Bazı meyvelerin adı da tadı da dünyanın her yerinde aynıdır. Bazı olayların
ise adı da anlamı da dünyanın neresinde bulunduğunuza bakar, öyle ki olayın
nasıl adlandırıldığına bakarak dünyanın neresinde, Doğu da mı, Batı da
mı olduğumuzu çıkarabiliriz. 29 Mayıs 1453’te olan şey, Batılılar için
Constantinople’un Düşüşü, Doğulular içinse İstanbul’un Fethi’dir. Kısaca
“Düşüş” ya da “Fetih”. New York’ta Columbia Üniversitesi’nde okuyan bir
yakınım bir ödevinde “Fetih” kelimesini kullandığı için Amerikalı profesör
tarafından milliyetçilikle suçlanmıştı. Liseyi Türkiye’de okuduğu için
olaya Türk milli eğitiminin kelimeleriyle bakan yakınımın kalbi oysa biraz
da Ortodokslardan yanaydı. Ya da belki de olayı aslında ne fetih ne de
düşüş olarak görüyordu, ama ya Hıristiyan ya da Müslüman olmaktan başka
bir seçeneği olmayan kimi bahtsız harp esirleri gibi iki dünya arasında
kalmıştı.
İstanbullular olayı “Fetih” olarak kutlamayı son yüzyılda Batıcılık ve
Türk milliyetçiliği yüzünden öğrendiler. Unutmayalım, geçen yüzyılın başında
İstanbul’un nüfusunun yarısı Müslüman değildi ve bunların çoğu Bizans’ın
devamı olan Rumlardı. Türkler özellikle Cumhuriyetten sonra şehrin kendilerinden
önceki bu sahiplerinin varlığından hep huzursuz olmuşlardır. Batılılaşmayı
önemseyen Türkler ise Fetih’in altını çizmekten hoşlanmazlar. 1953’teki
Fethin 500. yıl törenlerine, yıllar süren hazırlıklara rağmen zamanın
Cumhurbaşkanı da, Başbakan da Batılı dostları ve Yunanlıları gücendirmemek
için son anda katılmaktan caymıştı. Soğuk savaşın ilk yıllarında, NATO
üyesi Türkiye, Fetih’i dünyaya hatırlatmak istemiyordu. Üç yıl sonra ise
1955’te Türk hükümetinin el altından kışkırttığı kalabalıklar kontrolden
çıkınca İstanbul’daki Rum ve azınlık malları yağmalandı. Kiliselerin tahrip
edildiği, papazların öldürüldüğü bu olaylar, Düşüş’ün “Batılı” tarihçilerin
anlattığı yağma ve acımasızlık olaylarını ve Fetih’in yirminci yüzyılda
hâlâ sürdüğünü hatırlatır. Ulusal devletlerin kurulmasından sonra kendi
azınlıklarına “rehin” muamelesi yapan Türk ve Yunan devletlerinin yanlışları
yüzünden son elli yılda İstanbul’u terk eden Rumların sayısı, 1453’ten
sonraki elli yılda terk edenlerden fazladır. 1453’te Konstantinople’un
nüfusu doksan bin civarında, dışardaki Osmanlı ordusu da seksen bindi.
Buna karşılık Bizans surlarında şehri savunan ve Venedik’ten Batı’dan
yardım bekleyen on beş bin Rum-Venedikli-Cenevizli-Katalan askeri vardı.
Olay hakkında en iyi kitabı yazan Steven Runciman (The Fall of Constantinople
1453) Tursun Bey, Aşıkpaşazade gibi Osmanlı tarihçilerinin olayın savaş
yönüyle değil, Padişah çadırındaki siyasi entrika kısmıyla daha çok ilgilendiklerini
hayal kırıklığıyla not eder. Bu, Türklerin, hâlâ kurtulamadıkları Bizans
etkisine, daha şehri almadan da girdiklerinin kanıtıdır. Olaya Osmanlı-Türk
açısından bakan ve savaşın sinemaskop ve şahane ayrıntılarına dikkat eden
bir kitap hâlâ yoktur, ama tıpkı Garcia Marquez’in romanında (Yüzyıllık
Yalnızlık) ya da Werner Herzog’un filminde (Fitzgeraldo) olduğu gibi Fatih’in
gemilerini karadan Haliç’e indirdiğini her Türk çocuğu okul kitabından
bilir. Tintoretto’nun düşüşü anlatan resmi ise, bazı ayrıntıların mimari
gerçeklere hiç uymaması yüzünden her İstanbulluyu güldürebilir.
