Şato

Orhan Göztepe


Biliyorum, yıllardır önünden geçtiğiniz bu kapıyı ilk defa açıyorsunuz. Yıllardır ismini kurnaz bir alayla ağzınıza aldınız: Şato; belki de çiğ ve kabaydı davranışınız. Işıklı tabelasına kafanızı kaldırıp son bir defa bakmıyorsunuz. Kapı açılıyor, karşınızda bir merdiven dar, basık, havasız. Ağır ağır bakınıyorsunuz çıkarken ama adımlarınızda tereddüt yok. Eyvah kararlısınız, kalmayacaksınız yine.
Girişteki masanın önünde anlamsızca duruyorsunuz. Palavradan bir şeyler soruyorsunuz. Sizle ilgilenen kadın sadece gözlerinize bakıyor. Kendinizde bilmediğiniz bir şeyi arıyor. Sizi dinlemiyor. Siz de bir şey söylemiyor sadece konuşuyorsunuz. Kadın aradığını bulamadı sizde, gülümsüyor. O da önemsiz cevaplar veriyor. Birbirinizi duymadan bitiyor konuşma. Rahatsız edici bir adam bir şeyler öğrenmek istiyor. Kadın onu susturuyor. Televizyonda bir yarışma programı, neon vınlıyor.
Panoda asılı duran oda fotoğraflarına bakıyorsunuz. Çıplak oda, ölü yatak, sessiz tuvalet. Dikkatlice bakın yetebilir bu kadarı. Kadın sizden uzaklaştı bile. Yarım kalan cümlenizi tamamlamasanız da olur. Boşluğa teşekkür edip hızlı adımlarla çıkıyorsunuz otelden. Hızlı adımlarla bir yere yetişmek ister gibi ilerliyorsunuz. Gideceğiniz hiçbir yer yok oysa. Bir süre cadde boyunca yürüyüp bu oyuna devam ediyorsunuz. Ansızın vazgeçiyorsunuz adımlarınız yavaşlıyor.
Otele sizi getiren bir arkadaşınız. Yıllar önce ansızın otelde kalmaya başlıyor. Anlamıyordunuz. Oysa hergün beraberdiniz. Günlerce konuşmadan oturuyordunuz. Bazen çok içiyor, bazen de çok konuşuyordunuz. Aklınızda kalan saçma ayrıntıların onun anlattıkları mı, sizin sonradan uydurduklarınız mı olduğunu ayıramayacağınız kadar zaman geçmiş. Epey zaman eder bu. Odaya taşıdığı kitap dolu eski bavul, sağ dizini kırmadan yürümesi, yatağa kıyafetleriyle uzanışı, gerçek olamayacak kadar iyi resimler.
Gelirler ve giderler diye mırıldanıyorsunuz. Ansızın kendinizi kendi kendinizle konuşurken bulduğunuz için çok korkuyorsunuz. Çevrenizde bir insan kalabalığı, kimse size dikkat etmiyor. İnsanlar kaçar kişilik gruplar halinde yürüyor anlamaya çalışıyorsunuz. Çok karmaşık, bir genelleme yapamıyorsunuz. Belki birini arıyormuş gibi görünmeye çalışıyorsunuz ya da birini bekliyormuş... Sonra vazgeçip sinemalara doğru ilerliyorsunuz. Afişler ve suare saatleri ya da yeni çıkmış bir dergi var mı? Gece bastırıyor.
Hep bu saatlerde ayrılırdınız. Birbiriniz için bilinmezdi bundan sonrası. Yarın için sözleşmeden şehrin iki ucuna doğru yola çıkardınız. Yarın ya da sonraki gün ya da bir hafta sonra aynı yerlerde aynı şeyleri yapardınız. Bitmesini istemezdiniz, içtiğiniz son sigaralar arka arkaya eklenirdi. Sonra biriniz kalkıp giderdi. Giden hiç arkasına bakmazdı, kalan hep gidişini seyrederdi. Hatta bir seferinde, hiç unutmadınız, geri dönmüştü giden, hiç unutmadınız. Kaçırılan bir otobüs ya da sis yüzünden kalkmayan bir vapur ansızın, evet ansızın mucize etkisi yaratmıştı. Hiç unutmadınız.
Yorgun ya da aç değilsiniz, ama oturuyorsunuz, yemek yiyorsunuz. Bir şey düşünüyormuş gibi yapıyorsunuz. Ara ara düşünüyorsunuz da. Saat kaç, kaça kadar oyalansanız bu geceyi kurtarmış olursunuz? Cebinizdeki romanı çıkarıp rastgele bir sayfasını açıyorsunuz. Satır satır gözünüzle takip ediyorsunuz. Gözünüzün sayfada kaydığını duyumsuyorsunuz. Gözünüzü kaldırmadan elinizden geldiği kadar devam ediyorsunuz. Sayfa bitiyor. Masaya çayınızı getiren garson okuduğunuz kitabın ismini görmeye çalışmıyor.
