
inanma) bir savaş hatırasıyla devam ediyor:
“Allahın hikmeti kırk seneye ulaştığımızda Giysüdar Mehmed Efendinin verdiği
baltayı senelerce taşıdım. 1051 (1641) tarihinde Leh seferine gittiğimizde
yağmalama sırasında teberi bir kapı halkasına geçirip diğer ganimet mallarına
tamahkârlık ederken yerle bir olası kâfirler bizi âniden bastılar. Çıplak
olarak birer yaldak at ile canımızı zor kurtarıp....
Ancak gece gündüz ‘Ah Giysüdar Mehmed Efendi teberi’ der idim. Hûda’nin
hikmeti gelecek sene yine Leh Seferi’ne atlanup Izbaraş vilâyetlerini
harap, halkını kebap, evlerini türap (toprak) ederek.... kapısına bir
ok asıp sarayı yağmalamaya başladım.
Bir odanın kapısına vardığımda Huda’nın emriyle geçen senede teberi kapı
halkasına koyup kaçmıştık, teberi kapıda nasıl kodum ise öylece durur.
Hemen Yaradan’a yüzlerce hamd edip....”
Bizim herşeyi bilen seyyahımız aynı zamanda yaman bir silahşor ve hünerli
bir yağmacıymış meğer.
Bir hayli vaka var ki hakîrin anlattığı, sonlarına doğru da olsa altın
çağında Osmanlı İmparatorluğu’nun, payitahtta dahi çok vahim siyasi ve
ekonomik sorunlarla yüz yüze gelindiğini gösteriyor: İsyanlar, mali sorunlar,
Devlet’in acz içine düştüğünü gösteren olaylar: Çaresizlik içinde kaçmaya
çalışan, alabildiğine aşağılanan, 18 yaşında hayaları burularak öldürülen
bir Osmanlı padişahının elem veren hikâyesi.
Bu acıklı olayları anlatırken dahi Evliya nüktedan uslûbu elden bırakmıyor.
Örnek mi: IV. Mehmet’in tahta çıktığı 8. 8. 1648 tarihinde mali durum
şöyle anlatılıyor:
“İkindi vakti saadetle taht sahibi padişah olunduğunda yedi yaşına henüz
ulaşmış idi. Tahta çıkışı sırasında hazinede bir kızıl mangır kalmamış
...idi. İmdi ‘Kula da cülus inamı (bahşişi) gerektir’ diye şanı yüce Mehmed
Han, babası zamanında hazineyi yok edenlerin yakasına yapıştı.”
Bu da bir ayaklanmanın padişah katında değerlendirilmesi:
“Bir gün yeniçeri sınıfı Murad Hana gücenip Divan’da çorba içmediler.
Hemen Abaza Paşa, ‘Padişahım izninizle ben onlara bir kere görüneyim.
O an ben onlara çorba taslarını bile yutturayım’ dedi.”
Surların dışında kalan yerleşim yerleriyle esnaf, loncalar, meslekler
ve her türlü ticari faaliyet 2. kitapta anlatılıyor. İstanbul’un sanat
sahiplerinin 57 bölüm, tamamının 1.100 sınıf olduğu söyleniyor ve her
birinin dükkân ve nefer sayıları bildirilip önde gelen özellikleri kısaca
belirtiliyor. Bir kaç misal:
“– Amansız asesler esnafı: Nefer 202, bunlar tutma, kapma, vurma, kovma,
asma, basma, bağlama adamlarıdır... Bu haşerâtın sapık zanlarınca pirleri
Amr-i Ayyar’dır, hâşâ ve kellâ.
– Ahmak pezevenkler esnafı: Nefer 300, dinleyenler affetsin, pirleri ola.
– Şairler esnafı: Neferât 800, kadıasker alayında kasideler okuyarak alay
ile geçerler. Pirleri Hâssan Sabit’dir ki Hazret’in şairidir.