Fethin manevi ve simgesel anlamı muhafazakâr ve İslamcı Türkler için önemlidir.
Son yüzyılın en ünlü İslamcı Türk siyasetçisi Erbakan’ın oğlunun adının
Fatih olması rastlantı değildir. Fatih Camii çevresindeki Fatih semtinin
de hâlâ İstanbul’un en muhafazakâr çevresi olması da. Benim çocukluğumun
Türk milli eğitiminin tarih kitapları ise Fetih’i neredeyse bir çeşit
batılılaşma hareketi olarak göstermek isterlerdi. Fakat Batı’dan ressam
çağırtıp kendi resmini yaptırması Türkiye’de Mona Lisa’dan daha ünlü olan
Bellini’nin Fatih portresinin de yardımıyla çok önemsenir, Rönesans’ın
Fetih’ten kaçan İstanbullu sanatçılarla başlatıldığı ileri sürülürdü.
Geçmişte büyük kahramanlar ve mucizeler bulamazlarsa kendilerine güvenini
kaybeden günümüz Türk tarihçileri Fethin zafer yanı ve on dokuz yaşındaki
genç padişah Fatih ile ilgilidir. Olaydan güvensizliğe kapılan o zamanın
Batılı tarihçileri ise kabahatin kimde olduğunu araştırır ve işi şehir
surlarında bir kapının açık unutulmasına kadar indirger. Oysa Tursun Bey
önderliğindeki Osmanlı tarihçileri zaferin nedenini kimseye bırakmaz.
Fatih’in topları surları döve döve gedikler açmıştır.
Olayın Fatih’ten sonraki ikinci büyük Osmanlı kahramanı surlara ilk bayrağı
diken dev yapılı şehit Ulubatlı Hasan’dır. Her yılın 29 Mayısı’nda Ulubatlı
Hasan taklidi yapan, tarihi kıyafetli iri bir Türk; aynı yere çok kötü
restore edildiği için modern malzemeyle yapılmış yeni bir duvara benzeyen
kulenin fotoğraf ve film çeken gazetecilerin ve birkaç şaşkın turistin
bakışları arasında Türk bayrağını diker.
Tıpkı Osmanlı ordusundaki Hıristiyanlar gibi, savaş sırasında, bugün bir
kısmı hâlâ olduğu gibi duran şehir surlarının üzerinde Fatih’in ordusuna
karşı savaşan Türkler de vardı. Bunlardan biri kardeşi ve yeğeni tarafından
zehirlenme korkusuyla Bizans’a sığınmış olan, Fatih’in amcası Orhan Bey
idi. Orhan Bey’in acıklı hikâyesine Rum tarihçi Kritovoulos özel dikkat
gösterir. Fetihten kısa bir süre sonra İstanbul’a gelen Fatih’in yakınlığını
ve bu yüzden de doğduğu İmroz’un valiliğini kazanan Kritovoulos tanıklardan
dinliyerek ve Fatih’i kayırarak (genç padişah yağma, ırza geçme ve öldürmelere
çok üzülür hep) anlattığı renkli tarihin Osmanlı ordusundan söz ederken
Türk demez hiç. Araplar, Farslar der. İmrozlu bu Rum tarihçiye göre Orhan
Bey şehrin düştüğünü görünce surlardan atlayıp intihar etmiştir. Doğu
ile Batı acımasız bir kavgaya tutuştuğu için, kendisine Doğu’da da Batı’da
bir yer kalmadığını anlayan Orhan Bey’in Bizans surunun tepesinden düşüşü
ise, Doğu’dan da bakılsa Batıdan da bakılsa gerçek bir düşüştür.
|