Denizin kıyısında bir son sigara içiyordunuz. Gece çöktükçe hafifliyordunuz, o anda ayrılamadınız. Bir bar bulup kendinizi dumana ve votkaya boğuyordunuz. Arkadaşınız sesini duyurmak için gittikçe kulağınıza yaklaşıyordu. Yaklaşmasından rahatsız oluyordunuz. Yazdığı şiiri beğenmiyordunuz ve dizinizin titremesine engel olamıyordunuz. Otele yakın bir yerde ayrıldınız. İkinizin de yaşaması gereken bir gece vardı.
İki film arasında tereddüt yaşamak için hâlâ zamanınız var. Aslında ikisini de merak etmiyorsunuz ve aslında ikisini de seyretmeye başlayınca umursamayacaksınız. Sevmediğiniz halde patlamış mısır alıyorsunuz. Gereksiz yere para harcadığınız için kendinize kızıyorsunuz. Elinizde çirkin plastik bir poşetle yolun ortasında dikiliyorsunuz. Gökyüzüne bakıyorsunuz. Bulutların aydınlanma biçiminden ayın nerede olduğunu anlamaya çalışıyorsunuz. Mısırı yakınınızdaki bir çöp kutusuna atıyorsunuz ve otele doğru ilerliyorsunuz.
Biliyorum, yıllardır önünden geçtiğiniz bu kapıyı ikinci defa açıyorsunuz. Sizi buraya döndüren sebebi, ilk geldiğinizde bilmediğiniz gibi şimdi de bilmiyorsunuz. Sadece bir şey eksikmiş gibi hissediyorsunuz, bir şey yarım kalmış gibi. Belki burada aradığınız, kadının sizde aradığıyla aynı şeydir. Kadın yine size bakıyor. Tanımadı. Kendinizi hatırlatıp boş oda soruyorsunuz. İsminizi soruyor. Yol boyunca yanlış isim vermeyi düşündünüz, şimdi anlamsız geliyor. Söylüyorsunuz. Kadın hiçbir şeyi merak etmiyor. Sordukları sadece sormak zorunda oldukları. Doğrulamak için kimliğinizi istemiyor.
Çok zayıftınız eskiden. Yaşınızı öğrenmek için hep kimlik sorarlardı. Zayıflığınızdan ya da yaşınızdan değil kimlik fotoğrafınızdan çekinirdiniz. Size benzemiyordu. Oysa kimse fark etmezdi bu benzemezliği. Kendinizi hep uzun saçlı hatırlardınız. Ne zaman aynaya baksanız, bir düş kırıklığı. Kısa saçlar sizin değildi, bu yüz sizin değildi. Yüzünüze bakanlar sizi değil, bu aynadaki, bu kimlikteki kimse, onu görürlerdi.
Kadın önünüzden yürüyor. İsmini öğrenemediniz. Valizinizin olmamasına aldırmadı. Merdiven, merdiven, merdiven, kısaca bir koridor. Birisi odasından çıkıyor, beklemiyordunuz. Ayağınızı sürterek yürümeye başlıyorsunuz. İnsanlar sakat birine gözlerini dikip bakamazlar. Hiç olmazsa göz göze gelmiyorsunuz. Adam kapısının önünde gereksizce oyalanıyor. Bir şey söylemeden ilerliyor. Kadın önünüzde, bir kapıyı açıyor. İçeri girmiyor, sizin içeri girişinizi izliyor. Kapının önünde duran anahtarı işaret ediyor. Anahtarı alıp kapıyı kapıyorsunuz. Artık içerdesiniz.
Geri dönüp bakınca büyük boşluklar buluyorsunuz hafızanızda. Örneğin birkaç yıl öncesi hiç yaşanmamış gibi. Sanki bir parça kırılmış, aradan çıkmış. Şu muhtemel arkadaşınız şimdi nerede? Nasıl ayrıldınız, hatırlamıyorsunuz. O olsa mutlaka hatırlardı. An ve an, neredeyse tarih ve saatiyle hatırlardı. Sizin elinizde bir dizi fotoğraf ve fotoğraflara iliştirilmiş gibi duran renkler var. Mavi bir fincan, bej bir kazak, kırmızı bir elma. Kendinizi zorluyor iki fotoğrafın arasını doldurmaya çalışıyorsunuz, boşuna.