– Yahudi kasapları esnafı: dükkân 55, neferat 200, bu mel’unlar Müslümanın
boğazladığı eti yemezler.
– Melûn, uğursuz, yerilmiş esnaf yani meyhaneciler: Bütün işyerleri dört
mevleviyet yerde 1060 günahkâr yuvasıdır.... 45 adet içecek ve keyif vericilerden
başka İstanbul içre 300 tür keyif vericiler vardır. Alışkanlarının arasında
her bir bâdehanenin birer tür isimleri vardır, erbâbına gizli değildir,
ama bizlere gizli hazine gibi pinhandır.”
2. Kitap çok değerli bir çalışma ile, yaklaşık 200 sayfalık bir dizin
ile bitiyor.
Ve necite
Bilinir ki Evliya’nın en belirgin uslûp özellikleri çağdaşı yazarların
aksine düzyazıda kafiyeli, ağdalı ve süslü bir anlatım yerine, 17. yüzyıl
Türkçesi ile, günlük konuşma diline yakın, yer yer esprili ve eğlenceli
ama esas itibariyle sade bir anlatımı benimsemiş; gördüklerini, duyduklarını
aktarırken, onlara kendi öznel yorumlarını, düşüncelerini de katarak metnine
zenginlik ve edebi bir değer kazandırmış olması; şimdiki zamanla geçmişi
iç içe kullanması ve devrin ileri gelenleri arasındaki konuşmaları gerçek
izlenimi vererek aktarmasıdır.
Seyahatnâme renkli, nüktedan ve sürükleyici bir uslûpla düzyazı olarak
kaleme alınmış olmakla birlikte çeşitli vesilelerle şiirler ve tarih düşürme
beyit ve mısraları gibi manzum metinleri de içeriyor. Ancak Evliya, mimari
eserler, olaylar ve kişiler hakkında yer yer ayrıntılı bilgiler vermesine
karşılık şairlerden bahsederken isimlerini zikredip, bazılarının mezar
taşlarındaki tarih düşürme beyitlerini yazıp, bazılarından bir kaç kelimeyle
bahsedip geçiyor. Gerekçe: “Eğer anlatacağımız şairlerin, inci tanesi
olan şiirlerini yazsak, başka bir divan olur”. Sanki pek hoşlanmıyor gibi
şiirden ve şuaradan. Baki ve Nefi gibi şairlerden sitayişle bahsetmekle
beraber nedense onların değil de bugün daha az bilinen şairlerin şiirlerinden
örnekler yer alıyor eserde.
Osmanlı’nın en geniş sınırlara sahip olduğu bir dönemin zengin tarih,
coğrafya ve kültür malzemesini ustaca işleyen ve sergileyen, yazıldığı
döneme ilişkin hemen her konudaki malûmatı okuyucuyu bezdirmeden veren
ve pek çok edebî türün özelliklerini içeren bir eser olması Seyahatnâme’yi
emsalsiz kılıyor. Çağımızın Evliya Çelebi’si John Freely de iki büyük
seyyahı buluşturan son kitabında Evliya’nın hakkını teslim ediyor: “Ondan
sonra İstanbul’a ilişkin birçok kitap yazılsa da hiçbiri altın çağının
sonuna yaklaşan Osmanlı İmparatorluğu’nun başşehrindeki renkli yaşam görünümünü
canlandıran Evliya Çelebi’nin anlatımıyla kıyaslanamaz.”
Seyit Ali Kahraman ile Dr. Yücel Dağlı üçyüz yıl önce yazılmış bir kitabı
çok büyük bir başarıyla günümüz Türkçesine taşımışlar. Evliya bugün yaşasaydı
eminim ki onların kelimelerini kullanarak yazardı bu başucu kitabını.
Çok az kitap var ki okuduğumda böyle hayıflanmışımdır: birincisi bittiğine,
ikincisi daha evvel oku(ya)madığıma.
Epeyce şey öğrendik, bir şey eksik kaldı: yazarın adı.
|