Oda resimde gördüğünüzden çok farklı görünüyor. Işıktan olmalı. Işık herşeyi değiştiriyor. Bu odaya basbayağı bildik bir anlam katıyor. Odada daha önce kalmadınız. Burası arkadaşınızın kaldığı oda mı, bilmiyorsunuz. Sizin tanıdığınız ne var bu odada, çıplaklık mı? Halının üstündeki sigara yanığı size onu düşündürüyor. Saçları aklınıza geliyor. Kokusunu hatırlamaya çalışıyorsunuz, olmuyor.
Herşey kesik kesik görünmeye başlıyor. Elinizi havada hareket ettiriyorsunuz. Saniye saniye, kare kare donarak hareket ediyor. Peşinde hafif bir iz bırakıyor. Nasıl bir sonraki noktayı bulduğu belirsiz. Bir oyun oynar gibi elinizi seyrediyorsunuz. Ya da sanki eliniz sizle oynuyor, siz baktığınız anda donuyor, siz bakmadığınız anda kımıldıyor. Ama bu kadar hızlı... Acaba o da şaşıyor mu geldiği noktaya, yoksa hareketin başladığı ânın resmini, fotoğrafını mı taşıyor? Köpek havlıyor.
Defalarca ailesini sormuştunuz, sevdiği yemeği, uyandığı saati. Ne düşünüyordu o anda? Yan yana durduğunuzda yanınızda mıydı? Siz onun yanında mıydınız? Kendinize geldiğinizde bir şey anlatıyordu size. Başını kaçırdınız. Gülümseyip onaylayarak yakalamayı deniyordunuz. Tehlikeli bir deneme, bu onaylar her zaman yersiz olurdu. Soğumuş çayınıza bakıyordunuz, derken bir cümle daha kaçtı. Size vediği sır boşa gitti. Sizden cevap beklermiş gibi susup duruyor. Gelmeyecek bir cevap.
Bir şey arıyorsunuz odanın içinde, belki veremediğiniz cevabı. Ama hiçbir iz yok. Bu odada ilk kalan siz olamazsınız. Hiçbir ipucu bulamıyorsunuz. Duvarda boyanın sıyrıldığı yere baş parmağınızla dokunuyorsunuz. Bir bıçak kesmiş. Leke yok, kan akmamış. Duymaya çalışıyorsunuz ama otel sessiz. Birileri olmalı, girerken yanından geçtiğiniz adam, size odayı gösteren kadın, birileri olmalı. Üst kattan küçük bir tıkırtı geliyor. Gözleriniz tavana dikili, görecek bir şey yok.
Aylar olmuştu görmeyeli arkadaşınızı. Sonra sokakta karşılaşmayı düşünüyordunuz. Beraber gittiğiniz yerlere bakıyordunuz. Bir masaya oturuyordunuz. Buluşmaya vaktinden önce gelmiş gibi bekliyordunuz. Yan masaya gelen çift biraz oturup kalktı. Buluşma saati geçti, gelmeyecek. Yüzünü düşünüyordunuz. Yüzü plastik, yüzü çamur, durmadan değişiyordu. O yüzü gerçekten tanıyor muydunuz?
Neden buradasınız? Cevaplarınız kendinize bile yetmiyor. Hatırlayamadığınız bir şeyin peşinde, saçma değil mi? Evinizin olmadığı avare zamanlarınızda hiç aklınıza gelmemişti otele gelmek. Bir sığınaktan ötekine mekik dokurdunuz. Oysa peşin peşin burada demir atılabilirmiş. Belki daha kolay olurmuş böylesi ya da daha yalnız, ... daha onurlu. Hızla buna karar vermiş olabilir miydi arkadaşınız? Siz de buna karar vermiş olabilir miydiniz gelirken?
Giysilerinizi çıkartmadan yatağa uzanıyorsunuz. Yatak sert. Sert yatakta daha rahat uyunur diye düşünüyorsunuz. Ağır ağır üstünüze çöken yorgunluğu hissediyorsunuz. Beklediğiniz sesler kapının dışında belirdi. Konuşuyorlar, belki de tartışıyorlar. Seslerden birini tanıyorsunuz ama kimin olduğunu çıkaramıyorsunuz. Sesler anlamsız, bilmediğiniz bir dilin müziği aslında merak uyandırıyor. Yataktan kalkmıyorsunuz. Işık gittikçe soluklaşıyor.
Karşılıklı kapılarla uzayan bir koridor. Bazı fısıltılar, bazı sesler. Birilerinin buralarda olduğu belli ama hiç karşılaşmıyorlar, belki de yan yana geçip birbirlerini görmüyorlar. Tabii ya, şu sizin sesiniz, bu da benimki ve ötekiler. Otelin kapısı ve ona uzanan el. Kapının açıldığına dair hiçbir iz yok.